Çalışma Saatlerimiz
Hafta İçi 09.00 - 18.00

Şikayet Hakkı Nedir?

Şikayet hakkı, bir suçun savcılık tarafından soruşturulması veya mahkeme tarafından kovuşturulması için suçtan zarar gören veya mağdura tanınan kişiye sıkı surette bağlı bir kamu hukuku hakkıdır. Müşteki (şikayetçi), gerçek kişi olabileceği gibi şirket, vakıf, dernek vb. gibi bir tüzel kişi de olabilir. Tüzel kişiler şikayet hakkını yetkili organları vasıtasıyla kullanır.

Şikayet hakkını bizzat hak sahibi kullanmalıdır, bu hak mirasçılara geçmez. Ancak, müşteki şikayet hakkını bizzat kullandıktan sonra vefat ederse, mirasçıları açılan ceza davasına müdahil (katılan) sıfatıyla katılabilirler.

Müşteki (Şikayetçi), Müdahil (Katılan) Nedir?

Müşteki, diğer deyişle şikayetçi; bir suçtan zarar gören veya suçun mağduru olup da aleyhine işlenen suçu adli makamlara şikayet eden kişidir. Müşteki, yargılama aşamasında davaya katılmak istediğini beyan ederse müdahil (katılan) sıfatını alır.

Savcılığın yürüttüğü soruşturma aşamasında hem suç isnadı altında olup hem de suçun mağduru sıfatıyla şikayetçi olan kişi “müşteki şüpheli” olarak dinlenir. Aynı kişi, yargılama aşamasında mahkemede davaya müdahil olmazsa “müşteki sanık”, davaya müdahil olursa “müdahil (katılan) sanık” sıfatıyla anılır.

Aynı olayda suçun hem mağduru hem de şüphelisi veya sanığı olan kişi, şikayetçi olmazsa soruşturmada “mağdur şüpheli”, duruşmada “mağdur sanık” sıfatıyla dinlenir.

Şikayet Süresi Ne Kadardır? (TCK md. 73/1)

Şikayet süresi, mağdurun ‘fiil’ ve ‘faili’ öğrenmesinden itibaren 6 aydır. Müştekinin şikayet hakkını kullanabilmesi için hem faili hem de fiili öğrenmesi gerekir. Örneğin, 01.09.2016 tarihinde aleyhine mala zarar verme suçu işlenen bir mağdur, malına verilen zararı aynı tarihte öğrenmiş, fakat suçu işleyen failin kimliğini 3 ay sonra 01.12.2016 tarihinde öğrenmişse, şikayetçi olmak istediğinde şikayet süresi 01.12.2016 tarihinden itibaren 6 aylık hak düşürücü süreye tabi olacaktır.

Suçtan zarar gören veya mağdur, suç teşkil eden fiil veya failden hangisini daha geç öğrenmişse, 6 aylık şikayet süresi de o tarihten itibaren başlar. Şikayet süresi, fiil ve failin öğrenilmesinden itibaren 6 aylık bir hak düşürücü süreye tabi olmasına rağmen, şikayet hakkı, her halukarda TCK md. 66’da düzenlenen dava zamanaşımı süresi içinde yapılmalıdır. En hafif suçlar için TCK md. 66’ya göre belirlenen dava zamanaşımı süresi 8 yıldır. Örneğin, aleyhine kasten basit yaralama suçu işlenen mağdur, faili daha sonra öğrense bile en geç 8 yıl içinde şikayetçi olmalıdır.

Müşteki birden fazla ise müştekilerden biri şikayet süresini kaçırsa bile, şikayet süresini kaçırmayan diğer müştekilerin şikayet hakkı düşmez, her zaman şikayetçi olabilirler (TCK md. 73/3).

Şikayet Hakkı Nasıl Kullanır?

Şikayet hakkı, polis, jandarma veya savcılığa beyanda bulunup müşteki ifade tutanağı düzenlenmesiyle kullanılabileceği gibi, savcılığa veya mahkemeye yazılı bir şikayet dilekçesi verilerek de kullanılabilir. Mahkemeye verilen şikayet dilekçesi savcılığa gönderilir. Kural olarak şikayet hakkı adli makamlara başvurularak kullanılmalıdır. Ancak, adli makamlar dışında aşağıdaki idari makamlara da şikayet başvurusu yapılabilir (CMK m.158):

  • Valilik veya kaymakamlığa yapılan ihbar veya şikâyet, ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir.

  • Yurt dışında işlenip ülkede takibi gereken suçlar hakkında Türkiye’nin elçilik ve konsolosluklarına da ihbar veya şikâyette bulunulabilir.

  • Bir kamu görevinin yürütülmesiyle bağlantılı olarak işlendiği iddia edilen bir suç nedeniyle, ilgili kurum ve kuruluş idaresine yapılan ihbar veya şikâyet, gecikmeksizin ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir.

Şikayet dilekçesi, şikayet edenin kimliğini, adresini, iletişim bilgilerini ve olayın açık anlatımını içermelidir. Şikayet dilekçesinin elle veya bilgisayarda yazılmış olmasının hiçbir önemi yoktur, önemli olan şikayet konusu olayın müşteki tarafından açıkça anlatılmış olmasıdır. İhbar veya şikâyet yazılı veya tutanağa geçirilmek üzere sözlü olarak yapılabilir.

İhbar ve şikâyet konusu fiilin suç oluşturmadığının herhangi bir araştırma yapılmasını gerektirmeksizin açıkça anlaşılması veya ihbar ve şikâyetin soyut ve genel nitelikte olması durumunda soruşturma yapılmasına yer olmadığına karar verilir. Bu durumda şikâyet edilen kişiye şüpheli sıfatı verilemez. Soruşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar, varsa ihbarda bulunana veya şikâyetçiye bildirilir ve bu karara itiraz edilebilir. İtirazın kabulü hâlinde Cumhuriyet başsavcılığı soruşturma işlemlerini başlatır. (CMK m.158/6).

Müştekinin şikayet dilekçesi veya beyanı üzerine savcılık iddianın suç teşkil ettiği kanaatine varırsa derhal soruşturma başlatır. Soruşturma işlemleri ile deliller toplanır; tanık dinlenir, keşif veya bilirkişi incelemesi yapılır, ilgili yerlere müzekkereler yazılarak iddianın doğruluğu araştırılır. Savcılık, suç işlendiği hususunda yeterli şüphe olduğunu görürse, bir iddianame düzenleyerek suçun faili hakkında ceza davası açar.

Olayın Tüm Şüphelileri veya Sanıkları Hakkında Şikayetçi Olmak Zorunlu mudur?

Suçtan zarar gören veya mağdur şikayet hakkını kullanırken esasen mağduru olduğu ‘fiili’ şikayet eder. Mağduru olduğu fiili şikayet eden müşteki, o fiile katılan tüm şüpheli veya sanıkları şikayet etmiş olur. Müşteki, aynı fiili işleyen faillerden sadece birini seçip şikayetçi olamaz. Aynı fiil nedeniyle şikayet hakkı, ancak tüm failler aleyhine ortak bir biçimde kullanılabilir.

Bir olayda suçtan zarar gören aleyhine işlenen birden fazla fiil ve suç varsa, her fiil için ayrı ayrı şikayet hakkı kullanılabilir. Birden fazla fiil tüm failler tarafından iştirak halinde (birlikte) işlenmemişse, sadece o fiili işleyen fail hakkında şikayetçi olmak veya şikayetten vazgeçmek mümkündür. Ancak, aynı fiili işleyen farklı faillerden sadece biri hakkında yapılan şikayetten vazgeçme başvurusu, tüm failler hakkında şikayetin geri alınması sonucunu doğurur.

Müşteki Mahkemeye Gitmezse Ne Olur? Zorla Getirme Nedir?

Kural olarak, müştekinin mahkemeye gitmesi ve beyanda bulunması gerekir. Ceza mahkemesi, mağdur veya şikayetçinin şikayet dilekçesinde belirttiği adresine davaya katılması için tebligat gönderir (CMK md. 235). Tebligata rağmen gelmeyen mağdur veya müştekiye yeniden tebligat çıkartılmaz. Özellikle şikayet dilekçesinde mağdur veya müştekinin adresi yanlış bildirilmişse mahkeme adres araştırması da yapmak zorunda değildir.

Ancak, müştekinin mahkemede dinlenmesi olayın aydınlatılması veya ortaya çıkması açısından zorunluluk ise veya müşteki olayın tek görgü tanığı ise bu durumda müşteki mutlaka mahkemede dinlenmelidir. Davetiyeye rağmen duruşmalara katılmayan müşteki, polis marifetiyle zorla mahkemeye getirilir. Davetiye posta yoluyla müştekiye tebliğ edilir, ancak zorla getirme kararı polis veya jandarma vasıtasıyla yerine getirilir. Uygulamada çoğu zaman zorla getirme kararı, polis tarafından sadece müştekiye bir mahkeme yazısı bırakılarak duruşmaya gitmesi gerektiği bildirilmektedir. Zorla getirmenin aciliyet kesbetmesi nedeniyle fiilen uygulanması gerekiyorsa, mahkemeden zorla getirme müzekkeresinin fiilen uygulanmasına dair bir şerh düşülmesi talep edilmelidir.

Şikayetten Vazgeçme ve Ceza Davasına Etkisi

Şikayete tabi suçlarda, mağdur tarafından şikayet hakkı kullanıldığı takdirde soruşturma başlatılabilir. Savcılık veya polisin şikayete tabi suçlarda kendiliğinden soruşturma başlatma yetkisi yoktur. Örneğin, bir kimse diğer bir kimseye hakaret ettiğinde, polis hakaret suçu işlendiğini görse dahi taraflardan biri şikayetçi olmadıkça işlem yapamaz. Ancak, soruşturması şikayete bağlı ve şikayet hakkı kullanılmamış olsa bile şu hallerde kendiliğinden soruşturma başlatılır:

  • Çocuklara karşı işlenen suçlarda suçüstü halinde,
  • Beden veya akıl hastalığı, malûllük veya güçsüzlükleri nedeniyle kendilerini idareden aciz bulunanlara karşı işlenen suçlarda suçüstü halinde.

Şikayetten vazgeçme ise şikayete tabi suçlarda, soruşturmayı sona erdiren, kovuşturma aşamasına geçilip ceza davası açılmışsa davanın düşmesine yol açan bir işlemdir (TCK md. 73/4). Takibi şikayete bağlı suçlarda şikayetten vazgeçme, aynı fiili işleyen tek bir fail hakkında yapılsa dahi, mahkemeye açılan ceza davasının düşmesi kararından tüm failler yararlanır.

Borcun kaynağı aynı olsa bile, taahhüdü ihlal suçu nedeniyle açılan icra ceza davasında bir sanık hakkındaki şikayetten vazgeçme diğer sanığı etkilemez. Yani, bu durumda “şikayetten vazgeçmenin sirayeti” kurumu geçerli değildir (YCGK-1988/479k.).

Önemle belirtmek gerekir ki, takibi şikayete bağlı suçlarda şikayetten vazgeçme diğer sanıklara sirayet eder. Yani, bir sanık hakkındaki şikayetten vazgeçme, diğer sanıkların da hukuki durumunu etkiler ve tüm sanıklar hakkında ceza davasının düşmesi kararı verilir. Ancak, takibi şikayete tabi olmayan, yani resen soruşturulan ve kovuşturulan suçlarda, bir sanık hakkında yapılan şikayetten vazgeçme, diğer sanığa sirayet etmez. Örneğin, gasp suçu işledikleri iddiasıyla yargılanan iki sanıktan biri hakkında yapılan şikayetten vazgeçme diğer sanığa sirayet etmez. Yani, müşteki diğer sanık hakkında şikayetine devam ederek davaya müdahil sıfatıyla katılabilir (YCGK-2000/137 K. - 11.CD-K.2006/6557).

Takibi şikayete bağlı suçlarda şikayetten vazgeçme beyanı veya dilekçesi verildikten sonra, aynı fiil ile ilgili bir daha şikayetçi olma veya kamu davasına müdahil olma (katılma) mümkün değildir. Yani, şikayetten vazgeçme beyanının geri alınması veya diğer bir deyişle şikayetten vazgeçmeden vazgeçme mümkün değildir. İster soruşturma aşamasında (karakol, savcılık ifadesi vs.) ister mahkemede görülen ceza davasının kovuşturulması aşamasında olsun, takibi şikayete tabi suçlarda şikayetten vazgeçme beyanında bulunulduktan sonra aynı fiil ile ilgili şikayet hakkı bir daha kullanılamaz. Müştekinin şikayetten vazgeçme hakkını kullandığı fiil, şikayete tabi suçlardan ise soruşturma veya ceza davası hakkında düşme kararı Ancak, hakkında şikayetten vazgeçme beyanında bulunulan fiil, savcılıkça kendiliğinden takibi gereken suçlardan biri ise kamu davası devam eder.

Takibi şikayete bağlı olmayan, yani savcılıkça resen takip edilen suçlarda daha önce şikayetten vazgeçilmiş olsa bile, tekrar şikayetçi olarak kamu davasına katılmak mümkündür:

Müşteki ve vekilinin yargılama aşamasında sanıktan şikayetçi olup katılma talebinde bulundukları; ancak müştekinin soruşturma aşamasında alınan ilk ifadesinde sanıktan şikayetçi olmaması gerekçesi katılma talebinin reddine karar verildiği anlaşılmış ise de; takibi şikayete tabi olmayan kasten yaralama suçu yönünden soruşturma aşamasında şikayetçi olunmamasının yargılama sırasında davaya katılmaya engel teşkil etmeyeceği, bu itibarla katılma talebinde bulunan ve süresinde temyiz dilekçesi verip kararı temyiz ederek katılma iradesini gösteren müşteki ve vekilinin 5271 sayılı CMK’nin 260/1. ve 237/2. maddeleri uyarınca hükmü temyize hakkı bulunduğu anlaşılmakla; kamu davasına katılma taleplerinin kabulüne karar verilerek yapılan incelemede… (Y3CD-K.2015/22944).

Birden fazla sanıklı bir ceza davasında müştekinin, sanıklardan bir kısmı hakkındaki davaya müdahil olması diğerleri hakkında aynı dosyada açılan davaya müdahale etmemesi mümkün olduğu gibi tüm sanıklar hakkında müdahil olduktan sonra bir kısım sanıklar hakkındaki müdahale talebinden vazgeçmesi de olanaklıdır. “Katılmadan vazgeçmenin sirayeti” şeklinde bir ceza hukuku kurumu yoktur. Müdahil, hangi sanık hakkında katılma talebini geri alıyorsa, geri alma sadece o sanık hakkında hüküm ifade eder (YCGK - 2000/137 K).

Şikayetten vazgeçme, ceza davası neticesinde verilen hüküm kesinleşinceye kadar mümkündür. Müşteki, şikayetten vazgeçme hakkını dilerse istinaf mahkemesi veya yargıtay temyiz incelemesi aşamalarında da kullanabilir. Ancak, ceza davasında verilen hüküm kesinleştikten sonra şikayetten vazgeçme başvurusu hiçbir hukuki sonuç doğurmaz. Kesinleşen hüküm infaz edilir (TCK md. 73/4).

Zarar gören veya mağdur müşteki, şikayetinden vazgeçse bile; aleyhine suç işleyen, suça azmettiren veya yardım eden kişiler hakkında her zaman maddi ve manevi tazminat davası açma hakkına sahiptir.

Şikayetten Vazgeçme Nasıl Yapılır?

Şikayet başvurusu, kolluk, savcılık ve mahkeme gibi yargı organları ile kaymakamlık veya valilik gibi idari organlara yapılabilir (CMK md. 158/1-2).

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda şikayetten vazgeçmenin ne şekilde yapılacağı ile ilgili herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Şikayetten açıkça vazgeçme Cumhuriyet savcılığı ve mahkeme veya hakim gibi yargı organları huzurunda olabileceği gibi, zabıta makamları veya noter gibi makamlar huzurunda da olabilir. Burda önemli olan nokta, şikayetten vazgeçme hakkını kullanan müşteki beyanının ispatlanmasıdır. Kanunun aradığı husus, şikayetten vazgeçme iradesinin şüpheye yer vermeyecek bir şekilde ispatlanmasıdır (CGK-2014/206 K.). Örneğin, yaralamalı ve ölümlü trafik kazalarında noterde düzenlenen ibranamelerde müştekinin “… TL maddi ve manevi tazminat aldım, şikayetten vazgeçiyorum.” şeklinde yer alan vazgeçme beyanı geçerlidir.

Şikayetten vazgeçme açısından zorunlu müdafiliğe tabi sujeler açısından özel düzenleme bulunmaktadır. Ayrıca, 18 yaşından küçükler, sağır veya dilsiz ya da meramını anlatamayacak derecede malûl olanların yasal temsilcileri ile avukatlarının birbirlerinden haberdar olmaları ve avukat tarafından yasal temsilcilerin bilgilendirilmeleri şarttır. Baro tarafından atanan avukatı tarafından bu bilgilendirme yapılmadan, 18 yaşını doldurmamış, sağır veya dilsiz ya da meramını anlatamayacak derecede malul olanların kanuni temsilcilerinin yapacakları şikayetten vazgeçme açıklamalarına muhakeme hukuku anlamında itibar edilemez (YCGK-2014/206 K.).

Sanık Şikayetten Vazgeçme Beyanını Kabul Etmek Zorunda mıdır?

Şikayetten vazgeçme, sanık tarafından kabul edilirse ceza davası hakkında ‘düşme kararı’ verilir. Ancak, sanık şikayetten vazgeçme beyanını kabul etmek zorunda değildir. Sanık ceza davasının düşmesi yerine, yargılamaya devam edilerek dava sonunda kendisi hakkında ‘beraat kararı’ verilmesini talep edebilir. Bu durumda, müşteki şikayetten vazgeçse bile, ceza davası hakkında düşme kararı verilemez. Yargılamaya devam edilir, dava sonunda sanık hakkında şartları oluşmuşsa beraat kararı verilir. Yargılama neticesinde beraat kararı değil de mahkumiyet kararı verilmesi gerektiği anlaşılırsa, sanık hakkında mahkumiyet kararı verilmez, mahkumiyet yerine şikayetten vazgezme nedeniyle düşme kararı verilir.

Müştekinin (Şikayetçinin) Hakları Nelerdir?

Ceza Muhakemesi Kanunu md. 234’e göre, mağdur ile müştekinin (şikayetçi) hakları şunlardır:

  • Soruşturma evresinde, yani dava açılmadan önce savcılık veya polis soruşturması aşamasında;

    • Delillerin toplanmasını isteme,
    • Soruşturmanın gizlilik ve amacını bozmamak koşuluyla Cumhuriyet savcısından belge örneği isteme,
    • Avukatı bulunmaması halinde, cinsel saldırı suçu ile alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlarda, baro tarafından kendisine avukat görevlendirilmesini isteme,
    • Avukatı aracılığı ile soruşturma belgelerini ve elkonulan ve muhafazaya alınan eşyayı inceletme,
    • Cumhuriyet savcısının, kovuşturmaya yer olmadığı yönündeki kararına kanunda yazılı usule göre itiraz hakkını kullanma.
  • Kovuşturma evresinde, yani ceza davası açıldıktan sonra mahkeme aşamasında;

    • Duruşmadan haberdar edilme: Duruşmadan haberdar edilme, müştekiye tebligat gönderilmesi ile mümkün hale gelir. Tutuklu işlerde müştekinin zorla getirilmesi kararı da verilebilir.
    • Kamu davasına katılma: Kamu davası, iddia makamı olan savcılığın suç işlenip işlenmediği hususunda maddi gerçeği ortaya çıkarmak için açtığı bir davadır. Savcı, takibi şikâyete bağlı suçlarda şikayet hakkına sahip kişinin şikayet etmesi üzerine, suçun takibi şikayete bağlı değilse kendiliğinden araştırma yaparak delilleri toplamalı ve yeterli şüphe sebepleri varsa bir iddianame ile mahkemeye dava açmalıdır.

Müdahil olma veya katılma talebi ceza mahkemesine yapılacak sözlü veya yazılı beyan ile mümkündür. Müdahale usulü aşağıda ayrıca incelenmiştir. - Tutanak ve belgelerden avukatı aracılığı ile örnek isteme, - Tanıkların mahkemeye davet edilmesini isteme, - Avukatı bulunmaması halinde, cinsel saldırı suçu ile alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlarda, baro tarafından kendisine avukat görevlendirilmesini isteme, - Davaya katılmış olma koşuluyla davayı sonuçlandıran kararlara karşı kanun yollarına başvurma.

  • Mağdur, onsekiz yaşını doldurmamış, sağır veya dilsiz ya da meramını ifade edemeyecek derecede malûl olur ve bir vekili de bulunmazsa, istemi aranmaksızın bir avukat görevlendirilir.

Müdahil Olma (Davaya Katılma) Hakkı Nedir?

Müşteki, ister şikayete tabi olsun ister savcılıkça resen soruşturulsun, aleyhine işlenen suç ile ilgili şikayetçi olduğu takdirde davaya müdahil olma (katılma) hakkına da sahiptir (CMK md. 237). Müşteki, davaya müdahil olma iradesini ceza mahkemesine sözlü veya yazılı olarak bildirebilir. Uygulamada çoğunlukla duruşmada sözlü beyan ile müdahil olunmaktadır. Suçtan zarar gören kişi, müdahale talebinde bulunup mahkeme tarafından da davaya katılma talebi kabul edildiğinde “katılan” sıfatını alır.

Davaya katılma, ancak ilk derece mahkemesinde hüküm verilinceye kadar mümkündür. İstinaf veya temyiz aşamalarında davaya müdahil olmak mümkün değildir (CMK md. 237/2). Ancak, ilk derece mahkemesi müştekinin katılma talebini reddetmişse, istinaf veya temyiz başvurusunda açıkça belirtmek kaydıyla ‘katılma talebinin reddi kararı’ istinaf mahkemesi veya yargıtay tarafından incelenerek katılma isteğinde bulunan kişinin bu hakka sahip olup olmadığı denetlenir.

Müdahil (Katılan) Ceza Davasında Hangi Haklara Sahiptir?

Davaya katılan kişi (müdahil), ceza davasında taraf haline gelir. Yargılamanın öznesi haline gelen müdahil, bazı işlemleri yapma yetkisi de kazanır. Müdahil, müştekinin sahip olduğu tüm haklara ek olarak aşağıdaki haklara sahiptir:

  • Mağdur veya suçtan zarar gören davaya müdahil dolduğunda, cinsel saldırı suçu ile alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlarda, baro tarafından kendisine avukat görevlendirilmesini talep edebilir (CMK md. 239/1).
  • Katılan (müdahil), cumhuriyet savcısı ile bağlı olmadan tüm kanun yollarına başvurabilir. Yani, hükme itiraz edebilir, istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurabilir (CMK md. 242/1).

Takibi Şikayete Bağlı Suçlar Nelerdir?

Bir suçun takibinin şikayete bağlı olduğu açıkça kanunda yazılı olmadıkça, o suç savcılık tarafından resen soruşturulur. Soruşturulması ve kovuşturulması şikayete tabi tüm suçlar aynı zamanda uzlaştırma/uzlaşma uygulaması kapsamındadır. Takibi şikayete tabi suçlar, hem ceza kanununda hem de ceza içeren diğer özel kanunlarda ayrıca ve açıkça düzenlenmiştir.

Takibi şikayete bağlı belli başlı suçlar şunlardır:

Şikayet Hakkı ve Şikayetten Vazgeçme Yargıtay Kararları


Yaşı Küçük Çocuklarda Şikayetten Vazgeçme

Yaşı küçük mağdur …‘in Türk Medeni Kanununun 335/1. maddesi gereğince anne ve babasının ortak velayeti altında olduğundan babası …‘in şikayetten vazgeçmeye, annesi …‘in muvafakat etmesi gerektiğinden bu hususun yerine getirilmeden yaşı küçük mağdurun babasının şikayetten vazgeçmesi nedeniyle sanık hakkındaki kamu davasının düşürülmesine karar verilmesi, bozma nedenidir (Yargıtay 12. Ceza Dairesi - Karar:2016/12920).

Şikayete Tabi Suçlarda Şikayet Süresinin Geçmesi

Somut olayda; müştekinin, kuyumculuk işi ile uğraşan sanıktan borca altın aldığı, almış olduğu altınları anlaştıkları süre içerisinde geri getirmemesi üzerine aralarında senet imzaladıkları, bir müddet sonra da katılanın sanık ile anlaşarak borcu karşılığında üzerine kayıtlı bulunan köydeki arazisini kendisine devretmesi hususunda anlaştıkları ve birlikte tapu dairesine giderek katılanın üzerine kayıtlı bulunan araziyi sanığa borcuna karşılık olarak devrettiği, ancak sanığın buna rağmen daha önce imzalanmış olan ve bedelsiz kalmış senedi kullandığı iddia edilen olayda; TCK’nın 73. maddenin 2. fıkrasına göre şikayet süresinin zamanaşımı süresini geçmemek koşuluyla, şikâyet hakkı olan kişinin fiili ve failin kim olduğunu bildiği veya öğrendiği günden başlayacağı, müştekinin de bedelsiz kaldığı belirtilen senedin tahsiline yönelik olarak icra takibi sonucu kendisine tebliğ edilen ödeme emrinin tebliğ tarihi olan 29.03.2006 tarihinden itibaren yasal şikayet süresinde şikayette bulunulmadığı anlaşıldığından, süresinde şikayet bulunmaması nedeniyle düşme kararı verilmesi gerekirken, şikayet tarihi olan 04.09.2007 tarihi suç tarihi olarak kabul edilmek suretiyle yazılı şekilde hüküm kurulması hukuka aykırıdır (Yargıtay 15. Ceza Dairesi - Karar: 2013/5047).

Takibi Şikayete Bağlı Suçlarda Şikayetten Vazgeçme ve Kamu Davasının Düşmesi

Sanıklar hakkında bedelsiz senedi kullanma suçundan kamu davası açıldığı, hüküm verildikten sonra, mağdurun, 27/04/2011 havale tarihli dilekçeyle şikayetten vazgeçtiği dikkate alınarak ve sanıklara yüklenen bedelsiz senedi kullanma suçunun soruşturulması ve kovuşturulmasının şikayete bağlı olduğu gözetilerek, 5237 sayılı TCK gereğince şikayetten vazgeçmeyi kabul edip etmediği hususunda sanıkların beyanları saptanarak sonucuna göre hukuki durumlarının değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması nedeniyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir (Yargıtay 15. Ceza Dairesi - Karar: 2012/40478).

Müdahil Çocuğun İradesiyle Temsilcinin İradesinin Çelişmesi

Yasal temsilcisinin sanık olarak yargılandığı hallerde, mağdurun, yargılama aşamasında suçtan zarar gören olarak temsil edilebilmesi için, TMK’nın 426/2. maddesi gereğince temsil kayyımı atanmasının sağlanması, şikayet ve davaya katılma (müdahil olma) hakkını temsil kayyımının kullanması, bunun yanı sıra hukuki haklarının korunması açısından ise CMK’nın 234/2, 239/2 maddesi gereğince vekil tayin edilmesi gerekmektedir. Katılma (müdahil olma), şikayetten vazgeçme, hükmü temyiz etme gibi doğrudan kişiyi temsille ilgili hususlarda temsilci ile vekilin iradelerinin çatışması halinde temsilcinin iradesinin geçerli olacağı gözetilmelidir.

Somut olayda; katılan (müdahil) çocukların, babaları olan sanıklardan …’nin velayeti altında olmaları karşısında, çocuklara temsil kayyımı atanması sağlanıp, temsilcinin beyanı alınması ve tüm delillerin birlikte değerlendirilerek sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının tayin edilmesi gerektiği gözetilmeden, eksik inceleme ve yetersiz gerekçeyle yazılı şekilde karar verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 18. Ceza Dairesi - Karar : 2017/6691).

Mağdur Çocuğun Velisinin Şikayet Hakkı Konusunda Beyanı Alınmadan Düşme Kararı Verilemez

Kendisine yönelik suç teşkil eden bir eylemi tam olarak idrak edemeyen mağdurun, yargılama aşamasında suçtan zarar gören olarak temsil edilebilmesi için, yasal temsilcisinin duruşmaya çağrılması, yasal temsilcisinin olmaması halinde TMK’nın 426/2. maddesi gereğince temsil kayyımı atanmasının sağlanması, şikayet ve davaya katılma (müdahil olma) hakkını yasal temsilcinin kullanması, bunun yanı sıra hukuki haklarının korunması açısından ise CMK’nın 234/2, 239/2 maddesi gereğince vekil tayin edilmesi gerekmektedir. Katılma (müdahil olma), şikayetten vazgeçme, hükmü temyiz etme gibi doğrudan kişiyi temsille ilgili hususlarda yasal temsilci ile vekilin iradelerinin çatışması halinde yasal temsilcinin iradesinin geçerli olacağı gözetilmelidir.

Temyize konu incelemede; mağdur çocuğun yasal temsilcisinin beyanı alındıktan sonra sanığın hukuki durumunun tayin edilmesi gerektiği gözetilmeden eksik inceleme ve “şikayete haiz kişinin çocuğun babası ….’e ait bulunduğu, bu kişinin şikayeti alınarak açılmış herhangi bir kamu davası bulunmadığı” biçimindeki yetersiz gerekçeyle düşme kararı verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 18. Ceza Dairesi - Karar : 2017/1316).

Mağdur, Suçtan Zarar Gören ve Davaya Müdahil Olma Hakkı

Gerek 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda, gerekse 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanununda kamu davasına katılma (müdahil olma) konusunda suç bakımından bir sınırlama getirilmemiş, ilke olarak şartların varlığı halinde tüm suçlar yönünden kamu davasına katılma kabul edilmiştir. Öğreti ve uygulamada kamu davasına katılma yetkisi bulunan kişinin “suçtan zarar görmesi” şartı aranmış, ancak kanunda “suçtan zarar gören” ve “mağdur” kavramlarının tanımı yapılmadığı gibi, zararın maddi ya da manevi olduğu hususu bir ayrıma tâbi tutulmamış ve sınırlandırılmamıştır.

Malen sorumlu; işlenmiş olan suçun hükme bağlanması ve bunun kesinleşmesinden sonra, maddî ve malî sorumluluk taşıyarak hükmün sonuçlarından etkilenecek veya bunlara katlanacak kişidir.

Mağdur; Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğünde, “haksızlığa uğramış kişi” olarak tanımlanmaktadır. Ceza hukukunda ise mağdur kavramı, suçun konusunun ait olduğu kişi ya da kişilerdir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde suçun maddi unsurları arasında yer alan mağdur, ancak gerçek bir kişi olabilecek, tüzel kişilerin suçtan zarar görmeleri mümkün ise de bunlar mağdur olamayacaklardır. Suçtan zarar gören ile mağdur kavramları da aynı şeyi ifade etmemektedir. Mağdur suçun işlenmesiyle her zaman zarar görmekte ise de, suçtan zarar gören kişi her zaman suçun mağduru olmayabilecektir. Bazı suçlarda mağdur belirli bir kişi olmayıp, toplumu oluşturan herkes (geniş anlamda mağdur) olabilecektir.

Kamu davasına katılmak için aranan “suçtan zarar görme” kavramı kanunda açıkça tanımlanmamış, gerek Ceza Genel Kurulu, gerekse Özel Dairelerin yerleşmiş kararlarında bu kavram “suçtan doğrudan zarar görmüş bulunma hali” olarak anlaşılıp uygulanmıştır.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Köy merasına tecavüz suçunda korunan hukuki yarar meraların mülkiyet ve ortak kullanım hakkı olup, suçun mağduru meradan yararlanma hakkı olan herkestir. Meranın kullanma hakkı sahibi köy tüzel kişiliği ile meranın sahibi Hazinenin ise suçtan zarar gören konumunda olduğu gözönüne alındığında, meraların sahibi olup üzerinde sınırlı da olsa tasarruf, denetleme ve koruma yetkisi bulunan Hazinenin meraya tecavüz suçlarında doğrudan zarar gördüğü ve buna bağlı olarak davaya katılma (müdahil olma) ve hükmü temyiz etme hak ve yetkisinin bulunduğu kabul edilmelidir. Bu nedenle yerel mahkemece Hazinenin davaya katılmasına karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır (Yargıtay Ceza Genel Kurulu- Karar : 2016/233).

Müştekinin Müdahil Olma İradesi ve Avukat Talebinde Bulunması

Müşteki talimatla alınan ifadesinde, katılma talebi ile birlikte mahkemesince tarafına avukat atanmasını talep ettiği halde, şikayetçiyi ceza yargılamasında temsil edecek bir avukatın vekil olarak baro tarafından görevlendirilmesi sağlanmadan hüküm kurulması suretiyle CMK’nın 234/b-5 ve 239/1. maddelerine aykırı davranılması hukuka aykırıdır (Yargıtay 2. Ceza Dairesi - Karar : 2008/15704).

Karşılıksız Çek Keşide Etme Suçunda Şikayet Hakkı Kime Aittir?

5941 sayılı Çek Kanunu 5. maddesinde düzenlenen “karşılıksız çek düzenleme” suçunun tamamlanması için, çekin ibraz edildiği banka tarafından 5941 sayılı Çek Kanunu 3. maddesinde yazılı “karşılıksızdır” işleminin yapılması gerekmektedir. Suçun faili, Türk Ticaret Kanunu’nda belirtilen zorunlu unsurları ihtiva eden ve yasal ibraz süresi içerisinde bankaya sunulduğunda karşılıksız olduğu anlaşılan çeki düzenleyen kişilerdir. Ayrıca bu suçun soruşturulması ve kovuşturulması şikayet şartına tabidir. Anılan suç nedeniyle şikayet hakkına sahip olan kişi, 5941 sayılı Kanun’un 5/1. maddesinde yazılı olduğu üzere “hamil” dir.

Türk Dil Kurumu sözlüğünde hamil; “elinde bulunduran, üzerinde taşıyan” olarak tanımlanmıştır. Kıymetli evrak hukukunda ise hamil; “kambiyo senedini hukuka uygun olarak elinde bulunduran”, yetkili hamil; “ kambiyo senedi bedelini talep etme hakkı olan şahıs”, ciro; “ kambiyo senedinden doğan hakların tahsil veya temlik amacıyla başkasına devri işlemi”, ciranta; “kambiyo senedini ciro eden kişi” , lehtar; “kambiyo senedi metni üzerinde ilk hak sahibi olan kişi” olarak tanımlanmaktadır.

6728 sayılı Kanun ile değişik 5941 sayılı Çek Kanunu’nun 5/1. maddesi uyannca, bu suçtan dolayı açılan davalar icra mahkemesinde görülür ve yargılama sırasında İcra ve İflas Kanununun 347, 349, 350, 351, 352 ve 353 üncü maddelerinde düzenlenen yargılama usulüne ilişkin hükümler uygulanır.

Doktrinde; çekin muhatap bankaya ibraz edilmesi üzerine, karşılığının bulunmadığı tespit edildikten sonra üçüncü bir kişiye devredilmesinin teknik anlamda “alacağın temliki” hükmü doğuracağı, bu nedenle alacak hakkının çeki devralana geçmesine rağmen çekin karşılıksız çıkması nedeniyle doğan şikayet hakkının devredilemeyeceği gerekçesi ile 5941 sayılı Kanun’daki “hamil” ibaresinin cirantaları kapsamadığı ve suçun mağdurunun yalnızca çeki ibraz eden hamil olduğu, karşılıksızdır işlemi yapıldıktan sonra çeki elinde bulunduran kişinin daha önceki cirantalardan biri veya ciro silsilesi içerisinde yer almayan başka bir üçüncü kişi olması arasında ceza hukuku yönünden bir fark bulunmadığı, bu durumun sadece takip hukuku açısından bir farklılık oluşturabileceği yönünde görüş bulunduğu gibi,

Şikayet hakkının çeki elinde bulunduran hamile ait olduğu, bu itibarla hamil tanımının; bankadan “karşılıksızdır” işlemi yapılmasını talep eden kişi ile çeki elinde bulunduran ve ciro silsilesi içerisinde yer alan önceki cirantaları da kapsadığı yönünde görüş de mevcuttur.

Kambiyo senetlerinden doğan her türlü dava, talep ve şikayet hakkı senede bitişik olup, senetten bağımsız olarak kullanılamaz. Kural olarak çeki elinde bulunduran yetkili hamil, çekten doğan her türlü alacak hakkına sahip olduğu gibi karşılıksız çek keşide eden kişileri şikayet hakkına da sahiptir. Çeki elinde bulundurmayan cirantaların şikayet hakkı bulunmamaktadır. Çünkü bu kişiler, çeke bağlı olan talep haklarını devrettikleri gibi şikayet haklarını da devretmiş sayılırlar (TTK m. 789). Bu kişiler hamil olmadıkları için bankadan ödeme talebinde bulunamazlar ve yeniden hamil sıfatını kazanmadan şikayet hakkım da elde edemezler.

5941 sayılı Kanun’daki “hamilin şikayeti” kavramı lafzi yorum doğrultusunda ele alınacak olursa kanun koyucu, başkaca bir şart aramaksızın şikayet hakkını doğrudan hamile vermiştir. Suçun düzenlenme amacı; çek bedelinin ödenmesini sağlamaktır. Tüm bu açıklamalar doğrultusunda; “karşılıksızdır” işlemini yaptıran kişinin, çek bedelini banka yerine kendisinden önce ciro silsilesinde yer alan cirantalardan herhangi birinden tahsil etmesi halinde, “şikayet” yönünden hukuki bir yararı kalmamaktadır. İşlenmiş bir suç hakkında soruşturma ve kovuşturma yapma şartının, bu suç yönünden mağduriyeti ve şikayet yönünden hukuki yararı kalmayan bir kişiye ait olması suçun düzenlenme amacına uygun düşmemektedir.

Uyuşmazlığa konu her iki Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi kararında da sanıklar tarafından keşide edilen çeklerin süresi içerisinde bankaya ibrazlarını müteakip, “karşılıksızdır” işlemine tabi tutuldukları noktasında bir farklılık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, soruşturma ve kovuşturma şartı olan şikayet hakkının kime ait olduğu noktasında ortaya çıkmaktadır.

G-) SONUÇ

Karşılıksız çek düzenleme suçunda şikayet hakkının; çeki tahsil amacıyla bankaya ibraz eden hamil ile “karşılıksızdır “ işlemi yapıldıktan sonra çeki elinde bulunduran ve aynı zamanda “karşılıksızdır” işlemi yapılmadan önceki dönemde geçerli ve meşru ciranta olan kişiye ait olacağına, oybirliğiyle karar verilmiştir (Yargıtay 19. Ceza Dairesi - Karar : 2018/5874).

Yaşı Küçük Çocuğun Şikayet Hakkı, Katılma ve Katılmadan Vazgeçme Yetkisi

Suçtan zarar görenlerin kanun yoluna müracaat yetkisi davaya katılma şartına bağlıdır. Nitekim CMK’nın “Mağdur ve şikâyetçinin hakları” başlıklı 234. maddesinde, mağdur ve şikâyetçinin kovuşturma evresine ilişkin hakları sayılırken 6. bentte; “Davaya katılmış olma koşuluyla davayı sonuçlandıran kararlara karşı kanun yollarına başvurma” hakkının bulunduğu belirtilmiştir. Bu nedenle CMK’nın 260. maddesi uyarınca katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görenlerin salt bu sıfatla kanun yoluna müracaat haklarının bulunduğunun kabul edilebilmesi için kamu davasından haberdar edilmemiş ya da haberdar edilmekle birlikte davaya katılma hakkının kendisine hatırlatılmamış ya da şikâyeti belirten ifadesi üzerine kendisine davaya katılmak isteyip istemediğinin sorulmamış olması gerekir. Aksi takdirde, duruşmalardan haberdar edilmiş ve katılma hakkı hatırlatılmış olan suçtan zarar görenlerin katılma isteminde bulunmadıkça kanun yoluna müracaat hakları bulunmamaktadır.

Katılma, ceza muhakemesinde mağduru, suçtan zarar göreni ya da malen sorumlu olanları koruma araçlarından birisidir. Suçun işlenmesiyle mağdur olan ya da suçtan zarar görenlerin katılma hakkını kullanmaya veya kullanmaya devam etmeye zorlanamayacağı açıktır. Bu itibarla mağdur veya suçtan zarar gören kişi kamu davasına katılmak istemeyebileceği gibi, daha sonra bu hakkını kullanmaktan da vazgeçebilecektir. Nitekim CMK’nın 243. maddesinde katılanın vazgeçmesi hâlinde, katılmanın hükümsüz kalacağı hususu açıkça düzenleme altına alınmıştır.

Katılma hakkı niteliği itibarıyla şahsa sıkı surette bağlı haklardandır. Şahsa sıkı surette bağlı haklar kanunda tek tek sayılmamakla birlikte genel olarak öğretide, kişinin sadece kendisinin kullanabileceği, başkasına devredilemeyen ve miras yoluyla geçmeyen haklar olarak açıklanmaktadır. Bu tür haklar insanın kişiliğini yakından ilgilendirdiğinden, bunların kullanılmasına karar verme yetkisi başkasına bırakılmamıştır. Örneğin; evlenme, nişanlanma, nişanı bozma, evlat edinilmeye razı olma gibi… Katılmanın şahsa sıkı surette bağlı bir hak olmasının bir sonucu olarak katılanın ölümüyle katılma hükümsüz kalacaktır. Ancak mirasçıların katılanın haklarını takip etmek üzere davaya katılabilmeleri de mümkündür.

Diğer taraftan; 5271 sayılı CMK’nın getirdiği önemli yeniliklerden birisi de mağdur, şikâyetçiler ve katılanların tıpkı şüpheli ve sanıklar gibi belirli şartlarda baro tarafından görevlendirilen avukatın hukuki yardımından yararlanma haklarına kavuşturulmasıdır. CMK’nın 234. maddesine göre mağdur ve şikâyetçilerin, 239. maddesine göre de katılanın, vekili bulunmaması hâlinde cinsel saldırı suçu ile alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlarda, baro tarafından kendisine avukat görevlendirilmesini isteme hakkı bulunmaktadır. CMK’nın 234/2 ve 239/2. maddelerine göre de eğer mağdur veya katılan onsekiz yaşını doldurmamış, sağır veya dilsiz ya da meramını ifade edemeyecek derecede malûl olur ve bir vekili de bulunmazsa, istemi aranmaksızın bir vekil görevlendirilecektir.

Anılan Kanun’un 239. maddesinin tasarı gerekçesinde bu haklarla ilgili şu açıklamalara yer verilmiştir; “Tasarının dayandığı temel ilkelerden birisinin de mağdurun korunması olduğuna ilgili madde gerekçelerinde değinilmiştir. Bu madde, söz konusu ilkenin hayata geçirilmesini ifade eden önemli bir hüküm getirmekte; mağdura tanınan haklar çerçevesinde, maddî ve hukukî durumu elverişli olmayan katılanlara, istemleri hâlinde baro tarafından avukat seçimini öngörmektedir. Eğer katılan onsekiz yaşını henüz doldurmamış ya da sağır veya dilsiz veya kendisini savunmayacak derecede malûl ve avukatı da yoksa avukat atanması için istem aranmaz, bu husus re’sen yerine getirilir. Türk hukukunda insan hakları alanında önemli bir anlayış değişikliğini ortaya koyan bu modern hüküm, suç ile mağdur duruma düşürülen kimselerin bir de yargılamada mağdur olmalarının önüne geçecek bir tedbir oluşturması bakımından önem taşımaktadır.”

Görüldüğü üzere on sekiz yaşını doldurmamış, sağır ve dilsiz ya da meramını ifade edemeyecek derecede malûl olanlara avukat görevlendirilebilmesinin ön şartı vekillerinin bulunmamasıdır. Reşit olup kısıtlanmayan sağır ve dilsizler dışında bu kişilerin bir avukatla vekâlet ilişkisi kuramayacakları açıktır. O hâlde kanunda kastedilen, kanuni temsilcilerinin bu kişileri temsilen bir avukat görevlendirmemiş olmasıdır. Bu itibarla mağdur küçük veya malul kişinin kanuni temsilcisinin mağdur adına avukat görevlendirmiş olması durumunda artık CMK’nun 234/2. ve 239/2. maddeleri uyarınca mahkemenin barodan avukat görevlendirilmesini istemesi mümkün değildir.

Nitekim Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Müdafi ve Vekillerin Görevlendirilmeleri İle Yapılacak Ödemelerin Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmeliğin “Müdafi veya vekillerin görevlendirilmesi” başlıklı 5. maddesinde; “Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince mağdur veya suçtan zarar gören için zorunlu olarak vekil görevlendirilmesi gereken hâllerde istemi aranmaksızın barodan bir vekil görevlendirmesi istenir. Ancak bunun için mağdur veya suçtan zarar görenin vekilinin olmaması şarttır.” denilmektedir.

Katılma, mağdur ve şikâyetçilere avukat görevlendirilmesi ile ilgili bu açıklamalardan sonra; on sekiz yaşını doldurmamış, sağır ve dilsiz ya da meramını ifade edemeyecek derecede malûl kişilerin davaya katılma usulünün nasıl olması gerektiği ve bu konuda mağdur, mağdurun kanuni temsilcisi ve mağdur için görevlendirilen vekilin beyanları arasında çelişki olması durumunda hangisinin beyanına üstünlük tanınacağı hususları üzerinde durulmalıdır.

Katılma konusunda asıl hak sahibi olan kişi suçun mağduru veya suçtan zarar görenin bizzat kendisidir. Fakat suçun mağduru veya suçtan zarar görenin yaşının küçük olması ya da malûl durumda bulunması hâlinde bu hakkını kullanmasında, yani fiil ehliyetinde bir sorun ortaya çıkmaktadır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun fiil ehliyetine ilişkin maddeleri gözden geçirildiğinde, şu şekilde hükümler bulunduğu görülmektedir:

1- Ayırt etme gücü bulunmayanların, küçüklerin ve kısıtlıların fiil ehliyeti bulunmamaktadır. (m.14)

2- Kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiilleri hukuki sonuç doğurmayacaktır. (m.15)

3- Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça, kendi işlemleriyle borç altına giremezler, ancak karşılıksız kazanmada ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rıza gerekli değildir. Bunun yanında ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar haksız fiillerinden sorumludurlar. (m. 16)

Katılmanın niteliği itibariyle şahsa sıkı surette bağlı haklardan olması ve Türk Medeni Kanunu’nun anılan hükümleri birlikte gözetildiğinde; suçun mağduru olan küçük veya kısıtlı, ayırt etme gücüne sahip ise davaya katılma veya katılmama noktasında iradesine bakılacak kişi mağdurun bizzat kendisi olup, gerek kanuni temsilcisinin gerek görevlendirilen vekilin bu konudaki beyanının bir önemi olmayacaktır. Ancak suçun mağduru olan küçük veya kısıtlı ayırt etme gücüne sahip değil ise, katılma ile ilgili kendisinin iradesinin önemi bulunmamaktadır. Böyle bir hâlde, katılma konusundaki haklarını onun yerine kanuni temsilcisi kullanabilecektir.

Yapılan bu açıklamalardan sonra ayırt etme gücünden ne anlaşılması gerektiği ve kimlerin ayırt etme gücünün bulunduğunun belirlenmesi önem arz etmektedir.

Mülga 743 sayılı Medeni Kanun’daki “temyiz kudreti” kelimesinin karşılığını oluşturan ayırt etme gücü, 4721 sayılı Medeni Kanun’da; yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkesin ayırt etme gücüne sahip olduğu şeklinde açıklanmıştır. Öğretide genel olarak ayırt etme gücü, “kişilerin makul surette hareket edebilme, fiillerinin sebep ve sonuçlarını idrak edebilme yeteneğine ayırt etme gücü denir” şeklinde tanımlanmaktadır. Medeni Kanun kişinin hangi yaştan itibaren temyiz kudretine sahip bulunduğuna ilişkin bir sınır getirmediğinden küçüğün yaşının temyiz kudretini etkileyip etkilemediğinin her olayın özelliğine göre ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir. Örneğin; 9 yaşındaki ilköğretim öğrencisi bir küçüğün kırtasiyeden ihtiyacı olan kalemi satın alırken ayırt etme gücüne sahip olduğu söylenebilecek ise de, bir ev veya araba satın almaya kalkması hâlinde aynı sonuca varılmayacaktır.

Ceza muhakemesinde davaya katılma bakımından ayırt etme gücü; kişinin kamu davasına katılma veya katılmamanın doğuracağı hukuki sonuçları algılayıp, makul bir seçimde bulunabilmesidir. Davaya katılma bakımından ayırt etme gücü, mağdurun yaşı ve ayırt etme gücüne etki eden kişisel durumu kadar, mağdura karşı işlendiği iddia olunan suçun özellik ve niteliği ile de ilgilidir.

Medeni Kanun’da ayırt etme gücü bakımından asgari bir yaş sınırı gösterilmediği gibi Ceza ve Ceza Usul Kanunlarımızda da gerek katılma, gerekse katılma ile bağlantılı kurumlar olan şikâyet ve rıza bakımından da asgari bir yaş sınırı kabul edilmemiştir.

Bu durumda, TCK’nın da yaşı küçük mağdurlar diğer bir ifadeyle çocuklar bakımından yaş dönemleri düzenlemesi öngören tek madde olan “Çocukların cinsel istismarı” başlıklı 103. maddesinde yer alan düzenlemeden yararlanılmak suretiyle, ceza muhakemesinde davaya katılma bakımından ayırt etme gücü noktasında yaşla ilgili problemin çözümü yoluna gidilmelidir.

TCK’nın 6/1-a maddesinde, “henüz 18 yaşını doldurmamış kişi” olarak tanımlanan çocuk kavramının, kanun koyucu tarafından cinsel dokunulmazlığa karşı suçların düzenlendiği bölümde, “onbeş yaşını bitirmiş”,”onbeş yaşını tamamlamamış” şeklinde iki ayrı dönem olarak ele alındığı görülmektedir. Buna göre bu bölümde “onbeş yaşını tamamlamamış” çocuklar ile “onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış” olan çocuklara karşı işlenen cinsel suçlar farklı kategoride mütalaa edilmiştir. TCK’nın 103/1-a maddesinde, “onbeş yaşını tamamlamamış” olan çocuklara karşı her türlü cinsel davranış cinsel istismar olarak tanımlanmışken, aynı maddenin (b) bendinde ise; diğer çocuklar ifadesiyle “onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış” olan çocuklar kastedilerek bunlara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışların cinsel istismar suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Böylece kanun koyucu bu maddede “onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış” olan çocuklara karşı rızalarıyla işlenen cinsel davranışları cinsel istismar suçu kapsamına almamış ve bu kategorideki çocukların rızalarına önem vermişken, “onbeş yaşını tamamlamamış” çocuklara karşı yapılan her türlü cinsel davranışı rızaları olsa bile çocukların cinsel istismarı suçu kapsamına almıştır. Aynı Kanun’un 104. maddesinde de; cebir, tehdit ve hile olmaksızın, onbeş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunmayı şikâyete bağlı bir suç olarak düzenlemiştir.

Yine Türk Ceza Kanunu’nun yaş küçüklüğünün ceza sorumluğuna etkisine ilişkin 31. maddesinde; 12 yaşından küçüklerin hiçbir şekilde kusur yeteneğinin olmadığı, 15 yaşından büyüklerin ise kural olarak bu yeteneğe sahip oldukları, 12-15 yaş grubunda olanların ise kusur yeteneğinin olup olmadığına her somut olayın özelliğine göre mahkemece karar verileceği benimsenmiştir. Bu düzenlemelerden hareketle ve bu konuda uygulamada oluşan tereddütlerin giderilip yeknesak bir uygulamanın sağlanabilmesi için, herhangi bir malüllüğü bulunmayan çocukların mağdur oldukları suçlara ilişkin olarak suç ayrımı yapılmaksızın, beyanda bulundukları tarihte 15 yaşından küçük olmaları hâlinde ceza muhakemesinde davaya katılma bakımından ayırt etme gücüne sahip olmadıkları, 15 yaşından büyük olmaları hâlinde ise bu yeteneğe sahip oldukları kabul edilmelidir. Bu aşamada, evlilik birliği içinde velayetin kullanılması kapsamında ayırt etme gücüne sahip olmayan küçüğün ana ve babası tarafından adına açılan davalar yönünden yaşı küçük çocuğu ne şekilde temsil edecekleri ve katılma konusunda ayırt etme gücüne sahip olmayan küçük veya kısıtlının kanuni temsilcisinin iradesi ile mağdura CMK’nın 234/2. maddesi uyarınca görevlendirilen vekilinin iradesi çeliştiği takdirde hangisinin iradesine üstünlük tanınacağının belirlenmesine gelince;

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 335. maddesinin birinci fıkrası “Ergin olmayan çocuk, ana ve babasının velâyeti altındadır. Yasal sebep olmadıkça velâyet ana ve babadan alınamaz. Hâkim vasi atanmasına gerek görmedikçe, kısıtlanan ergin çocuklar da ana ve babanın velâyeti altında kalırlar.” , aynı Kanun’un 336. maddesi “Evlilik devam ettiği sürece ana ve baba velâyeti birlikte kullanırlar. Ortak hayata son verilmiş veya ayrılık hâli gerçekleşmişse hâkim, velâyeti eşlerden birine verebilir. Velâyet, ana ve babadan birinin ölümü hâlinde sağ kalana, boşanmada ise çocuk kendisine bırakılan tarafa aittir.”, aynı Kanun’un 342. maddesi ise “Ana ve baba, velayetleri çerçevesinde üçüncü kişilere karşı çocuklarının yasal temsilcisidirler.” hükümlerini içermektedir. Görüldüğü gibi, emredici nitelikteki bu kural evlilik birliği içinde velayetin kullanılması kapsamında ana ve baba tarafından çocuk adına açılacak tüm davalar yönünden geçerlidir. Buna göre, asıl olan eşlerin birlikte dava açmaları ya da açılan davaya birlikte katılmaları ise de, eşlerden birisi tarafından açılacak davaya diğer eşin sonradan icazetini bildirip olumlu iradesini ortaya koyması da, velayetin birlikte kullanılması gerçekleşmiş olacağından yeterlidir.

Ergin olmayan küçükler anne ve babasının velayeti altında bulunmakta, hâkim tarafından vasi atanması gerekli görülmedikçe kısıtlanan ergin çocuklar da anne ve babasının velayeti altında kalmaktadır. Anne ve baba, Medeni Kanun hükümlerine göre çocuğun bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlaki ve toplumsal gelişimini sağlamak ve korumakla yükümlü olup, çocuğun aynı zamanda temsilcisidir. Üçüncü kişilere karşı çocuğu velayet hakkı çerçevesinde anne baba temsil etmektedir.

Anne-babanın kişilik haklarının bir parçası olan velâyet hakkı, başkasına devredilemediği gibi bu haktan feragat da edilememektedir. Kanuni bir neden olmadıkça kaldırılamayan ve kısıtlanamayan velâyet hakkı, sadece anne ve babaya, çocuk evlat edinilmiş ise evlat edinene tanınmıştır. Ancak bu hakta mutlak ve sınırsız olmayıp, sınırını “çocuğun yararı” ilkesi oluşturmaktadır.

Mağdura barodan görevlendirilen vekil, küçük ve malül ile onun kanuni temsilcisine ceza muhakemesinde yardımcı olacak kişidir. Başka bir anlatımla, bu hukuki yardım görevi, kanuni temsilcinin kanundan kaynaklanan yetkilerini bertaraf etmemektedir. Kanuni temsilcinin küçük veya malule kendi vekil görevlendirdiği takdirde CMK’nın 234/2 ve 239/2. maddelerine göre barodan avukat görevlendirilmesi söz konusu olmayacağı gibi, kanuni temsilcinin küçük veya malule sonradan vekil görevlendirmesi hâlinde de mahkemenin talebi ile baro tarafından belirlenen vekilin görevi sona erecektir.

Şüpheli ve sanıklar bakımından müdafiinin, ayrıca bir karara ihtiyaç kalmaksızın kanun yoluna müracaat edilebilmesi mümkündür. Buna karşın mağdur vekilinin mağdur adına kanun yoluna müracaat edebilmesi ancak mağdurun katılan sıfatı almasına bağlıdır. Bunun yanında kanun, mağdur vekiline doğrudan küçük adına davaya katılma talep etme yetkisi vermemektedir.

CMK’nın 261. maddesinde avukatın, müdafiliğini veya vekilliğini üstlendiği kişilerin açık arzusuna aykırı olmamak şartıyla kanun yollarına başvurabileceği belirtilmektedir. Maddede belirtilen avukat tabirine baro tarafından mağdurlara görevlendirilen avukatlar da dahildir. Bu düzenlemede kanun yollarına başvurusu yetkisi açısından ele alındığı üzere, kanuni temsilci asil gibi olup,vekilin yetkileri asilden fazla olamayacaktır.

Bu nedenlerle, katılma konusunda ayırt etme gücü olmayan mağdur küçük veya malulün kanuni temsilcisi ile CMK’nın 234/2. maddesi ile görevlendirilen vekilin iradelerinin çelişmesi hâlinde kanuni temsilcinin iradesine üstünlük tanınmalıdır.

Diğer taraftan, davaya katılma mağduru hukuken yükümlülük altına sokan bir işlem olmayıp mağdurun haklarının korunması açısından yararınadır. Dolayısıyla çocuğun kanuni temsilcisinin açık biçimde temsil görevini kötüye kullanarak, çocuğun mağdur olduğu bir suçtan açılan kamu davasına katılmaması hâlinde Çocuk Koruma Kanunu ve Medeni Kanun hükümleri uyarınca gerekli koruyucu tedbirlerin alınması mümkündür.

Mağdurun kanuni temsilcisinin, mağdura karşı işlenen suçun sanıklarından birisi olması veya sanıkla arasında akrabalık ilişkisi bulunması gibi kanuni temsilcinin menfaati ile küçüğün veya kısıtlının menfaatinin çatışması durumlarında ise Medenin Kanun’un 426/2. maddesi uyarınca işlem yapılmalı ve kayyım atanması sağlanmak suretiyle, kayyımın iradesine üstünlük tanınarak mağdurun davaya katılıp katılmayacağı sorunu çözümlenmelidir (Yargıtay CGK - Karar : 2020/416).

Şikayet hakkı, ileri sürülmesi veya vazgeçilmesi halinde birçok hukuki sonuçlar doğurur, bu nedenle müştekinin şikayet hakkını veya bir ceza davasına müdahil olmak isterse davaya katılma talebini bir ceza avukatı aracılığıyla ileri sürmesi olası hak kayıplarını engeller.


Avukat Baran Doğan Hukuk Bürosu

UYARI

Web sitemizdeki tüm makale ve içeriklerin telif hakkı Av. Baran Doğan’a aittir. Tüm makaleler hak sahipliğinin tescili amacıyla elektronik imzalı zaman damgalıdır. Sitemizdeki makalelerin kopyalanarak veya özetlenerek izinsiz bir şekilde başka web sitelerinde yayınlanması halinde hukuki ve cezai işlem yapılacaktır. Avukat meslektaşların makale içeriklerini dava dilekçelerinde kullanması serbesttir.

Makale Yazarlığı İçin

Avukat veya akademisyenler hukuk makalelerini özgeçmişleri ile birlikte yayımlanmak üzere avukatbd@gmail.com adresine gönderebilirler. Makale yazımında konu sınırlaması yoktur. Makalelerin uygulamaya yönelik bir perspektifle hazırlanması rica olunur.

Paylaş
RSS