Çalışma Saatlerimiz
Hafta İçi 09.00 - 18.00

Cezayı Aleyhe Değiştirme Yasağı Nedir?

(CGK-K.2021/285)

Cezayı aleyhe değiştirme yasağı öğreti ve uygulamada; “İstinaf ya da temyiz kanun yoluna yalnızca sanık veya müdafii ya da sanık lehine Cumhuriyet savcısı veya sanığın eşi ya da yasal temsilcisi tarafından başvurulduğunda hükümde yaptırımın türü ve ağırlığı bakımından sonucu sanığın aleyhine ağırlaştırıcı, diğer bir anlatımla aleyhe sonuç verici düzeltmelerin yapılamaması veya kurulacak yeni hükümdeki cezanın sanığın aleyhine olarak ilk hükümden daha ağır olamaması” şeklinde tanımlanmaktadır.

Cezayı aleyhe değiştirme yasağı, hükmün istinaf ya da temyiz incelemesine başlarken, bakış açısını belirleyen bir usul kuralı olduğu gibi, bozmadan sonraki aşamada da ceza miktarının sınırını belirleyen bir yargılama ilkesidir. Bu sebeple istinaf veya temyiz incelemesinde öncelikle kanun yoluna ilişkin başvurunun lehe veya aleyhe mi olduğu tespit edilip, inceleme buna göre yapılmalı ve sanık lehine tecelli eden bir hatanın doğuracağı hukuki neticeler aleyhte başvuru bulunmadıkça değiştirilmemelidir.

Latince “Reformatio in pejus” olarak adlandırılan, öğreti ve uygulamada ise, “Lehe kanun yolu davası üzerine hükmü aleyhe değiştirmeme, aleyhe bozmama zorunluluğu, aleyhe düzeltme yasağı, yaptırım ve sonuçlarını aleyhe kötüleştirememe ya da ağırlaştıramama kuralı, aleyhe bozma yasağı” olarak ifade edilen bu ilkenin amacı; hükmün aleyhine bozulabileceğini düşünen sanığın bazı davalarda istinaf ya da temyiz kanun yoluna başvurmaktan çekinmesinin önüne geçmek ve kanun yoluna başvurma hakkını daha özgürce kullanabilmesini sağlamaktır.

Bu kuralla ilgili olarak istinaf kanun yolu bakımından CMK’nın 283. maddesinde; “İstinaf yoluna yalnız sanık lehine başvurulmuşsa, yeniden verilen hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamaz.” şeklinde, temyiz kanun yolu açısından ise aynı Kanun’un 307. maddesinin beşinci fıkrasında; “Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 262. maddede gösterilen kimselerce temyiz edilmişse yeniden verilen hüküm önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamaz.” biçiminde düzenlemelere yer verilmiştir.

Kanundaki bu düzenlemelerden de anlaşılacağı üzere; yaptırımı ve sonuçlarını aleyhe değiştirme yasağının kapsamı yalnızca ceza miktarı ile sınırlı olacak, sanık veya onun lehine ilgililer tarafından istinaf ya da temyiz davası açıldığında, hem yasa yolu makamınca hükmün bozulmasından sonra yapılan yargılama aşamasında, hem de bölge adliye mahkemesi ceza dairesince ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak yeniden hüküm kurulması aşamasında belirlenen ceza ve sonuç, önceki hükümle belirlenen cezadan ve sonuçtan daha ağır olamayacaktır.

Gerek bölge adliye mahkemesi ceza dairesince ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak yeniden verilen hükümde, gerekse yasa yolu makamının bozma kararı üzerine yerel mahkemece kurulan hükümde, yaptırım ve sonuçları aleyhe değiştirme yasağına aykırılığın söz konusu olup olmadığı, önceki ve sonraki hükümlerde yer alan ceza ve yaptırımların tüm yönleri ile karşılaştırılması suretiyle belirlenecektir.

Ceza Genel Kurulunun 20.06.2006 tarihli ve 124-165 sayılı kararında; istinaf ve temyiz kanun yolları bakımından pozitif hukukumuzda yer alan “cezanın aleyhe değiştirilmemesi” ilkesinin, ceza muhakemesinin mutlak ve vazgeçilemez değerleri arasında yer alan ve evrensel hukukun benimsediği bir ilke olmadığı, kanunun düzenleniş biçimi ve amacı itibarıyla, asıl ceza yargılamasında verilen kararlara karşı kesin hükme kadar masumiyet karinesinden yararlanma hakkı bulunan sanığın istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurudan çekinmemesini temine yönelik bir prensip olduğu açıklanmıştır.

Belirtildiği üzere aleyhe değiştirme yasağı münhasıran cezalar ile ilgili ve sınırlı olup, fiilin nitelendirilmesinde ve suç adının belirlenmesinde geçerli değildir. Cezalar 5237 sayılı TCK’nın 45. maddesinde; hapis ve adli para cezaları olarak sayıldığından, cezalar arasında sayılmayan güvenlik tedbirleri ile diğer müesseselerin bu yasak kapsamda değerlendirilemeyeceği Ceza Genel Kurulunca duraksamasız olarak kabul edilmiştir.

Öte yandan, istinaf ya da temyiz kanun yoluna yalnızca sanık veya sanık lehine Cumhuriyet savcısı ya da CMK’nın 262. maddesi uyarınca sanığın eşi veya yasal temsilcisi tarafından başvurulması nedeniyle aleyhe değiştirme yasağı kuralı gereğince belirlenen ceza, sanığın sabit kabul edilen eyleminin karşılığı olan asıl ceza olmayıp CMK’nın 283 ve 307. maddelerinde belirtilen koşul ve kural gereği zorunlu olarak belirlenen ve infaz edilmesi gereken cezadır. Buradan hareketle, cezanın yasal sonuçlarının aleyhe değiştirme yasağı kuralınca zorunlu olarak belirlenen cezaya göre değil, hükmolunması gereken diğer bir anlatımla sabit olan suç için tespit edilen asıl cezaya göre belirlenmesi gerektiği sonucuna ulaşmak yanlış bir değerlendirme olmayacaktır.

Güvenlik Tedbirlerine Aleyhe Bozma Yasağı Uygulanamaz

(Y9CD-K.2021/1974)

A- Genel Olarak Aleyhe Bozma Yasağı

Öğretide “ ‘Lehe kanun yolu davası üzerine hükmü aleyhe değiştirmeme zorunluluğu’, “Aleyhe düzeltme yasağı’, ‘Aleyhe bozma yasağı’, ‘Aleyhe bozmama zorunluluğu’, ‘Yaptırımı ve sonuçlarını aleyhe kötüleştirememe yasağı’, ‘Yaptırımı ve sonuçlarını ağırlaştıramama kuralı” gibi değişik adlarla ifade edilen, uygulamada ise çoğunlukla ‘Aleyhe bozma yasağı’ olarak adlandırılan ilke; ‘Hükmün yalnızca sanık yararına temyiz edilmesi halinde, hükümde yaptırımın türü ve ağırlığı bakımından sonucu sanığın aleyhine ağırlaştırıcı, diğer bir deyişle, aleyhe sonuç verici düzeltmelerin yapılamaması veya kurulacak yeni hükümdeki cezanın, sanığın aleyhine olarak ilk hükümden daha ağır olamaması’ “ şeklinde tanımlanmaktadır. Söz konusu ilkenin konuluş amacı; hükmün aleyhine de bozulabileceğini düşünen sanığın, bazı davalarda istinaf ya da temyiz kanun yoluna başvurmaktan çekinmesinin önüne geçmek ve kanun yoluna başvurma hakkını daha özgürce ve etkin olarak kullanabilmesini sağlamaktır.

Aleyhe bozma yasağı; 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun temyiz (m.326/4) ve yargılamanın yenilenmesi (m.341/2) yasa yollarında benimsenmiş iken, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun istinaf (m.283), temyiz (m.307/5), kanun yararına bozma (m. 309/4-b) ve yargılamanın yenilenmesi (m.323/2) yasa yollarında benimsenmiştir. Ceza muhakemesi hukukumuzda bu maddeler dışında cezayı aleyhe değiştirme yasağını düzenleyen başka bir hüküm de bulunmamaktadır.

Uyuşmazlığın, temyiz yasa yolunda uygulanacak “Aleyhe bozma yasağı” kapsamına ilişkin olması nedeniyle, dairemizce sadece bu kapsamda inceleme yapılacaktır

B- Konuya ilişkin mevzuat hükümleri

1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan) “Davaya yeniden bakacak mahkemenin hak ve mecburiyetleri” başlıklı 326. maddesinin son fıkrasında “Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 291 inci maddede gösterilen kimseler tarafından temyiz edilmişse yeniden verilen hüküm, evvelki hükümle tayin edilmiş olan CEZADAN daha ağır olamaz” hükmü ile temyiz yasa yolunda aleyhe bozma yasağı düzenlenmiştir.

5271 sayılı CMK’nın “Davaya yeniden bakacak mahkemenin işlemleri” başlıklı 307. maddesinin 5. fıkrasında “Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 262 nci maddede gösterilen kimselerce temyiz edilmişse, yeniden verilen hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan CEZADAN daha ağır olamaz.” hükmüne yer verilerek temyiz yasa yolunda aleyhe bozma yasağı aynen korunmuştur.

Gerek 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan) 326. maddesinin son fıkrasındaki düzenleme, gerekse 5271 sayılı CMK’nın 307. maddesinin 5. fıkrasındaki düzenleme göz önüne alındığında; hükmün yalnızca sanık yararına temyiz edilmesi halinde söz konusu olan “Aleyhe Bozma Yasağı”nın, YALNIZCA “CEZALAR” AÇISINDAN SÖZ KONUSU OLABİLECEĞİ anlaşılmaktadır.

5237 sayılı TCK’da suç karşılığı olarak uygulanabilecek yaptırımlar, ceza ve güvenlik tedbirleri olmak üzere iki ayrı kategoride düzenlenmiştir. Nitekim Kanun’un 45. maddesinin gerekçesinde “Suç karşılığı olarak uygulanabilecek yaptırımlar, ceza ve güvenlik tedbirleri olarak belirlenmiştir” denilmek suretiyle bu ikili ayrıma açıkça işaret edilmiştir. TCK’nın sistematiği göz önüne alındığında “Yaptırımlar” başlıklı Üçüncü Kısım, Birinci Bölümünde “Cezalar”, İkinci Bölümde ise “Güvenlik Tedbirleri” sınırlı sayıda olmak üzere belirlenmiştir.

TCK’nın “Cezalar” başlıklı “Birinci Bölüm”ünde;

Madde 45 Cezalar
Madde 46 Hapis cezaları
Madde 47 Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası
Madde 48 Müebbet hapis cezası
Madde 49 Süreli hapis cezası
Madde 50 Kısa süreli hapis cezasına ilişkin seçenek yaptırımlar
Madde 51 Hapis cezasının ertelenmesi
Madde 52 Adli para cezası

düzenlenirken,

TCK’nın “Güvenlik Tedbirleri” başlıklı ‘‘İkinci Bölüm’‘ünde ise;

Madde 53 Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma
Madde 54 Eşya müsaderesi
Madde 55 Kazanç müsaderesi
Madde 56 Çocuklara özgü güvenlik tedbirleri
Madde 57 Akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirleri
Madde 58 Suçta tekerrür ve özel tehlikeli suçlular
Madde 59 Sınır dışı edilme
Madde 60 Tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbirleri düzenlenmiştir.

Türk Ceza Kanunu’nun “Cezalar” başlıklı 45. maddesinde “Suç karşılığında uygulanan yaptırım olarak CEZALAR, hapis ve adlî para cezalarıdır” denilmek suretiyle ceza hukuku sistematiğinde “Ceza” kavramının “Hapis ve adli para cezaları”nı içeren yaptırımları ifade edeceği açıkça düzenlenmiştir.

Bu açıklamalardan sonra;

Gerek 5271 sayılı CMK’nın 307/5 maddesindeki, gerekse mülga 1412 sayılı CMUK’nın 326/son maddesindeki düzenlemeler göz önüne alındığında; “Aleyhe Bozma Yasağı”nın, YALNIZCA CEZALAR AÇISINDAN SÖZ KONUSU OLABİLECEĞİ, GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN BU KAPSAMDA KABUL EDİLMESİNİN OLANAKLI OLMADIĞI anlaşılmaktadır.

Nitekim “Kanunun metnine sıkı sıkıya bağlı kalınarak, metinde kullanılan sözcüklerin anlamlarından hareketle o kanunun mantık ve deyim bakımından anlamını araştırarak kapsamını belirlemek” olarak tanımlanan “Deyimsel-Lafzi Yorum Yöntemi” de, “Bir hükmün anlamlandırılırken içinde bulunduğu kanunda düzenlendiği bölüme, diğer maddeler karşısındaki durumuna ve ilgili kanunun genel sistematiğine bakılarak yapılan yorum metodu” olarak tanımlanan “Sistematik Yorum” yöntemi de bizi bu sonuca götürmektedir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 10/03/2019 tarih ve 2008/2-241 Esas, 2009/57 Karar sayılı kararında da “Güvenlik tedbirleri yönünden kazanılmış hak ilkesinin de uygulanamayacağı nazara alınarak….” denilmek suretiyle güvenlik tedbirlerinin 1412 sayılı CMUK’nın 326/son maddesi kapsamında aleyhe bozma yasağına konu olmayacağı benimsenmiştir.

Yine Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 05/03/2013 tarih ve 2012/1-1547 E. 2013/83 K. sayılı kararında da “Ceza hukukunda genel anlamda kazanılmış hak kavramından bahsedilemeyeceği, yalnızca 1412 sayılı CMUK`nın 326. maddesinin son fıkrası uyarınca sınırlı biçimde uygulanabilecek bir “Cezayı aleyhe değiştirememe ilkesi” veya “Aleyhe düzeltme yasağı”nın söz konusu olduğunun kabulü gerekmektedir.” denilmek suretiyle “Aleyhe bozma yasağı”nın yorum yolu ile genişletilemeyeceği, maddedeki düzenleme çerçevesinde sınırlı olarak uygulanabileceği vurgulanmıştır.

Uyuşmazlık konusu olan TCK’nın 53/5. maddesinin, Kanunun “Güvenlik Tedbirleri” başlıklı İkinci Bölümde ve “Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma” başlığı altında düzenlenmesi nedeniyle bir güvenlik tedbiri olduğu hususunda herhangi bir kuşku bulunmamaktadır. Nitekim madde gerekçesinde “Maddenin beşinci fıkrasında, belli bir hak ve yetkinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen kasıtlı suçlar dolayısıyla mahkûmiyet hâlinde, mahkûm olunan cezanın infazından sonra da etkili olmak üzere bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına ayrıca hükmedilmesi öngörülmüştür. Bu durumda mahkemenin belli bir hak ve yetkiyle ilgili olarak vereceği yasaklama kararı bir güvenlik tedbiri niteliği taşımaktadır.” denilmek suretiyle bu husus açıkça vurgulanmıştır.

Bu halde; TCK’nın 53/5. maddesinde düzenlenen “Belli bir hak ve yetkinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen kasıtlı suçlar dolayısıyla bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına” dair yaptırım bir “Güvenlik tedbiri” niteliğinde olması nedeniyle 1412 sayılı CMK’nın 326/son maddesi kapsamında aleyhe bozma yasağına konu olmayacak, diğer bir ifade ile TCK’nın 53/5. maddesinin ilk hükümde uygulanmaması sanık yararına kazanılmış hak oluşturmayacaktır. Bunun doğal sonucu olarak da, belli bir hak ve yetkiyi kötüye kullanılmak suretiyle işlediği kasıtlı bir suçtan dolayı hakkında mahkumiyet kararı verilmekle birlikte TCK’nın 53/5. maddesi uyarınca kötüye kullanılan bu hak ve yetkinin kısıtlanmasına dair karar verilmeyen fail yönünden, mahkumiyet kararı kesinleştikten sonra hükmün infazı aşamasında söz konusu kısıtlama uygulanabilecektir.

Burada akla gelen temel sorunlardan birisi de; TCK’nın 53/5. maddesindeki “Belirli hak ve yetkinin kullanılmasının kısıtlanması”na dair güvenlik tedbirine hükümde yer verilmemiş olması durumunda, -1412 sayılı CMUK’nın 326/son maddesi kapsamında kazanılmış hakka konu olamayacağından- infaz aşamasında herhangi bir yargısal karara gerek olmaksızın mahkumiyetin doğal sonucu olması nedeniyle otomatik olarak mı uygulanacağı yoksa mahkemesinden karar mı alınacağı, mahkemesinden karar alınacaksa kararın evrak üzerinde mi yoksa duruşmalı olarak mı verileceği noktasında düğümlenmektedir.

TCK’nın 53/1. maddesindeki hak yoksunluklarına ilişkin olarak Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 19/03/2013 tarih ve 2012/2-1500 E., 2013/95 K., sayılı kararında yerleşmiş yargısal kararlarda vurgulandığı gibi, “Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma” başlığı altında yeni sistemde güvenlik tedbiri olarak TCK’nun 53. maddesinde düzenlenmiş bulunan, mahkûmiyetin kanuni ve doğal sonucu olan bu hak mahrumiyetleri, kararda gösterilmemiş olsa bile kazanılmış hakka konu olmayacak, bir başka anlatımla aleyhe bozma yasağı kapsamında değerlendirilemeyecektir.

“…mahkûmiyetin kanuni sonucu olması ve kazanılmış hakka konu olmaması nedeniyle infaz aşamasında her zaman gözetilmesi gerektiğinden yalnız başına bozma nedeni olarak değerlendirilmemekte ve uygulamada eksikliğe işaret edilmekle yetinilmektedir. Ancak, hükmün bir başka nedenle bozulması halinde bu hususun da bozma nedenlerine ekleneceğinde tereddüt bulunmamaktadır” denilmektedir. Gerçekten de TCK’nın 53/1. maddesindeki hak yoksunlukları kasıtlı suçtan dolayı verilen hapis cezasının yasal sonucu olup, hükmün kesinleşmesiyle başlamakta, hapis cezasının infazının tamamlanmasıyla herhangi bir yargı kararına gerek olmaksızın kendiliğinden ortadan kalkmaktadır. Hakimin süre konusunda herhangi bir takdir hakkı bulunmamaktadır.

TCK’nın 53/5. maddesinde ise;

“[5] Birinci fıkrada sayılan hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde, ayrıca, cezanın infazından sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Bu hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla sadece adlî para cezasına mahkûmiyet hâlinde, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Hükmün kesinleşmesiyle icraya konan yasaklama ile ilgili süre, adlî para cezasının tamamen infazından itibaren işlemeye başlar.” hükmüne yer verilmiştir.

Maddede; hapis cezasına mahkumiyet halinde hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar, adli para cezasına mahkumiyet halinde ise hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir katına kadar olmak üzere kötüye kullanılan hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verileceği öngörülmüş, yasaklılık süresinin belirlenmesi açısından hakime takdir hakkı tanınmıştır.

TCK’nın 53/5. maddesinde yasaklılık süresinin belirlenmesi açısından hakimin takdir hakkının bulunması göz önüne alındığında, hükmün infazı aşamasında TCK’nın 53/1. maddesindeki hak yoksunlukları gibi- herhangi bir yargısal karara gerek olmaksızın otomatik olarak uygulanma durumu söz konusu olmayacaktır. Eş deyişle kötüye kullanılan hak ve yetkinin kullanılmasının ne kadar süre ile yasaklandığına dair mahkemesinden karar almak zorunludur.

Mahkemenin böyle bir kararı evrak üzerinden mi yoksa duruşmalı olarak mı vereceği hususuna gelince;

5271 sayılı CMK’nın 223/1. maddesinde; “[1]Duruşmanın sona erdiği açıklandıktan sonra hüküm verilir. Beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı, hükümdür.” denilmek suretiyle güvenlik tedbirine hükmedilmesine ilişkin kararların hüküm niteliğinde olduğu, hükmün de ancak duruşmalı olarak verilebileceği düzenlenmiştir.

Nitekim CMK’nın 223/6. maddesindeki “[6] Yüklenen suçu işlediğinin sabit olması halinde, belli bir cezaya mahkûmiyet yerine veya mahkûmiyetin yanı sıra güvenlik tedbirine hükmolunur” şeklindeki düzenleme de güvenlik tedbirine ancak duruşmalı olarak yapılan yargılama sonucunda karar verilebileceğini göstermektedir.

IV-SONUÇ OLARAK;

Gerek 5271 sayılı CMK’nın 307/5. maddesindeki düzenleme, gerekse mülga 1412 sayılı CMUK’nın 326/son maddesindeki açık düzenlemelerden de anlaşılacağı üzere; “Aleyhe Bozma Yasağı”nın, YALNIZCA CEZALAR AÇISINDAN SÖZ KONUSU OLABİLECEĞİ, GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN BU KAPSAMDA KABUL EDİLMESİNİN OLANAKLI OLMADIĞI, TCK’nın 53/5. maddesinde öngörülen “Kötüye kullanılan hak ve yetkinin kullanılmasının belirli bir süre için yasaklanması” yaptırımının -Bir güvenlik tedbiri olması nedeniyle- kararda gösterilmemiş olsa bile kazanılmış hakka konu olamayacağı, bir başka anlatımla aleyhe bozma yasağı kapsamında değerlendirilemeyeceği,

Mahkûmiyetin kanuni sonucu olması ve kazanılmış hakka konu olmaması nedeniyle infaz aşamasında her zaman gözetilmesi gerektiği, bu hususun tek başına bozma nedeni olarak değerlendirilemeyeceği, mahkumiyet hükmünün onanması halinde bu eksikliğe işaret edilmekle yetinilmesi, ancak mahkumiyet hükmünün bir başka nedenle bozulması halinde bu hususun da bozma nedenlerine eklenmesi gerekeceği kabul edilmiştir.

Not: Karar, Yargıtay Ceza Ceza Genel kurulundadır.

Belli Hak ve Yetkilerin Kullanılmasının Yasaklanması (TCK 53/5) ve Aleyhe Bozma Yasağı

(CGK-K.2021/379)

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun yerleşmiş kararlarında vurgulandığı gibi, “Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma” başlığı altında güvenlik tedbiri olarak TCK’nın 53/1. maddesinde düzenlenmiş bulunan, mahkûmiyetin kanuni ve doğal sonucu olan bu hak yoksunlukları kararda gösterilmemiş olsa bile aleyhe bozma yasağı kapsamında değerlendirilemeyecektir.

TCK’nın 53/5. maddesinde düzenlenen “Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma” başlığı altında düzenlenen hak yoksunluğu, güvenlik tedbirlerine ilişkin bölümde yer alsa da hükümlülüğün yasal sonucu olmayıp madde gerekçesinde de belirtildiği üzere cezanın infazından sonra etkili olmak üzere bu hak ve yetkinin kullanılmasından yasaklanmasına ayrıca hükmedilmesi öngörüldüğünden söz konusu fıkranın uygulanabilmesi için hükümde ayrıca gösterilmesi gerektiği kabul edilmelidir.

Nitekim Ceza Genel Kurulunun 20.09.2011 tarihli ve 104-183 sayılı kararında da TCK’nın 53/5. maddesinde düzenlenen hak yoksunluğunun mahkûmiyetin kanuni ve doğal sonucu olmayıp aleyhe bozma yasağı kapsamında kaldığı sonuca ulaşılmıştır.

Her ne kadar TCK’nın 53. maddesinin beşinci fıkrasında “Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma” başlığı altında düzenlenen hak yoksunluğu, güvenlik tedbirlerine ilişkin bölümde yer almış ise de; bu fıkrada düzenlenen hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasının aynı maddenin birinci fıkrasında düzenlenen hak yoksunluklarından farklı olup aynı hüküm ve sonucu doğurmaması, TCK’nın 53. maddesinin beşinci fıkrasının mahkûmiyetin yasal sonucu olmaması, birinci fıkrada “yoksun bırakılır” ifadesine yer verilirken beşinci fıkrada açıkça “yasaklanmasından” söz edilmesi, birinci fıkrada düzenlenen hak yoksunlukları yalnızca hapis cezasının yasal sonucuyken, beşinci fıkradaki yasaklamanın hem hapis hem de adli para cezası açısından söz konusu olması, birinci fıkrada hâkimin süre konusunda herhangi bir takdir hakkı bulunmazken, beşinci fıkrada yasaklılık süresinin belirlenmesinin hâkimin takdirine bağlı olması, birinci fıkradaki yoksunluk hükmün kesinleşmesi ile başlarken, beşinci fıkradaki yasaklılığın cezanın infaz edilmesinden itibaren başlayacak olması, birinci fıkradaki hak yoksunlukları tüm kasıtlı suçlar için söz konusu iken, beşinci fıkradaki hak yoksunluğunun yalnızca birinci fıkrada gösterilen hak ve yetkinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen kasıtlı suçlar açısından söz konusu olması ve anılan fıkrada düzenlenen hak yoksunluğunun ancak kötüye kullanılan hak ve yetkiyle ilgili olarak verilmesinin gerekmesi, mahkûmiyetin yasal sonucu olmaması nedeniyle hâkimin beşinci fıkrada düzenlenen hak yoksunluklarına hükmedildiğini kararında ayrıca göstermesi ve hükmedilen yoksunlukların süresinin de belirlemesi gerektiğinin anılan maddenin gerekçesinde belirtilmesi hususları birlikte değerlendirildiğinde; TCK’nın 53. maddesinin beşinci fıkrasının aynı maddenin birinci fıkrası gibi hükümlülüğün yasal sonucu olmayıp cezanın infazından sonra etkili olmak üzere bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına ayrıca hükmedilmesi gerektiği anlaşılmakla, TCK’nın 53. maddesinin beşinci fıkrası uyarınca uygulanan güvenlik tedbirinin aleyhe bozma yasağına konu olacağı kabul edilmelidir.

Hapis Cezasının Ertelenmesi, Kazanılmış Hak ve Aleyhe Bozma Yasağı

(CGK-K.2018/135)

Buna göre, iki yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm edilenlerin cezasının ertelenebileceği, fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş olanlar bakımından ise bu sürenin üst sınırının üç yıl olduğu belirtilmiş, ancak erteleme kararının verilebilmesi,

1- Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına mahkûm edilmemiş olması,

2- Suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık dolayısıyla tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin oluşması, Şartlarına bağlanmıştır.

Bu şartların birlikte gerçekleşmesi gerekmekle birlikte, daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına mahkûmiyet, hapis cezasının ertelenmesine kanuni engel oluşturmaktadır. Bu durumda ayrıca kişinin suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık dolayısıyla tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin oluşması şartının değerlendirilmesine gerek olmayacaktır. Birinci şartın gerçekleştiği hâllerde ise, cezanın ertelenmesine karar verilebilmesi için kişinin suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık dolayısıyla tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin oluşması gerekmektedir. Anılan kanun maddesi uyarınca, yalnızca hapis cezalarının ertelenmesi mümkün olup hapis cezasından çevrilen veya doğrudan verilen adli para cezalarının ertelenmesi imkânı bulunmamaktadır.

765 sayılı TCK’nda “bir koşullu af” olarak düzenlenmiş bulunan, “hapis cezasının ertelenmesi” müessesesi, 5237 sayılı TCK’nun 51. maddesinde, “hapis cezasının sakıncalarını gidermeye yönelik kurumlar arasında” ve “bir ceza infaz kurumu” olarak öngörülmüştür. Buna göre, cezası ertelenen kişi, belirlenen denetim süresini yükümlülüklere uygun veya iyi hâlli olarak geçirdiği takdirde cezasını infaz etmiş sayılacak, ancak denetim süresi içinde kasıtlı bir suç işlemesi veya kendisine yüklenen yükümlülüklere hâkim uyarısına rağmen uymamakta ısrar etmesi hâlinde; ertelenen cezanın kısmen veya tamamen infaz kurumunda çektirilmesine karar verilecektir.

Dolayısıyla 5237 sayılı TCK’ndaki düzenlemeye göre, erteleme bir güvenlik tedbiri olmadığı gibi ceza da değildir. Bununla birlikte, infaz hukukundan daha çok maddi hukuka ait bir müessese olduğu görülmektedir. Nitekim, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 98 ve devamı maddeleri uyarınca erteleme ile ilgili olarak infaz aşamasında karar alınması mümkün değildir. Bu nedenlerle aynen tekerrürde olduğu gibi, hükümde yer alan ve “hapis cezasının ertelenmesine” ilişkin olan kısmın da aleyhe değiştirme yasağına konu teşkil edeceğinin kabul edilmesi gerekir.

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması ve Aleyhe Bozma Yasağı

(CGK-K.2016/42)

Bu bağlamda Ceza Genel Kurulunun 19.02.2008 gün ve 346-25, 03.02.2009 gün ve 250-13 ile 29.09.2009 gün ve 130-213 sayılı kararları başta olmak üzere birçok kararında da açıkça belirtildiği gibi, şartlı bir düşme nedeni oluşturan hükmün açıklanmasının geri bırakılması, objektif şartların (mahkûmiyet, suç niteliği ve ceza miktarı, daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmama, zararın giderilmesi) varlığı halinde, 6008 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikten önce re’sen, bu değişiklikten sonra ise sanığın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğine dair bir beyanının olmaması halinde mahkemece diğer kişiselleştirme hükümleri olan seçenek yaptırımlara çevirme ve ertelemeden önce değerlendirilmesi gerekmektedir.

“Cezayı aleyhe değiştirememe” kuralı ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması ile ilgili bu genel açıklamalardan sonra açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükmün açıklanması üzerinde durulması gerekmektedir.

5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinin 11. fıkrası; “Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme hükmü açıklar. Ancak mahkeme, kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getiremeyen sanığın durumunu değerlendirerek; cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşullarının varlığı halinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkûmiyet hükmü kurabilir” hükmünü taşımaktadır.

Görüldüğü üzere açıklanması geri bırakılan hükmün açıklanabilmesi için iki halden birinin gerçekleşmiş olması gerekmektedir. Buna göre, sanığın denetim süresi içerisinde kasten yeni bir suç işlemesi veya mahkemece kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getirmemesi/getirememesi halinde hüküm açıklanacaktır. Denetim süresi içinde kasıtlı bir suçtan mahkûm olunması durumunda hüküm açıklanabilmesi için bu ikinci suçun denetim süresi içerisinde işlenmesi ve kasıtlı bir suç olması yeterlidir. Deneme süresi çerisinde işlenen ikinci suçun bu süre içerisinde kesinleşmesi gibi bir zorunluluğa madde metninde yer verilmemiştir. Ancak mahkeme sanığın denetim süresi içerisinde işlediği kasıtlı suçtan verilen mahkûmiyet kararının kesinleşmesinden sonra hükmü açıklayabilecektir. İkinci suçun doğrudan ya da olası kastla işlenmesinin bir önemi yoktur. İkinci suçun şikâyete bağlı veya re’sen soruşturulan bir suç olması da sonuca etkili değildir. Yine ikinci suçtan mahkûmiyetin adli para cezası ya da hapis cezası olması yanında TCK’nun 50. maddesindeki seçenek yaptırımlara çevrilmiş olmasının da önemi olmadığı gibi kesin nitelikte olmasının da bir önemi yoktur. Kanun koyucu ikinci suçun kasıtlı bir suç olmasını yeterli görmüş, ikinci suçtan verilecek mahkûmiyet hükmünün niteliği konusunda bir sınırlama getirmemiştir. İkinci suçun taksirle işlenmesi durumunda ise, bilinçli taksir de olsa hüküm açıklanamayacaktır.

Öte yandan, 5271 sayılı CMK’nun 230 ve 232. maddeleri uyarınca, sanığın denetim süresi içerisinde kasten yeni bir suç işlemesi veya mahkemece kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getirmemesi/getirememesi halinde mahkemece açıklanacak hükümde, “223. maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, tayin olunan ceza miktarının ve kanun yollarına başvurmanın mümkün olup olmadığının” hiçbir tereddüte yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmeli, öncelikle denetime imkân verecek şekilde, diğer taraftan kesinleştiğinde başka bir kararın varlığını gerektirmeden infaza esas alınabilecek nitelikte bir hüküm kurmalı, açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükme atıf yaparak yetinilmemelidir.

5271 sayılı CMK’nun 231/11. madde ve fıkrasında, açıklanması geri bırakılan hükmü ne şekilde açıklanacağı, hükümde değişiklik yapılıp yapılamayacağı hususuna da yer verilmiştir. Buna göre, mahkemenin, sanığın denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere bilerek aykırı davranması halinde hükmü aynen açıklamakla yükümlü olduğu, kendisine yüklenen yükümlülükleri elinde olmayan sebeplerle yerine getiremeyen sanığın ise durumunu değerlendirerek, cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşulların varlığı halinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar verebileceği anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümü için daha önce verilen hükmün aleyhe temyiz edilmemesi nedeniyle yeniden verilen hükümde ceza miktarı ve türü itibariyle “cezayı aleyhe değiştirememe” kuralı uygulanması gereken sanık hakkında hükmün açıklanmasına karar verilmesi ve sonrasında denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere bilerek aykırı davranması halinde uygulamanın ne şekilde yapılması gerektiği üzerinde durulmalıdır.

Kurulan hükmün hukuki sonuç doğurmamasını ifade eden hükmün açıklanmasının geri bırakılması müessesesinin ve sanık lehine hükmün temyiz edilmesi durumunda daha sonra kurulacak hüküm ya da hükümlerdeki cezanın sanığın aleyhine olarak ilk hükümden daha ağır olmamasını ifade eden “cezayı aleyhe değiştirememe” kuralının sanık lehine getirilen düzenlemeler olduğu açıktır. İlk hüküm aleyhe temyiz edilmemesi nedeniyle daha sonra kurulacak hükümlerde “cezayı aleyhe değiştirememe” ilkesi gözetilmesi gereken sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması müessesesi uygulandığı takdirde anılan kuralın uygulanamayacağına ilişkin yasal bir düzenleme mevcut değildir. Yine, kendisine sunulan fırsatı değerlendiremeyerek denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere bilerek aykırı davranması nedeniyle 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinin 11. fıkrası gereğince hükmün aynen açıklanması gerektiğinden bahisle “cezayı aleyhe değiştirememe” kuralının uygulanmaması gerektiğine dair sanığın aleyhine çıkarımda bulunmak da mümkün değildir. Ayrıca, ilk hükümdeki kısa süreli hapis cezasının seçenek yaptırımlara çevrilmesi hatalı bir uygulamaya dayanmamakta ise, açıklanması geri bırakılan hükmün açıklanması sırasında ilk hükümdeki seçenek yaptırımların “aleyhe değiştirme yasağı” ilkesi gereğince gözetilmesi, atıfetin genişletilmesi olarak da nitelendirilemez. O halde “cezayı aleyhe bozma, düzeltme ve değiştirme yasağı”nın konusunun zorunlu olarak infaz edilebilecek sonuç ceza olduğu göz önüne alınarak, sanığın denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere bilerek aykırı davranması hallerinde açıklanması geri bırakılan hüküm aynen açıklanmalı, ancak hükmün son kısmına “cezayı aleyhe değiştirememe” kuralı gereğince ilk hükümdeki miktar üzerinden infazın yerine getirilmesi gerektiği şerhi düşülmelidir. Böylece hükmün aynen kurulması nedeniyle CMK’nun 231/11. maddesine ve infazın ilk hükümdeki ceza üzerinden yapılmasına ilişkin hükmün sonuna eklenecek şerh ile de 1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 326/4. (5271 sayılı CMK’nun 307/4.) maddesine aykırı hareket edilmemiş olacaktır. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Kısa süreli hapis cezası adli para cezasına çevrilerek verilen ilk hükmün yalnız sanık müdafii tarafından temyiz edilip Özel Dairece lehe bozulmasından sonra, 10 ay hapis ve 375 Lira adli para cezası şeklindeki açıklanması geri bırakılan ikinci hükmün, sanığın, denetim süresi içinde kasıtlı suç işlemesi nedeniyle CMK’nun 231/11. maddesi uyarınca açıklanması sırasında “cezayı aleyhe değiştirme” yasağı gözetilerek infazın ilk hükümdeki adli para cezası üzerinden yapılması gerektiği belirtilmeden sanığın hapis cezası ile mahkûmiyetine karar verilmesinde ve Özel Dairece de bu hükmün onanmasında isabet bulunmamaktadır.

Kazanılmış Hakkın Korunması İlkesi

(Y6CD-K.2021/13786)

Sanık hakkında Dairemizin bozma ilamı öncesi 02.06.2015 tarihinde verilen hükümde hapis cezasının adli para cezasına çevrildiği ve aleyhe temyiz bulunmadığı halde CMUK’un 326/son maddesi uyarınca kazanılmış hakkının korunması gerektiğinin gözetilmemesi,

Bozmayı gerektirmiş, sanığın temyiz itirazı bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenle tebliğnameye uygun olarak BOZULMASINA, bozma nedeni yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 5320 sayılı Yasa’nın 8/1. maddesi yollamasıyla 1412 sayılı CMUK’un 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, hüküm fıkrasına “sanığın 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına” fıkrasından sonra gelmek üzere “CMUK’un 326/son maddesi uyarınca kazanılmış hak nedeniyle, sanığın 7.300 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına’’ cümlesinin yazılması suretiyle, diğer yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA 20.09.2021 gününde oy birliğiyle karar verildi.

Tekerrür Halinde Aleyhe Bozma Yasağı Uygulanır

(CGK-K.2016/2109)

Tekerrüre esas hükümlülüğü bulunan sanık hakkında, koşulları oluştuğu halde TCK’nun 58. maddesinin uygulanmaması ve aleyhe temyiz bulunmaması durumunda, bu hususunun diğer bozma nedenlerine eklenmesi mi yoksa eleştiri konusu mu yapılması gerektiği tartışılmalıdır.

Uyuşmazlık konusu olan tekerrür, 765 sayılı TCK’nda cezanın artırım nedeni olarak öngörülmüş iken, yeni sistemde koşullu salıverilme süresini de etkileyecek şekilde bir infaz rejimi olarak düzenlenmiştir.

5237 sayılı TCK’nun 58. maddesi uyarınca önceden işlenen suçtan dolayı verilen hükmün kesinleşmesinden sonra yeni bir suçun işlenmesi halinde, sanık hakkında tekerrür hükümleri uygulanacaktır. Tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi için önceki hükmün kesinleşmesi ve ikinci suçun kesinleşmeden sonra işlenmesi yeterli olup, cezanın infaz edilmiş olmasına gerek bulunmamaktadır. Ancak kanun koyucu tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi için önceki cezanın infaz edilmesi şartını aramadığı halde, infazdan sonra belirli bir sürenin geçmesi halinde tekerrür hükümlerinin uygulanmayacağını hüküm altına almıştır. Buna göre, beş yıldan fazla süreyle hapis cezasına mahkûmiyet halinde cezanın infaz edildiği tarihten itibaren beş yıl, beş yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezasına mahkûmiyet halinde ise cezanın infaz tarihinden itibaren üç yıl geçmekle tekerrür hükümleri uygulanmayacaktır.

5237 sayılı TCK’nun 58. maddesi uyarınca kişinin mükerrir sayılması için ilk hükmün kesinleşmesinden sonra ikinci suçun işlenmesi yeterli olup, ilk suçun 1 Haziran 2005 tarihinden önce veya sonra işlenmesinin mükerrirlik açısından herhangi bir önemi bulunmamaktadır.

Tekerrür hükümlerinin uygulanmasına karar verilmesinin sonucu olarak; mükerrir sanık hakkında, sonraki suç nedeniyle kanun maddesinde seçimlik ceza olarak hapis veya adli para cezası öngörülmüşse hapis cezasına hükmolunması, hükmolunan cezanın mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesi ve hükümlü hakkında cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanması gerekmektedir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun istikrar bulunan ve süregelen kararlarında; adli sicil kaydında tekerrüre esas hükümlülüğü bulunan sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünde, tekerrür hükümlerinin uygulanmasına karar verilmemiş olması ve aleyhe yönelen temyizin de bulunmaması durumunda “aleyhe değiştirmeme” ilkesinin gözetilmesi gerektiği kabul edilmiştir.

Hükmün bozulmasını gerektiren başka bir nedenin bulunması halinde de, şartlarının oluşmasına karşın sanık hakkında tekerrür hükümlerinin uygulanmaması ve aleyhe yönelen temyizin bulunmaması durumunda, bu husus bozma nedenlerine eklenmemeli ve eleştiri ile yetinilmelidir. Zira bu halde, önceki hükmün sadece sanık lehine temyiz edilmiş olması nedeniyle, tespit edilen bu tür bir hukuka aykırılığın bozma üzerine verilecek hükümde 1412 sayılı CMUK’nun 326/son maddesi gözetildiğinde giderilmesi imkanı bulunmamaktadır. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 15.04.2014 gün ve 323-181 sayılı kararında da bu husus vurgulanmıştır.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Yerel mahkemece, tekerrüre esas hükümlülüğü bulunan sanık hakkında resmi belgede sahtecilik suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünde, koşulları oluştuğu halde TCK’nun 58. maddesi uygulanmamış ise de; hükmün yalnız sanık tarafından temyiz edilmiş olması göz önüne alındığında, Özel Dairece bu hususun aleyhe temyiz olmaması nedeniyle eleştiri konusu yapılması yerinde olduğundan, haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.

Suç Vasfının (Niteliğinin) Değişmesi ve Aleyhe Bozma Yasağı

(CGK-K.2019/671)

Temyiz nedenini oluşturacak hukuka aykırılıklar CMUK’nın 307 ve 308. maddelerinde gösterilmiştir. CMUK’nın 307. maddesinin 1. fıkrasında, “Temyiz ancak hükmün kanuna muhalif olması sebebine müstenit olur” denildikten sonra 2. fıkrasında, “Hukuki bir kaidenin tatbik edilmemesi yahut yanlış tatbik edilmesini” kanuna muhalefet olarak belirtilmiş, 308. maddesinde ise sekiz bent hâlinde gösterilen hususlarda kanuna “mutlak muhalefet” edilmiş sayılacağı kabul edilmiştir.

Bu maddelere göre, Yargıtay temyiz nedenleriyle bağlı olmaksızın, temyiz dilekçesinde ileri sürülsün veya sürülmesin son karara etkili olan tüm hukuka aykırılıkları kendiliğinden inceleyip hükmü bozabilecektir. Yargıtayca yapılacak denetimde, mevcut delillerin yerel mahkemece yanlış değerlendirildiği ve bu nedenle somut olaya ilişkin hukuki nitelendirmenin yanlış yapıldığı sonucuna varılırsa, karar esastan bozulmakla birlikte, uygulanması gereken hukuki kurallar da gösterilmelidir. Lehe temyiz davasında ise, suç niteliğinin belirlenmesinde yanılgıya düşüldüğü belirlenirse, cezanın tür ve miktarı yönünden önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamayacağı şartı ile kanuna aykırı olan hükmün bozulmasına karar verilmeli, suç niteliği dışındaki sair hâllerde ise, yol göstermek ve uygulamada birliği sağlamak amacıyla eleştiri ile yetinilerek, aleyhe temyiz olmadığı vurgulanmak suretiyle hüküm onanmalıdır.

Buna göre eleştiri, temyiz mahkemesince aleyhe temyiz bulunmaması veya sonuca etkili olmaması nedeniyle mutlak bozma sebebi teşkil etmeyen bir hukuka aykırılığa, uyarıcı ve yol gösterici nitelikte işaret edilmesi olup, kural olarak “onama” kararlarında söz konusudur. Hükmün sanık lehine belirlenen hukuka aykırılıklar veya zorunluluklar nedeniyle bozulması durumunda sanığın aleyhine tespit edilen hukuka aykırılıklar da bozma sebebi yapılmalı ve hükmün lehe aleyhe bozulmasına karar verilmelidir. Aksi takdirde sanığın; önceki yanılgılı uygulama nedeniyle ortaya çıkan hafif sonuç cezadan, ikinci kez mahkûmiyetin sonuçlarını da kapsayacak şekilde yararlandırılmasını sağlayacak, sanığa daha önce bir kez tanınmış olan atıfet genişletilmek suretiyle, hakkaniyete aykırı sonuçların doğmasına, adalet ve eşitlik ilkelerinin zedelenmesine yol açılmış olacaktır. Kanunun açık düzenlemesinden de anlaşılacağı üzere; aleyhe değiştirme yasağının kapsamı yalnızca ceza ve yaptırım miktarı ile sınırlı olacaktır. Sanık veya onun lehine ilgililer tarafından temyiz davası açıldığı durumda kanun koyucu suçun niteliği veya adı yönünden sanık yararına kazanılmış bir hak tanımamıştır. Yargıtayca suç niteliğinde yanılgıya düşüldüğü saptandığında aleyhe temyiz bulunmasa bile, cezanın tür ve miktarı yönünden kazanılmış hak saklı kalmak şartıyla hükmün bozulmasına karar verilecektir. Aksinin kabulü hukuk kuralları ile kanuni düzenlemelerin ülke genelinde farklı uygulanmasına yol açar ki, bu durum eşitlik, adalet ve hakkaniyet ilkelerine aykırılık oluşturacaktır. Zira aynı eylem nedeniyle farklı mahkemelerde yargılanan sanıklardan, suçunun hukuki niteliği doğru olarak belirlenen sanığın mahkûmiyeti ile zamanaşımı, süreli veya süresiz olarak bir kamu görevini üstlenmekten yoksun bırakılma, seçme ve seçilme hakkının kaybı gibi hak yoksunluklarının yanında, muhtemel bir genel veya özellikle de özel af karşısında farklı sonuçlarla karşılaşmasına rağmen, suç vasfı hatalı olarak belirlenen sanığın, açıklanan sonuçlarla karşılaşmaması söz konusu olabilir ki, bu durum eşitlik ilkesi ile hak ve adalet duygusuna da uygun değildir. O hâlde, lehe temyiz davası üzerine suç vasfının saptanmasında hataya düşüldüğünün belirlenmesi hâlinde cezanın tür ve miktarı yönünden kazanılmış hak saklı tutularak hükmün bozulmasına karar verilmelidir.

Aleyhe Değiştirme Yasağı Kuralı İKİ KERE Uygulanmaz

(CGK-K.2015/408)

TCK’nun 50/3. maddesinde seçenek yaptırımlara çevirmenin zorunlu olduğu haller düzenlenmiş olup, buna göre daha önce hapis cezasına mahkum edilmemiş olmak kaydıyla, mahkum olunan otuz gün ve daha az süreli hapis cezası ile suç tarihinde onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş bulunanların mahkum olduğu kısa süreli hapis cezasının seçenek yaptırımlardan birine çevrilmesi zorunludur. Burada hakime takdir hakkı tanınmamış olup, şartların oluşması halinde fıkrada belirtilen sürelerdeki hapis cezalarını maddenin birinci fıkrasında sayılan seçenek yaptırımlardan birine çevrilmesi zorunlu kılınmıştır. Kanun koyucu seçenek yaptırımlara çevirme noktasında bir sınırlama getirmemiş, hapis cezasının birinci fıkrada belirtilen seçenek yaptırımlardan herhangi birine çevrileceğini belirtmiş, nitekim madde gerekçesinde; “bu hâllerde, mahkeme kısa süreli hapis cezasını adli para cezasına veya diğer seçenek tedbirlerden birine çevirecektir” denilmek suretiyle kısa süreli hapis cezasının para cezası dahil seçenek yaptırımlardan birine çevrilebileceği açıkça hükme bağlanmıştır.

Özel Dairenin eleştirisi göz önünde bulundurularak, sanığın eylemine uyan ve suç tarihi itibarıyla yürürlükte olan TCK’nun 142/1-b maddesi uyarınca cezalandırılmasına karar verilmesi halinde, sanık hakkında uygulanacak ceza, 142/1-b, 31/3 ve 62. maddeleri uyarınca, bir yıl bir ay on gün hapis cezası olacaktır. Bu cezanın anılan kanunun 49/2. maddesi uyarınca kısa süreli hapis cezası olmaması nedeniyle sanık hakkında Kanunun 50. maddesinde öngörülen seçenek yaptırımların uygulanamayacağı açıktır. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 17.11.1998 gün ve 282-348, 23.03.2004 gün ve 41-70 ile 04.03.2008 gün ve 47-43 sayılı kararlarında ayrıntılı olarak açıklandığı üzere; lehe kanun yolu davası üzerine aleyhe değiştirememe kuralı uyarınca hakkında ağır sonuç ceza uygulanmayan, diğer bir deyişle bu kuraldan yararlanmış olan bir sanığın, önceki yanılgılı uygulama nedeniyle ortaya çıkan hafif sonuç cezadan ötürü ikinci kez avantajlı bir uygulamadan yararlandırılması adalet ve hakkaniyet ilkeleriyle bağdaşmaz.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Sanık hakkında sonuç olarak hükmedilen hürriyeti bağlayıcı cezanın, yanılgılı uygulama sonucunda bir yılın altında onbir ay yirmi gün hapis olarak belirlenmiş olması karşısında, bu yanılgılı uygulama nedeniyle ortaya çıkan hafif sonuç cezadan dolayı, sanığa bir kez tanınan atıfetin genişletilmek suretiyle hakkaniyete aykırı olarak adalet ve eşitlik ilkelerini zedeleyecek şekilde sonuç doğuracak biçimde, özgürlüğü bağlayıcı cezanın TCK’nun 50/3. maddesi uyarınca, aynı maddenin 1. fıkrasındaki seçenek yaptırımlardan birisine çevrilmesine kanunen imkan bulunmamaktadır.

TCK 50’deki Güvenlik Tedbirleri Aleyhe Bozma Yasağı Kapsamındadır

(CGK-K.2015/65)

Ceza kanunumuzda suç karşılığı olarak uygulanabilecek yaptırımlar, ceza ve güvenlik tedbirleri olarak belirlenmiştir. TCK’nın 45. maddesinin madde metni ve gerekçesinde açıkça belirtildiği üzere ceza olarak sadece hapis ve adli para cezası öngörülmüştür. Şu halde adli para cezası dışındaki diğer seçenek yaptırımların her biri aynı nitelikte olmamakla birlikte “güvenlik tedbiri” olduğu kabul edilmelidir. Nitekim 5352 sayılı Adlî Sicil Kanunu’nun 4/1-d. maddesinde açıkça adli para cezası dışındaki seçenek yaptırımların “güvenlik tedbiri” niteliğinde olduğu belirtilmiştir. Ayrıca bu yaptırımların infaz sürecinde değiştirilebilir olmaları da güvenlik tedbiri olarak nitelendirilmelerine uygundur.

Ancak TCK’nın 50. maddesindeki seçenek yaptırım olarak öngörülen güvenlik tedbirleri ile TCK’nın “güvenlik tedbirleri” başlıklı 2. Bölümünde 53-60. maddeler arasında düzenlenen klasik güvenlik tedbirleri arasında bir fark bulunduğu da bir gerçektir. Güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesi için kusurun tespit edilmesine gerek yokken seçenek yaptırım olan güvenlik tedbirleri ancak kusurlu bulunan kişi hakkında uygulanabilmektedir. Bu bakımdan TCK’nın 50. maddesindeki seçenek yaptırım niteliğindeki güvenlik tedbirleri kısa süreli hapis cezasının yerine uygulanmaktadır (ikame sistemi). Mahkemece hapis cezası yerine seçenek yaptırım olarak “tedbir”e hükmedilmesi halinde faile ayrıca ceza verilemeyecektir. TCK’nın 50/5. maddesi hükmü uyarınca da uygulamada asıl mahkûmiyet, bu madde hükümlerine göre çevrilen adlî para cezası veya tedbir olacaktır.

Aleyhe değiştirme yasağı münhasıran “cezalar” ile ilgili ve sınırlı olup TCK’nın 50. maddesindeki “güvenlik tedbiri” niteliğindeki seçenek yaptırımların yasak kapsamda değerlendirilemeyeceği ileri sürülebilir ise de; aleyhe değiştirme yasağının amacı, sanık veya sanık lehine kanun yoluna başvuran kişilerin, aleyhe bir sonuç ile karşılaşacakları korkusu yaşamaksızın kanun yollarına başvurmalarını temin etmek olup aleyhe temyiz bulunmayan ahvalde sanığın bozma kararından sonraki durumunun kanun yoluna başvurmadan önceki durumundan daha kötü olmaması gerekir. Bu nedenle ceza olmamakla beraber ceza yerine hükmolunan TCK’nın 50. maddesindeki “seçenek” tedbirlerin de, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 326. maddesinin 4. fıkrası kapsamında ceza gibi kabul edilmesi gerekir.


İstanbul Avukat Baran Doğan Hukuk Bürosu

UYARI

Web sitemizdeki tüm makale ve içeriklerin telif hakkı Av. Baran Doğan’a aittir. Tüm makaleler hak sahipliğinin tescili amacıyla elektronik imzalı zaman damgalıdır. Sitemizdeki makalelerin kopyalanarak veya özetlenerek izinsiz bir şekilde başka web sitelerinde yayınlanması halinde hukuki ve cezai işlem yapılacaktır. Avukat meslektaşların makale içeriklerini dava dilekçelerinde kullanması serbesttir.

Makale Yazarlığı İçin

Avukat veya akademisyenler hukuk makalelerini özgeçmişleri ile birlikte yayımlanmak üzere avukatbd@gmail.com adresine gönderebilirler. Makale yazımında konu sınırlaması yoktur. Makalelerin uygulamaya yönelik bir perspektifle hazırlanması rica olunur.

Paylaş
RSS