0 212 652 15 44
Çalışma Saatlerimiz
Hafta İçi 09.00 - 18.00

Taksirli Suç - Ehliyetsiz Kişiye Araç Verme - Yargıtay Kararı

YARGITAY CEZA GENEL KURULU KARARI

Esas: 2014/9-790
Karar: 2015/146
Tarih: 05.05.2015

  • Taksirli Suç Nedir?
  • Taksirli Suçlarda Nedensellik Bağı ve Kusurluluk Kavramı
  • Taksirle Ölüme Neden Olma Suçunda Kusur Durumu
  • Sürücü Belgesi (Ehliyet) Olmayan Kişiye Kullanması için Araç Verenin Sorumluluğu
  • Asli Kusur - Tali Kusur Kavramları
  • Taksirle Adam Öldürme Suçunun Cezası TCK md. 85/2

KARAR

Taksirle iki kişinin ölümüne ve bir kişinin yaralanmasına neden olma suçundan sanık A. G. hakkında açılan kamu davasının yargılaması sonucunda, Bağcılar 1. Asliye Ceza Mahkemesince 03.06.2005 gün ve 2457-282 sayı ile; 765 sayılı TCK’nun 455/2-son. maddesinde yer alan atılı suçun 5237 sayılı TCK’nun 85/2. maddesinde düzenlendiği ve anılan maddeye ilişkin delillerin takdir ve değerlendirilmesinin ağır ceza mahkemesinin görevi dahilinde olduğundan bahisle verilen görevsizlik kararı üzerine dosyanın gönderildiği Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesince 28.12.2007 gün ve 269-425 sayı ile; sanığın 765 sayılı TCK’nun 455/2-son, 59/2. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis ve 18 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ve 2918 sayılı Kanunun 119/2. maddesi uyarınca sürücü belgesinin bir ay süre ile geri alınmasına karar verilmiştir.

Hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 15.02.2011 gün ve 3357-828 sayı ile;

“… Hükümden sonra yürürlüğe giren 5728 sayılı Kanunun 562. maddesiyle değişik 231. maddesindeki ‘hükmün açıklanmasının geri bırakılması’na ilişkin düzenleme karşısında; suçun niteliği, hükmolunan cezanın süresi gözetilip dosyada bulunan adli sicil kaydı da değerlendirilerek sanığın hukuki durumunun yeniden tayin ve takdirinde zorunluluk bulunması” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda 15.12.2011 gün ve 138-381 sayı ile; sanığın önceki hükümdeki gibi cezalandırılmasına karar verilmiştir.

Hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 21.03.2013 gün ve 33483-7059 sayı ile;

“Sanık A. G.’in kullandığı ticari taksiye, daha önceden tanıdığı ve hakkındaki hüküm kesinleşen E.’ın yolcu olarak bindiği ve belirli süre seyir etikten sonra, aracı kullanmak isteğini ısrarlı şekilde sanık A. G.’e ilettiği, bunun üzerine aracın direksiyonuna E.’ın geçtiği, sanık A.’nin de ön koltuğa oturduğu, saat 17.30 sıralarında, meskun mahalde, çift yönlü yolda seyir halinde iken, ehliyetsiz sürücü E.’ın aracın direksiyon hakimiyetini kaybedip kaldırımda bulunan ölenler ve katılan Y.’e çarparak, 2 kişinin ölümüne 1 kişinin yaralanmasına neden olduğu olayda, E.’ın araç kullanmayı bilmediğine dair bir tespit yapılmamış olması karşısında, sanık aracın kullanılmasına izin vermesi şeklindeki eylem ile meydana gelen sonuç arasında uygun illiyet bağı bulunmadığından, sanık hakkında beraat kararı verilmesi gerektiği halde yazılı şekilde hüküm kurulması” isabetsizliğinden oyçokluğuyla bozulmasına karar verilmiş,

Daire Üyeleri M. Albayrak ve İ. Ergün;

“Ticari taksi sürücüsü olan sanık A. G.’in, aracına müşteri olarak aldığı arkadaşının ısrarı üzerine ticari taksiyi kullanmasına müsaade ederek, trafik kazasına sebebiyet vermesi sonucu iki kişinin öldüğü, bir kişinin yaralandığı olayda, sanığın kusurlu olduğu gerekçesiyle mahkumiyetine dair hüküm dairemizce ‘Sanığın aracı diğer sanığa vermesi ile meydana gelen eylem arasında illiyet bağı bulunmadığından sanığın beraati yerine mahkumiyetine karar verilmesi’ gerekçesiyle bozulmuştur.Biz aşağıdaki gerekçelerle hükmün onanması gerektiğini düşündüğümüzden sayın çoğunluğun bozma yönündeki görüşüne katılmıyoruz.

1- ) Olayın suç tarihi 07.05.2000’dir. Bu tarihte yürürlükte olan Ceza Kanunumuza göre taksirin tanımı yapılmamış, ancak taksirin başlıca şekilleri açıklamıştır. Bunlar;

a ) Tedbirsizlik,

b ) Dikkatsizlik,

c ) Meslek ve sana’atta acemilik,

d ) Nizamat, evamir ve talimata riayetsizlik olarak gösterilmiştir.

Bunlardan tedbirsizlik, özensizce davranmak, belirli bir neticenin meydana gelmesine engel olabilecek gerekli önlemleri almadan ihmali bir tutum sergileyerek veya icrai bir davranışında kişileri özenli ve tedbirli olmaya zorlayan bir hukuki yükümlülüğe uyulmayarak, bu eylemle uygun nedensellik bağı kurulabilen somut bir olayda bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına neden olunması anlamına gelen bir taksir biçimidir.

Tedbirsizliğin taksir biçimi olarak sorumluluğa esas alınabilmesi için somut olayda faili tedbirli davranmaya zorlayan bir hukuki yükümlülüğün bulunması gerekir. Diğer yandan, tedbirsizliğin bulunup bulunmadığı değerlendirilirken, alınması gerekli önlemlerin nelerden ibaret olabileceğinin de belirlenmesi gerekir. Yargıtay, hukuki yükümlülüğü bulunan kimselerin tedbirsizliği bulunup bulunmadığını, yöredeki yaşam koşulları, çevrenin sosyoekonomik yapısı, örf ve adet, sanıkların eğitim ve kültür düzeyleri ile uğraşılarına göre değerlendirip somut olayda öngörülebilirlik unsurunun ( nedensellik bağının ) bu koşullara göre belirlenmesi gerektiğini kabul etmiştir.

2- ) Sanık ticari taksi sürücüsüdür. Ticari taksi sürücüsü olması sebebiyle de sürücü belgesi vardır. Bu ve diğer özel şartları taşıdığı için şehir içinde ticari taksi kullanmasına izin verilmiştir. Dolayısıyla araç kullanırken tedbirli davranıp, aracının aynı zamanda başkaları tarafından kullanılmasına da müsaade etmeyerek, daha dikkatli ve tedbirli olması, 5237 sayılı anlamında dikkat ve özen yükümlülüğüne uyması gerekirdi. Sanık zorunlu bir durum olmamasına rağmen tedbirsiz davranıp, özen yükümlülüğüne uymayarak, aracını kaza yapan ve mahkum olan, sürücü belgesi olmayan diğer sanığa vermekle kusurludur. Diğer sanık ta, tedbirsizlik, dikkatsizlik, meslek ve sana’atta acemilik, sonucu meydana getirdiği trafik kazasında kusurludur. Sanığın bu aracı kaza yapan diğer sanığa vermekle de uygun illiyet bağı oluşmuştur. Dolayısıyla sanığın kusurlu olduğu ve dikkat ve özensiz hareketi ile olay arasında da illiyet bağı bulunduğundan sorumludur.

Açıklanan bu nedenlerden dolayı, mahalli mahkemenin mahkumiyet kararının yerinde olduğu ve onanması gerektiğini düşündüğümüzden, sayın çoğunluğun bozma yönündeki görüşüne katılmıyoruz…”,

Düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.

Yerel mahkeme ise 30.09.2013 ve 225-294 sayı ile;

“… Olay tarihinde sanık A. G.’in sürücü belgeli ticari taksi şoförü olduğu ve … plakalı ticari taksiyi kullandığı, suç tarihi olan 07.05.2000 günü saat 17.00 sıralarında kullandığı ticari taksiyle Bağcılar’da seyrederken daha önceden tanıdığı diğer sanık E. D. ile karşılaştığı, sanık E.’ın kendisini Parsellere götürmesini istediği ve araca bindiği, birlikte B.. Meydanına yaklaştıkları sırada sanık E.’ın aracın direksiyonuna geçip kullanmak için sürücü sanık A. G.’den izin istediği ve yalvardığı, onu kıramayan A. G.’in aracın şoför mahallinden çıkıp sağ ön koltuğa geçtiği ve aracın şoför mahalli ile direksiyonunu sanık E.’a verdiği, sanık E.’ın kullandığı araçla seyrederken saat 17.30 sıralarında Bağcılar Meydanına geldikleri sırada çok hızlandığı, ..üzerinde çok hızlı bir şekilde seyrederken meslek ve sanatta acemi oluşu nedeniyle direksiyon hakimiyetini kaybederek yaya kaldırımında market önünde oturan mağdur Y. A. ile maktuller Z. ve F. K.’e çarpmak suretiyle Y. A.’nın yaralanmasına ve Z. ile F. K.’in ölümüne neden olduktan sonra aracı olay yerinde bulunan elektrik direğine çarptığı ve bu şekilde aracın durmasını müteakip sanık E.’ın aracı terk edip kaçtığı ve sanık A. G.’in aracın sağ ön koltuğunda bulunduğu sırada olay yerine gelen tanık M. tarafından çıkarıldığı, olayın vukuunda sanık A. G.’in sevk ve idaresindeki aracı meslek ve sanatta acemi olan sanık E. kullandırmak suretiyle olayın vukuunda 2/8 oranında kusurlu olduğu ve E.’n yönetimindeki araçla meskun mahalde süratli ve kontrolsüz şekilde seyrettiği sırada sevk ve idare hatası ile direksiyon hakimiyetini kaybederek aracın yol dışı kalmasına sebebiyet vererek dikkatsiz, tedbirsiz ve nizamlara aykırı davranışları nedeniyle olayın vukuunda 6/8 oranında kusurlu olduğu anlaşılmış olup bu suretle sanık A. G.’in taksirle iki kişinin ölümüne sebebiyet verdiği sabit olduğundan eylemine uyan ve lehine olan 765 sayılı TCK’nun 455/2-son,, 59/2,, 40. maddeleri uyarınca tecziyesine ve hakkında 2918 sayılı yasanın 119/2. maddesinin tatbikine karar verilmesi gerekmiştir…”,

Gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.

Bu hükmün de sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 04.12.2014 gün ve 166075 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Sanık E. hakkında taksirle ölüme ve yaralamaya neden olma suçundan verilen mahkûmiyet hükmü Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleştiğinden inceleme, sanık A. G. hakkında kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır.

Özel Daire çoğunluğu ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; iki kişinin ölümü ve bir kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan olayda sanığın kusurunun bulunup bulunmadığı ve buna bağlı olarak birden fazla kişinin ölümüne ve bir kişinin yaralanmasına neden olma suçunun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

Taksi şoförü olan sanığın, olay günü saat 17.30 sıralarında kullandığı taksiye, önceden tanıdığı ve hakkında aynı suçtan verilen mahkûmiyet hükmü onanmak suretiyle kesinleşen sanık E. yolcu olarak aldığı, sanığın trafikte seyrederlerken ısrarla aracı kullanmak isteyen sürücü belgesiz sanık E. direksiyona geçmesine müsaade ettiği, kendisinin de sağ ön koltuğa oturduğu, sanık E.’ın 7 metre genişlikte, çift yönlü, asfalt kaplamalı düz yolda, görüşün açık olduğu meskun mahalde aracın direksiyon hakimiyetini kaybederek yaya kaldırımına çıkıp kaldırımda oturan Y. A., Z. ve F. K.’e çarparak F. ile Z. ölümüne, Y. ise 120 gün mutad iştigaline engel teşkil edecek şekilde yaralanmasına sebep olduğu, sürücü koltuğundaki E.’n kazadan sonra olay yerinden kaçması ve ancak 1,5 ay sonra yakalanabilmesi nedeniyle kaza esnasında alkollü olup olmadığı ya da uyuşturucu madde kullanıp kullanmadığına dair bir tespitin yapılamadığı,

Yerel mahkemece yapılan keşifte atanan Karayolları Trafik Uzmanı bilirkişi tarafından düzenlenen 31.05.2000 tarihli raporda; sanık E.’ın ehliyeti olmadığı halde aracı kullanarak ayrıca meskun mahalde normalin altında bir hızla seyretmesi gerekirken süratli olmasından dolayı direksiyon hakimiyetini de kaybederek sebep olduğu kazada 6/8 oranında; sanık A.’nin ise aracını sürücü belgesine sahip olmayan kişiye vererek meskun mahalde kullanmasına müsaade etmesi nedeniyle olayın meydana gelmesinde 2/8 oranında kusurlu olduğu, ölen ve yaralanan diğer şahısların ise herhangi bir kusurunun bulunmadığı görüşüne yer verildiği,

Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesince düzenlenen 17.10.2000 tarihli raporda ise; dosyada yer alan 31.05.2000 tarihli bilirkişi raporunda belirtilen kusur oranlarının oluşa uygun olduğu, buna göre; diğer sanık E.’ın yönetimindeki araçla meskun mahalde süratli ve kontrolsüz şekilde seyrettiği, sevk ve idare hatası ile direksiyon hakimiyetini kaybederek aracın yol dışı kalmasına sebebiyet verdiği, dikkatsiz, tedbirsiz ve nizamlara aykırı davranışları ile olayda 6/8 oranında, sanık A.’nin ise sevk ve idaresindeki aracı meslek ve sanatta acemi olan kişiye kullandırtarak olayın meydana gelmesine zemin hazırladığı ve bu nedenle 2/8 oranında kusurlu olduğunun belirtildiği,

Anlaşılmaktadır.

Kazada yaralanan katılan Y. A.; arkadaşlarıyla kaldırımda oturup sohbet ederken bir taksinin süratle gelerek kendilerine çarptığını, kendisinin yolun karşı tarafına fırladığını, araçta iki kişinin olduğunu gördüğünü belirtmiş,

Tanık M. kazanın meydana geldiği yerin iki apartman gerisindeki kaldırımda dururken ticari taksinin süratle önünden geçip 20-30 metre sonra kaldırımda bulunan gençlere çarptığını, kazadan sonra direksiyon mahallinde bulunan şahsın kaçtığını, sanık A.’nin ise araçtan çıkmaya çalıştığını ve kendisinin yardımıyla sıkıştığı yerden çıktığını beyan etmiş,

Tanık N.; ticari taksi şoförü olduğunu, olay günü yorgun olduğu için aracı sanığa çalıştırması amacıyla verdiğini, kaza esnasında aracı kimin kullandığını bilmediğini anlatmış,

Hakkında verilen mahkumiyet kararı Özel Daire onama ilamıyla kesinleşen sanık E.’n; olay günü aracı kendisinin kullanmadığını, şoförlüğünün olmadığını, diğer sanık A. aracı kullanırken kazanın meydana geldiğini, kendisinin de korkarak olay yerinden kaçtığını dile getirmiş,

Sanık ise; ticari taksisiyle giderken yolda gördüğü ve daha önceden tanıdığı diğer sanık E.’ı aracına aldığını, bir süre sonra sonra E.’ın kendisinden aracı istediğini, başlangıçta karşı çıktığını ancak E.’ın ısrar etmesi üzerine aracı verdiğini, kendisinin de sağ ön koltuğa oturduğunu, E.’ın seyir halindeyken hızını arttırınca aracın hızını düşürmesini istediğini, aracın yolda zikzak çizmeye başladığını, bu sırada el frenini çekmeye çalışırken E.’ın kaldırımda oturan çocuklara akabinde elektrik direğine çarptığını, kazadan sonra araçtan inerek olay yerinden kaçan E.’ın alkollü veya haplı olup olmadığını, ehliyetinin bulunup bulunmadığını bilmediğini, ancak daha önce araba kullandığını gördüğünü ve bildiğini savunmuştur.

765 sayılı TCK’nun 45. maddesi765 sayılı TCK’nun 45. maddesi cürümlerde kastın aranacağı kuralını koyduktan sonra bu kuralın istisnası olarak “failin bir şeyi yapmasının veya yapmamasının neticesi olan bir fiilden dolayı kanunun o fiile ceza tertip ettiği ahval müstesnadır” demek suretiyle, kast olmaksızın da bir kimsenin taksirli davranışı nedeniyle cezalandırılabileceğini kabul etmiştir. Ancak 765 sayılı taksirin tanımı yapılmamış, bazı hükümlerde “tedbirsizlik”, “dikkatsizlik”, “meslek ve sanatta acemilik”, “nizama, emir ve talimatlara aykırılık” taksirli kusurluluk halleri olarak belirtilmiştir.

5237 sayılı hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde de “kanunda tanımlanmış haksızlık” olarak ifade edilen suç kural olarak; ancak kastla işlenebilecekken, kanunda açıkça gösterilen hallerde taksirle de işlenebileceği kabul edilmiştir. Failin cezalandırılabilmesi için kanunda açık bir düzenleme bulunmasının zorunlu olduğu istisnai bir kusurluluk şekli olan taksir, 5237 sayılı TCK’nun 22/2. maddesinde; “dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın, suçun yasal tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi” şeklinde tanımlanmıştır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 18.02.2014 gün ve 10-80, 25.03.2008 gün ve 43-62; 01.02.2005 gün ve 213-3; 23.03.2004 gün ve 12-68; 09.10.2001 gün ve 181-204; 21.10.1997 gün ve 99-202 sayılı kararları başta olmak üzere birçok kararında vurgulandığı ve öğretide benimsendiği üzere taksirin unsurları;

1- Suçun taksirle işlenebilen bir suç olması,

2- Hareketin iradi olması,

3- Neticenin istenmemesi,

4- Hareket ile netice arasında nedensellik bağının bulunması,

5-Neticenin öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olması,

Şeklinde kabul edilmektedir.

Uyuşmazlığa konu olayda, diğer şartların gerçekleştiği konusunda bir tereddüt bulunmaması nedeniyle, 4. bentte yer alan hareketle netice arasında nedensellik bağının bulunması ve 5. bentte bulunan neticenin öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olması şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediği üzerinde durulmalıdır.

Taksirle gerçekleştirilen bazı eylemlerin suç olarak tanımlanıp cezaî yaptırıma bağlanmasıyla, insanların gittikçe yoğunlaşan ve karmaşık hale gelen toplum hayatı içinde daha dikkatli davranmalarının temin edilmesi amaçlanmaktadır. Kanun ve ortak hayat tecrübesinin sonucu olarak kendisine toplum tarafından yüklenen dikkat ve özen görevini ihlal eden ve bu hareketiyle öngörülebilir zararlı neticeye sebep olan kişinin taksirle işlenen suçlara ilişkin cezaî sorumluluğu benimsenmiş, fakat taksirden söz edilemek için de failin hareketi ile meydana gelen netice arasında nedensellik bağının bulunması ve neticenin öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olması aranmıştır.

“Neden” kavramı, Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğünde; “Bir olayı ve durumu gerektiren, doğuran başka olay veya durum, sebep” şeklinde, “neden olmak” ise, “bir şeyin olmasına veya ortaya çıkmasına yol açmak, sebep olmak” biçiminde tanımlanmaktadır. Buradan hareketle “nedensellik” kavramı, neden sonuç ilişkisi ya da sonuç ile bu sonuca neden olan olgu veya durum arasındaki bağlantı olarak açıklanabilir.

Nedensellik bağı, suçtan failin sorumlu tutulabilmesi için gerekli olan, maddi, manevi ve hukuka aykırılık unsurlarından maddi unsur içerisinde yer almaktadır. Neticeli tüm suçlar bakımından araştırılması gerekli olan “nedensellik bağı”, ceza hukukunda, bu kavramın mahiyeti gereği, suçun kanuni tanımında neticeye yer verilmiş olması halinde failin fiili ile netice arasında sebep-sonuç ilişkisini kuran bir bağ anlamına gelmektedir. Failin yapmak veya yapmamak şeklindeki eylemi sonucunda dış dünyada bir zarar veya tehlikenin meydana gelmiş olması halinde nedensellik söz konusu olacaktır. Doğaldır ki yapılan her hareket dış dünyada bir veya birden fazla neticeye sebebiyet verebilir, ancak dış dünyada vuku bulan her netice değil suçun kanuni tanımında belirtilmiş olan netice nazara alınacaktır. ( Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 7. Bası, s.121; Berrin Akbulut, Türk Ceza Kanunu ile Kabahatler Kanununun Genel Hükümlerinin Yaptırım Hükümleri Dışında Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesi, Adalet Yayınevi, Ankara 2010, s.235 vd. )

Nedensellik bağına ilişkin gerek 765 sayılı gerekse 5237 sayılı genel bir hüküm bulunmamakta olup konu öğreti ve uygulamaya bırakılmıştır. Öğretide nedensellik bağı çeşitli teorilerle açıklanmaktadır. Öğretide hakim olan şart ( şartların eşitliği ya da doğal nedensellik ) teorisinde; netice bir çok şartın bir bütün oluşturarak meydana gelmesiyle oluştuğundan ve bunlardan birisinin bulunmaması neticenin gerçekleşmesini engelleyeceğinden, bu şartlardan birisini gerçekleştiren failin hareketi ile gerçekleşen netice arasında nedensellik bağı vardır. Uygun sebep ( kuralcı nedensellik ) teorisinde; bir hareket ile netice arasında nedensellik bağının bulunduğunun kabul edilebilmesi için, hareketin o neticeyi meydana getirmeye uygun bir hareket olması gerekmektedir. Objektif isnadiyet teorisinde ise; şart teorisi anlamında hareketinin verdiği netice, ancak hareketin suçun konusu üzerinde hukuken tasvip edilmeyen bir tehlike veya risk yaratması ve kendini tipik olan neticeye yansıtması halinde objektif olarak faile yükletilebilir. ( Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 7. Bası, s.123-131; Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, İstanbul 2014, 8. Bası, s.256-268; M.Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A.Caner Yenidünya, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 8. Bası, s.250-258, 262-267; Berrin Akbulut, Tıp Ceza Hukukunda Nedensellik Bağı, Tıp Ceza Hukukunun Güncel Sorunları Konulu Türk-Alman Tıp Hukuku Sempozyumu, Türkiye Barolar Birliği Yayınları, 2008, s. 222-234 ) Bununla birlikte objektif isnadiyet teorisinin bir nedensellik teorisi olmayıp bir değerlendirme teorisi olduğu da öğretide belirtilmektedir. ( Veli Özer Özbek, İzmir Şerhi, Yeni Türk Ceza Kanunun Anlamı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2006, 3. bası, s.321 )

Günümüz modern ceza hukuku anlayışında nedensellik bağının belirlenmiş olması tek başına failin cezalandırılması için yeterli olmayıp ayrıca gerçekleşen neticenin failin eseri olup olmadığının diğer bir ifadeyle ortaya çıkan neticenin belirli bir kişiye objektif olarak isnadının mümkün olup olmadığının tespit edilmesi de gerekmektedir. Olayda öncelikle şart teorisine göre nedensellik bağı ortaya konulmalı, sonrasında gerçekleşen neticenin faile isnat edilip edilemeyeceği araştırılmalıdır. Objektif isnadiyet, neticenin belirli bir insanın eseri olarak görülüp görülemeyeceği anlamına gelmektedir. Eğer meydana gelen netice, üçüncü kişinin veya bir rastlantının eseri ise faile isnat edilemeyecektir. Bu nedenle netice, insanın hükmedebileceği alanın dışında kalıyorsa hukuken önemli olan bir tehlike ya da risk bulunmamaktadır. Hükmedilebilirlik, neticenin önemli oranda idare edilebilirliği anlamına gelmekte olup, fail hukuken önemli bir tehlike ya da risk oluştursa bile, olayın tamamen hayatın olağan akışının ve genel hayat tecrübelerinin dışında kalması nedeniyle beklenebilir değilse, netice faile yüknemeyecektir. Tıbbi müdahaleler örneğinde olduğu gibi bazı davranışlar “izin verilen risk” ya da “riziko” çerçevesinde yapılmaktadır. Hareketin izin verilen risk kapsamında gerçekleştirilmiş olması durumunda netice faile objektif olarak isnat edilemeyecektir. Keza gerçekleşen netice failin hareketiyle tesadüfen birleşen başka sebeplerden meydana gelmiş ise bu durumda da neticenin faile isnat edilmesinden bahsedilemeyecektir. Bunun gibi, sonradan gerçekleştirilen bir fiilin önceden gerçekleştirilmiş fiilin neticeye ulaşmasını engellemesi durumunda da önceki eylemi gerçekleştiren faile neticenin isnat edilmesi mümkün olmayacaktır. ( Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 7. Bası, s.128-131; M.Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A.Caner Yenidünya, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 8. Bası, s.262-267; Berrin Akbulut, Türk Ceza Kanunu ile Kabahatler Kanununun Genel Hükümlerinin Yaptırım Hükümleri Dışında Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesi, Adalaet Yayınevi, Ankara 2010, s. 237; Nebahat Kayaer, Ceza Hukukunda Hekimin Tıbbi Müdahalesi Çerçevesinde İşlenen Taksirle Öldürme Suçu ( Yayınlanmamış doktora tezi ) Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Hukuku Anabilim Dalı, İzmir 2012, s.111-112 )

Nedensellik bağı, öğretideki görüşlere göre hukuki bir kavram değil mantıki ( Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, İstanbul 2014, 8. Bası, s.255 ) ya da doğal bir olgudur. ( İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2014, 10. Bası, s.171-173 ) Bu anlamda, dış dünyada gerçekleşen sonuç ile bu sonucu doğuran sebep arasındaki nedensellik bağı doğa bilimleri bağlamında değerlendirilmeli ve hayat tecrübelerimizle mantığımıza göre belirlenmelidir.

Nedensellik bağının tespiti, tabiatıyla genellikle neticeli suçlar şeklinde düzenlenmiş bulunan taksirli suçlar bakımından da gereklidir. Taksirle işlenen suçtan kaynaklanan netice failin hareketi olmasaydı gerçekleşmeyecek denilebiliyorsa bu durumda nedensellik bağının varlığı kabul edilir. Örneğin ölüm neticesi failin taksirli hareketine bağlı olarak gerçekleşmiş ise diğer bir deyişle failin taksirli hareketi olmasaydı ölümün gerçekleşmeyeceği sonucuna varılıyorsa başka bir ifadeyle ölüm failin eseriyse bu takdirde failin fiili ile netice arasında nedensellik bağının var olduğu kabul edilecektir. Taksirli suçlarda aranacak olan objektif isnat edilebilirlik, dikkat ve özen yükümlülüğünün yerine getirilmemesi sonucunda neticeye neden olunmasıdır. Fail gerekli dikkat ve özen yükümlülüğünü yerine getirmiş olsaydı netice gerçekleşmeyecekti denebilirse bu takdirde netice faile isnat edilebilecektir. Taksirli suçlarda netice sadece failin eyleminden kaynaklanmış ise nedensellik bağının belirlenmesi kolay ise de, mağdurun veya üçüncü kişilerin neticeye katkıda bulunduğu durumlarda bu bağın belirlenmesinde çeşitli zorluklar olacağı muhakkaktır.

Bu hususa ilişkin olarak öğretide; “Dış dünyada meydana gelen değişikliğin ( neticenin ) bir kimseye yüklenebilmesi ve dolayısıyla onun sorumlu olabilmesi, söz konusu neticenin o kimsenin hareketinden meydana gelmesine bağlıdır. Diğer bir deyişle hareket ile netice arasında bir nedensellik bağı, bir sebep-sonuç ilişkisi bulunmalıdır. Nedensellik bağlantısı yoksa neticenin faile yüklenebilmesi mümkün değildir. Tipiklikte hareketten ayrı neticenin arandığı suçlarda neticenin gerçekleştiğinin tespiti yeterli olmayıp ona sebebiyet veren fiilin de tespiti gerekir. Tipe uygun hukuka aykırı fiilin icrasının, failin gerçekleştirilmesi için yeterli olduğu sırf hareket suçlarında nedensellik bağının araştırılması gerekmez. Ceza hukuku sadece suç tipinde yer alan neticeyi göz önüne alır” ( M.Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A.Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. Baskı, Ankara 2014, sayfa 249 ) şeklinde açıklamalara yer verilmiştir.

Nedensellik bağı hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel bilgi ile çözümlenebiliyorsa bu bağlantı hakim tarafından ortaya konulmalı, uzmanlık veya teknik ya da özel bilgi gerektiren bir hususta ise bu bağ bilirkişiden görüş alınarak tespit edilmelidir.

Nedensellik bağına ilişkin bu açıklamalardan sonra neticenin öngörülebilir olması şartı üzerinde durulmalıdır. Taksirin unsurlarından birisi de neticenin öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olmasıdır. 5237 sayılı TCK’nun 22. maddesinin gerekçesinde; “Taksirli suçların belirgin özelliği, icrai veya ihmali şekilde olabilen iradi hareketin varlığı ve kanunî tanımda yer alan unsurlardan birinin öngörülmemiş olmasıdır. Fakat bu öngörmemenin, ‘gerekli dikkat ve özen’ yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla ortaya çıkması gerekir. Çünkü, gerekli dikkat ve özen gösterilmediği için kanunda tanımlanmış olan neticenin gerçekleşeceği öngörülmemiştir.

Bu dikkat ve özen yükümlülüğünün belirlenmesinde, failin kişisel yetenekleri göz önünde bulundurulmaksızın, objektif esastan hareket edilir.

Taksirli suçlarda fail, kendi yetenekleri, algılama gücü, tecrübeleri, bilgi düzeyi ve içinde bulunduğu koşullar altında, objektif olarak varolan dikkat, özen yükümlülüğünü öngörebilecek ve yerine getirebilecek durumda olmalıdır” açıklamalarına yer verilmiştir.

Taksirli suçun kanuni tanımında yer alan unsurların özellikle neticenin fail tarafından öngörülmeyerek davranışın gerçekleştirilmesi durumunda taksirden bahsedilebilecektir. Fail özenli davranış kurallarına aykırı davranıp gerekli dikkat ve özeni göstermediğinden kanuni tipikliğin gerçekleşeceğini öngörememektedir.

Neticenin öngörülebilir olması, failin yaptığı davranışın bir neticeye sebebiyet verebileceğinin veya bir neticeyi meydana getirme ihtimali bulunduğunun bilinebilme imkanıdır. Gerçekleştirilen bir fiil nedeniyle neticenin meydana gelebilme imkân ve ihtimali varsa öngörülebilirliğin bulunduğu kabul edilecektir. Neticenin öngörülebilir olması, taksirin hem unsurunu hem de sınırını oluşturmaktadır. Başka bir ifadeyle taksiri, kaza ve tesadüften öngörülebilirlik ayırmaktadır. Hiç kimse tarafından öngörülemeyecek bir neticenin söz konusu olduğu durumlarda dikkat ve özen yükümlülüğünden dolayısıyla taksirden bahsedilebilmesi mümkün değildir. Neticenin öngörülebilir olması ile failin neticeyi öngörebilir yetenekte bulunması arasında fark vardır. Neticenin öngörülebilmesi, failin niteliklerine, yeteneklerine, eğitim durumuna veya uzmanlık alanına göre değil objektif olarak ve failden bağımsız şekilde ortalama seviyedeki bir insanın öngörme yeteneğine göre tespit edilmelidir. Eğer objektif olarak neticenin öngörülebilmesi, ortalama bir insanın öngörebilirliği dışında ise bu takdirde neticenin öngörülebilirliğinden bahsedilemeyecektir. Örneğin; tıbbi bir eylem nedeniyle taksirli davranışının bulunup bulunmadığı araştırılan bir doktor bakımından örgörülebilirlik, ortalama bir doktorun eğitimine ve yeteneğine göre objektif olarak belirlenmelidir. Burada öngörülebilecek netice, failin iradi hareketinin sebep olabileceği netice veya neticelerden başkası değildir. Failin öngörebilme yeteneği ise, failin yaşı, zekası, eğitimi, yetenekleri ve uzmanlık alanına göre subjektif olarak belirlenebilecek farklı bir husustur. ( Nebahat Kayaer, Ceza Hukukunda Hekimin Tıbbi Müdahalesi Çerçevesinde İşlenen Taksirle Öldürme Suçu, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Hukuku Anabilim Dalı, İzmir 2012, s.287-288 ) Failin neticeyi öngörmesi veya öngörememesi taksir ile bilinçli taksir arasındaki ayrımı oluşturmaktadır.

Nitekim bu husus öğretide de; “Öngörülebilirlik, hukuk normları veya genel tecrübe tarafından emredilen özene uyulduğunda tipikliğini gerçekleşmesinin somut olarak müşahede edilebileceğini ve dolayısıyla bundan kaçınılabileceğini ifade etmektedir. Gerekli dikkat ve özen gösterilmediği için kanuni tanıma uygun fiilin gerçekleşeceği öngörülmemiştir. Neticenin öngörülebilirliği, kişilere yüklenen dikkat ve özen yükümlülüğünün tabii bir sonucu olmaktadır. Öngörülebilirlik objektif olarak belirlenmelidir. Zira bir kimse yalnızca öngörülebilir neticeler bakımından sorumlu olabilecektir. Bu nedenle hakim görüş taksirli neticeli suçların haksızlığı bakımından, failin içinde bulunduğu toplum çevresine ait ortalama yetenekteki bir kişinin neticeyi öngörüp öngörmeyeceğini aramaktadır. Şayet netice ortalama bir insanın objektif öngörülebilirliğinin dışında bulunuyorsa, taksirli suçun tipiklik unsuru gerçekleşmiş olmaz.” ( Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuk Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 7. Baskı, Eylül 2014, sayfa 201 ) şeklinde ifade edilmiştir.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Ticari taksi sürücüsü olan sanık A. G.’in trafikte seyir halinde iken daha önceden tanıdığı, sürücü belgesi bulunmayan ve ısrarla direksiyona geçmek isteyen sanık E. D.’ın aracı kullanmasına izin verdiği, kendisinin de sağ ön koltuğa oturduğu, bir süre sonra sanık E.’ın meskun mahalde aşırı hız yapması, sevk ve idare hatası nedeniyle direksiyon hakimiyetini kaybederek kaldırıma çıkıp iki kişinin ölümüne ve bir kişinin de yaralanmasına sebep olduğu somut olayda; hakkında verilen mahkumiyet kararı Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşen sanık E.’ın sürücü belgesi bulunmadığı halde aracı kullanması ve yerleşim birimleri içinde hızını trafik akışına uydurmayarak direksiyon hakimiyetini kaybetmesi nedeniyle asli, sanık A.’nin ise ticari taksi şoförü olmasına ve trafikte seyir halindeyken aracın kullanımını diğer sanığa bırakmasında zorunlu bir durum bulunmamasına rağmen dikkatsiz ve tedbirsizce davranarak ehliyetinin olup olmadığını kontrol etmediği ve araç kullanma konusunda yeterli tecrübesi olduğunu bilmediği diğer sanığın etrafta yayaların bulunduğu meskun mahalde aracı kullanmasına müsaade etmesi ve hızlı gitmesine engel olmaması nedeniyle tali kusurlu olduğu, taksirli davranışları ile netice arasında nedensellik bağının da bulunduğu kabul edilmelidir.

Bu itibarla somut olayda kusuru bulunan sanığın mahkumiyetine ilişkin yerel mahkeme direnme hükmü isabetli olup onanmasına karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- ) Usul ve kanuna uygun olan Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 30.09.2013 gün ve 225-294 sayılı direnme hükmünün ONANMASINA,

2- ) Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 28.04.2015 tarihinde yapılan birinci müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamadığından, 05.05.2015 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

MUHALEFET ŞERHLERİ

Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi N. Meran; “İnceleme konusu dosyada, sanık E. D.’ın aracın direksiyonuna geçip kullanmak için sürücü sanık A. G.’den izin istediği ve yalvardığı, onu kıramayan A. G.’in aracın şoför mahallinden çıkıp sağ ön koltuğa geçtiği ve aracın şoför mahalli ile direksiyonunu sanık E. D.’a verdiği, sanık E. D.’ın kullandığı araçla seyrederken çok hızlandığı, 30/4 nolu sokak üzerinde çok hızlı bir şekilde seyrederken meslek ve sanatta acemi oluşu nedeniyle direksiyon hakimiyetini kaybederek yaya kaldırımında market önünde oturan mağdur Y. A. ile maktuller Z. G. ve F. K.’e çarpmak suretiyle Y. A.’nın yaralanmasına ve Z. G. ile F. K.’in ölümüne neden olduğu anlaşılmış, mahkemece her iki sanığın mahkumiyetine karar verilmiştir.

  1. Ceza Dairesi, kararı ‘Sanık A. G.’in kullandığı ticari taksiye, daha önceden tanıdığı ve hakkındaki hüküm kesinleşen E. yolcu olarak bindiği ve belirli süre seyir etikten sonra, aracı kullanmak isteğini ısrarlı şekilde sanık A. G.’e ilettiği, bunun üzerine aracın direksiyonuna E.’ın geçtiği, sanık A.’nin de ön koltuğa oturduğu,saat 17.30 sıralarında, meskun mahalde, çift yönlü yolda seyir halinde iken, ehliyetsiz sürücü E.’n aracın direksiyon hakimiyetini kaybedip kaldırımda bulunan ölenler ve katılan Y.’e çarparak, 2 kişinin ölümüne 1 kişinin yaralanmasına neden olduğu olayda, E.’ın araç kullanmayı bilmediğine dair bir tespit yapılmamış olması karşısında, sanık A. aracın kullanılmasına izin vermesi şeklindeki eylem ile meydana gelen sonuç arasında uygun illiyet bağı bulunmadığından, sanık hakkında beraat kararı verilmesi gerektiği halde yazılı şekilde hüküm kurulması…’ isabetsizliğinden oyçokluğuyla bozma kararı vermiştir.

Mahkeme sanık A.’nin mahkumiyetine ilişkin hükmünde direnmiştir.

TCK’nın 22/2. maddesindeTCK’nın 22/2. maddesinde tanımlandığına göre taksir, ‘dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir.’

Bir kimsenin taksir sorumluluğunun bulunduğunun kabulü için, öngörülebilir bir sonucun, kişinin dikkatsizliği veya özensizliği nedeniyle öngörülememesi ile meydana gelmiş olması gerekir. Diğer deyişle sonucun oluşmasına yol açan, dikkatsiz ve özensiz davranan kişidir. Bir kimsenin dikkatsiz ve özensiz davranmasına bir başka kişi yol açmışsa onun da sorumluluğundan söz edilebilir. Ancak bu ayrımın dikkatli bir inceleme sonucu yapılması gerekmektedir.

Araç kullanan şoförün dikkatini dağıtan eylemlerde bulunan araç içindeki kişinin, taksir sorumluluğundan bahsedilebilmesi için şoförün her ne yaparsa yapsın sonuca engel olamaması gerekir. Dikkat ve özen yükümüne uygun hareket etseydi muhtemel sonuca engel olabilecek idiyse sadece şoförün sorumluluğu vardır.

Taksir sorumluluğunda asıl olan, sonuca neden olan icrai ya da ihmali davranışı gerçekleştiren kişinin dikkat ve özen yükümlülüğüdür. Dikkat ve özen yükümlülüğünün gösterilmesini etkileyen bir başka kişi ya da hal varsa bu durumda yarışan ( müterafik ) kusurlardan söz edilir.

Aracını bir başkasına veren kişinin sorumluluğunun belirlenmesinde, sonuca neden olan kişinin sürücü belgesinin olmaması değil, sürmeye ehil olup olmadığı göz önünde tutulmalıdır. Aşırı derece sarhoş olan, uykulu ya da baygın halde bulunan, yaşı çok küçük olduğu halde kullanması için çocuğuna aracını veren kişinin dikkat ve özen yükümüne aykırı hareket ettiği ve sonuçta taksir sorumluluğuna sahip olduğu kabul edilebilir. Ancak sadece sürücü belgesinin olmaması, taksir sorumluluğunun dayanağı olarak kabul edilemez.

Aksi takdirde, her ehliyeti bulunmayan kişinin taksirli eylemlerde potansiyel suçlu olarak kabulü, her sonuçtan taksirle sorumlu tutulmasını ve gerçekleşecek bütün sonuçların ehliyetsizliğe bağlanmasını gerektirir. Oysa taksirli suçlarda değerlendirilmesi ve tartışılması gereken, ehliyetsizlik değil, sürücü belgesi olsun ya da olmasın kişinin dikkat ve özen yükümüne aykırı davranışlarla sonuca neden olup olmadığıdır. Sürücü belgesi olsun ya da olmasın bir kimseye aracını veren kişinin dikkat ve özen yükümüne aykırı davranışı saptanamamışsa, gerçekleşen sonuca ilişkin sorumluluğu ve nedensel ( illiyet bağı kurulabilen ) davranışının varlığı da kabul edilemez. Yeter ki kişinin görünümünden alkollü olma, sarhoşluk, uyku veya uyuşturucu ya da bir ilaç etkisinde bulunma veya küçük yaşta olma veya araç süremediğinin kesinlikle bilinmesi vb. gibi hallerinden dolayı araç kullanamayacağı anlaşılamamış olsun.

Sürücü ehliyeti, kişinin araç kullanmaya yetkili olduğunu gösteren belgedir. Sürücü belgesi olmadığı halde kişi çok mükemmel araç sürebileceği gibi, sürücü belgesi olan kişilerin mutlak surette çok iyi araba sürebileceği de iddia edilemez. Taksirle oluşan kazaların çoğunun ehliyetli sürücüler tarafından gerçekleştirildiği de bilinmektedir. Dolayısıyla taksirli suçlarda, ehliyet belgesinin değil, sonuca neden olan kişinin dikkat ve özen yükümüne aykırı hareketleri ya da çok büyük olasılıkla istenmeyen bir sonuca yol açabileceği öngörülen kişiye aracını veren veya kullandıran kişinin dikkatsizlik ve özensizliğinin, sorumluluğun belirlenmesinde esas alınması gerekmektedir.

Ehliyetsiz araç kullanma veya kullandırma idari para cezasını gerektiren bir kabahattir. Dayanağını 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 36. Maddesinde bulur. Bu maddeye göre ‘Motorlu araçların, sürücü belgesi sahibi olmayan kişiler tarafından karayollarında sürülmesi ve sürülmesine izin verilmesi yasaktır. Sürücü belgesi olmayanların, …araç kullanarak trafiğe çıktıklarının tespiti hâlinde, bu kişilere 1.407 Türk Lirası idari para cezası verilir. Ayrıca, aracın sürücü belgesiz kişilerce sürülmesine izin veren araç sahibine de tescil plakası üzerinden aynı miktarda idari para cezası verilir.’ Sürücü belgesine sahip olsun ya da olmasın dikkat ve özen yükümüne aykırı davranışlar nedeniyle öngörülebilir bir sonucu öngöremeyen ve istenmeyen sonucun meydana gelmesine yol açan kişi ise, dikkat ve özen yükümüne uyulmamasının ağırlığına göre cezalandırılır.

Aksi takdirde yaşı küçük çocuğunun masanın üzerinde bulunan otomobil anahtarını alıp velisinin izni olmadan araç kullandığı sırada yaptığı kazadan dolayı, baba ve annenin otomobil anahtarını saklamamak suretiyle dikkat ve özen yükümüne uymamasından cezalandırılması gerekir. Öte yandan kullanması ya da öğrenmesi için ehliyetsiz çocuğuna aracını veren ve yanında bulunmayan babanın ceza sorumluluğunun varlığı kabul edilirse, bu sorumluluk taksir değil, bilinçli taksir sorumluluğudur. Zira öngörülebilen sonuç istenmemesine rağmen dikkat ve özen yükümüne aykırı davranış bilerek gerçekleştirilmekte ve sonuca neden olunmaktadır.

İnceleme konusu olayda kamu davası, sanık Ali’nin ehliyetsiz kişiye oto kullandırıp Sanık Erhan’ın süratli oto kullanarak kazaya sebebiyet verdiği iddiasıyla açılmış mahkeme kararının gerekçesinde bu hususlar hiç tartışılmamış, 12. Ceza Dairesinin iki üyesinin karşı oyunda ise, ‘Sanık zorunlu bir durum olmamasına rağmen tedbirsiz davranıp, özen yükümlülüğüne uymayarak, aracını kaza yapan ve mahkum olan, sürücü belgesi olmayan diğer sanığa vermekle kusurludur.’ ifadelerine yer verilmiş, sürüş yeteneği bulunmayan ve bulunmadığı bilinen kişiye araç vermek değil, sürücü belgesi olmayan sanığa araç verilmesi suretiyle meydana gelen sonuçtan aracı verenin taksir sorumluluğunun bulunduğu belirtilmiştir.

Taksirli suçlarda iştirak kurumunun bulunmadığı, yarışan ( müterafik kusur ) kusurluluğun hükme dayanak yapılabileceği, aracı sürücü belgesi olmayan kişiye veren veya sürdüren kişinin hukuki sorumluluğunun mevcut olduğu, ancak cezai sorumluluğun, bu dosya içeriğine göre, direnme kararında ve Dairenin karşı oylarındaki gibi sanığın ‘ehliyetsiz kişiye araç vermesi nedeniyle sonuçtan da dikkat ve özen yükümüne aykırılıktan sorumlu tutulması gerektiği ilkesi’ne dayanılarak belirlenemeyeceği, dosyaya yansıyan, aracı sürmekte olan ve kazaya yol açan diğer sanık E.’ın aracı kesinlikle süremeyeceğine ilişkin dışa yansıyan veya sanık A. tarafından bilinen bir halinin bulunmadığı ve sürüş sırasında yapılan hız nedeniyle ölümlü sonucun meydana geldiği gözetildiğinde sanık Ali’nin mahkumiyetine ilişkin direnme kararının bozulmasının gerektiği düşüncesinde olduğumdan sayın çoğunluğun direnme kararının yerinde olduğu kanaatine katılamıyorum.” düşüncesiyle,

Çoğunluk görüşüne katılmayan yirmi Genel Kurul Üyesi de; “Hareket ile netice arasındaki illiyet bağının kesintisiz, neticeye uygun, neticenin meydana gelmesine elverişli ve doğrudan olması durumunda sorumluluğun söz konusu olacağı, somut olayda sanık Ali’nin diğer sanığa aracı kullanması amacıyla verdiği anda illiyet bağının kesildiği, salt ehliyetsiz olan diğer sanığa aracın kullanımının terk edilmesinin tedbirsiz veya dikkatsiz davranış olarak nitelendirilemeyeceği, sanığın kendi hareketinden kaynaklanmayan bir sonuçtan sorumlu tutulamayacağı, bu nedenle yerel mahkeme direnme hükmünün bozulması gerektiği” görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.


Avukat Baran Doğan Hukuk Bürosu

Paylaş
Read more!