0 212 652 15 44
Çalışma Saatlerimiz
Hafta İçi 09.00 - 18.00

Ar. Gör. Fevzi Yıldız1

I. İYİNİYET KAVRAMI

İyiniyet, Mülga 743 Sayılı Medeni Kanun’un (MK) 2/1 maddesinde, “Herkes haklarını kullanmakta ve borçlarını ifada hüsnüniyet kaidelerine riayetle mükelleftir” şeklinde ve aynı kanunun “Hüsnüniyet” başlığı altında 3/1. maddesinde ise, “Bir hakkın doğumu için kanunen hüsnüniyet şart kılınan hallerde asıl olan onun vücududur” şeklindeki hükümlerde hüsnüniyet kavramı ile düzenlenmekteydi. Bununla birlikte iyiniyet kavramının “hüsnüniyet” olarak her iki düzenlemede yer verilmiş olması kavram kargaşasına yol açmıştır. Uygulamada çok sık karşımıza çıkan bu iki kavramın tamamen birbirlerinden farklı anlam ve işleve sahip olmasına karşın özellikle Yargıtay kararlarında aradaki farklara dikkat edilmeksizin zaman zaman birbirlerinin yerine kullanılarak anlam karmaşasına neden olduğu görülmüştür. Bu nedenle öğretide bu iki düzenlemenin farklılığını ortaya koymak ve kavram kargaşasını ortadan kaldırmak için hakların kullanılmasında ve borçların ifasında davranış kurallarının düzenlediği 2. Maddesi “Objektif hüsnüniyet”, bir hakkın kazanılmasında veya hukuksal bir durumun ortaya çıkmasında engel bir halin varlığını bilmeme yada bilebilecek olmamayı maruz görmeyi ifade eden davranış kuralının düzenlendiği 3. Maddesi de “Subjektif hüsnüniyet” olarak ifade edilmiştir. Bu kapsamda objektif hüsnüniyet, dürüstlük kuralı olarak, subjektif iyiniyet ise hakların kazanılması kuralı olarak olarak kabul edilmiştir.

Nitekim 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK), bu kavram kargaşasına son vererek 2. Maddesi “Dürüst davranma” başlığı altında düzenlenmiş, madde içeriğinde ise “hüsnüniyet” kavramı yerine “dürüstlük” kavramı kullanılarak hakların kullanılmasında ve borçların ifasında dürüstlük kuralı ile davranılması gerektiği düzenlenmiştir. Aynı şekilde TMK 3. Maddesinde de önceki düzenlemedeki kavram benzerliğine son verilerek “İyiniyet” kavramına madde başlığında ve içeriğinde yer verilmek sureti ile düzenleme yapılmıştır. Anlamı, işlevleri, şartları ve doğurduğu sonuçları tamamen birbirinden farkı bu iki kurumun benzer terimler kullanılmadan ayrı ayrı kavramlarla 4721 Sayılı TMK’da düzenlenmiş olması isabetli olmuştur. Diğer taraftan gerek mülga 743 Sayılı MK ve gerekse 4721 Sayılı TMK’nın “Başlangıç” kısmının “B. Hukukî ilişkilerin kapsamı“ üst başlığı altında “İyiniyet” kuralı düzenlemesine yer verilmiş olması ile aynı zamanda söz konusu kuralın tüm hukuki iş ve işlemlerde aranması ve hukuki ilişkilerin esaslı bir unsuru olarak kabul edilmesi gerektiğini ortaya koyarak genel bir ilke haline getirmiştir .

4721 Sayılı TMK 3. Maddesi, “Kanunun iyiniyete hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyiniyetin varlığıdır.” Hükmüne yer verilmek sureti ile, bir hakkın kazanılmasında hüküm ve sonuç doğurmasına kadar uygulanacak temel ilkenin iyiniyet ilkesi olduğu açıkça ifade edilmiştir. Bununla birlikte iyiniyet kavramının kanunda açıkça bir tanımı da yapılmamıştır. Genel olarak iyiniyet kavramı ile, kişilerin dürüst, ahlaklı, namuslu, başkalarına zarar vermeyi düşünmeyip iyiliğini düşünme şeklinde kullanılmaktadır. Esasen iyiniyet kavramı, dürüst olma ve dürüstlük kuralı ile bağlantılı bir ifadedir. Bununla birlikte hakların kullanılması ve borçların ifasında aranan davranış tarzı olan dürüst hareket etme kuralı objektif özellikler taşımakta iken; kişinin davranışının, hukuksal bir sonucun gerçekleşmesi veya gerçekleşmemesinde etkili olduğu durumlarda iyiniyetli olup olmamasına göre hukuksal sonuçların bağlandığı halleri ifade eden iyiniyet kuralı ise, kişinin içsel durumu ile ilgi bir kural olması nedeni ile subjektif özellikler taşımaktadır. Ancak 4721 Sayılı TMK 3. Maddesinin ilk fıkrası ile bir taraftan kişinin içsel durumuna hukuksal bir sonuç bağlarken, diğer taraftan da maddenin ikinci fıkrasında “Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyiniyet iddiasında bulunamaz.” şeklinde yapılan düzenleme ile, her olayın kendi özelliklerine göre özen göstermenin, beklenilmesi gereken bir davranış olduğu ancak bu özeni göstermeyen diğer bir ifade ile olayda ne şekilde davranılması gerektiğini bilen veya bilmesi beklenen kişinin, buna aykırı bir davranış ortaya koyması halinde artık bu kişinin iyiniyet iddiasında bulunamayacağı düzenlenerek iyiniyet kuralına objektif nitelik kazandırmaya çalışmıştır. Bununla birlikte hukuksal sonucun doğmasına engel olan bir olgunun varlığını bilen kişi, bu olgunun hakkın elde edilmesi için bir engel olmadığını düşünmüş olması ve bu düşüncesinin de içinde bulunduğu durum ve koşullara göre haklı kabul edilmesi halinde kişinin bu iyiniyetinin korunması gerekir.

Tüm bunların ışığından iyiniyeti tanımlamak gerekir ise, Bir hakkı elde etmeye veya hukuksal bir durumun ortaya çıkmasına engel olan bir olgunun varlığını veya yokluğunu bilmeme veya istese de bilemeyecek durumda olma hali olarak ifade edilebilir.

II. İYİNİYETİN UNSURLARI

Yukarıda yapılan tanımdan da anlaşılacağı üzere iyiniyet; “bilgisizlik, eksik veya yanlış bilgi olmalı”, “bilgisizlik veya yanlış bilgi hoş görülebilir olmalı” ve “hukuk düzenince iyiniyetin korunacağı öngörülmüş olmalı” şeklinde sınıflandırılabilen üç ana unsuru bulunmaktadır.

A. Bilgisizlik, Eksik Veya Yanlış Bilgi Olmalı

İyiniyetin varlığı için gerekli unsurlardan biri olarak, öncelikle bir hakkı elde etmeye veya hukuksal bir durumun ortaya çıkmasına engel olan bir olgunun varlığı veya yokluğu hakkında bilgi eksikliği veya yanlış bir bilgiye sahip olunması gerekir. Başka bir anlatımla, kişi hukuksal ilişkide uygulanacak olan hukuk kurallarının normal sonuçları doğuracağı zan ve kanaati ile hareket etmesi gerekir. Kişide oluşan yanlış zan ve kanaat, iki türlü olabilir. İlki bir hakkı elde etmeye veya hukuksal bir durumun ortaya çıkması için gerekli bir olgunun yokluğunu bilmeme, kısaca hukuki ilişkide olması gereken bir koşulun var olduğunu düşünmesi şeklinde olabilir. Örnek olarak taşınır bir eşya satın alan kişi, satan kişinin onun maliki olmadığını bilmemesi veya bilecek durumda olmamasıdır(TMK m. 988). İkinci durum ise, Bir hakkı elde etmeye veya hukuksal bir durumun ortaya çıkmasına engel olan bir olgunun varlığından haberdar olmama, kısaca hukuki ilişkide olmaması gereken bir koşulun varlığını bilmeme şeklinde de olabilir . Örnek olarak hırsızlık malı olan taşınır bir eşyayı satın alan kişinin bu durumu bilmemesi veya bilecek durumda olmamasıdır(TMK m. 989).

B. Bilgisizlik, Eksik veya Yanlış Bilgi Hoş Görülebilir Olmalı

İyiniyetin bir başka unsuruda kişide mevcut bilgisizliğin veya yanlış bilginin hoş görülebilir olması gerekir. Dolayısı ile her bilgisizlik veya bilgi eksikliği korunma kapsamına girmemektedir. Bunun için bilgisizliğin, yanlış veya bilgi eksikliğinin hukuken mazur görülebilir nitelikte olması gerekir. Burada hoş görülebilir veya mazur görülebilir bilgisizlik, yanlış veya eksik bilgi ile amaçlanan, bu durumun kişinin kendi kusurundan kaynaklanıyor olmamasıdır. Bu yaklaşım aynı zamanda, “Hiç kimse kendi kusuruna dayanarak hak kazanamaz” ilkesinin de bir sonucudur. Bir hakkı kazanmaya veya hukuksal bir durumun ortaya çıkması için gerekli olan bir koşulun varlığı hakkında kuşkuları bulunan, veyahut hakkın kazanılmasına veya ortaya çıkarılmasına engel olan bir durumun yokluğu hakkında kuşkuları bulunan kişinin öncelikle bu kuşkularını gidermesi gerekir. Söz konusu kuşkuları gidermeden, dikkat ve özeni göstermeden girmiş olduğu hukuksal ilişkide ortaya çıkacak olumsuz sonuçlara kendi kusuru ile neden olduğundan katlanmak zorundadır. Zira bu kişinin bilgisizliği, eksik veya yanlış bilgisi hoş görülebilir olmadığından artık iyiniyetli olduğu da söylenemez.

İyiniyetin bu ikinci unsuru, 4721 Sayılı TMK 3/2. maddesinde “Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyiniyet iddiasında bulunamaz.” şeklindeki düzenlemede yer bulmuştur. Söz konusu düzenleme ile kişinin bulunduğu durum ve koşullara göre kendisinden yapması beklenen tüm araştırma ve özen yükümlülüğünü yerine getirmek sureti ile doğru bilgiye ulaşmış olması gerekir. Tüm bunlara karşın yine doğru bilgiye ulaşamamış ise artık bu kişinin mevcut bilgisi hoş görülebilir durumda olduğundan iyiniyeti olduğu kabul edilmektedir. Dolayısı ile söz konusu düzenleme ile, kişinin bir hakkın geçerli olarak kazanılmasında veya bir hukuksal durumun oluşmasında engel bir halin varlığını bilme yükümlülüğün biri pasif, diğer aktif olan iki yönü bulunmaktadır.İlki mevcut bilgilerden yola çıkarak söz konusu engel halin varlığı veya yokluğu hakkında değerlendirme yapma yükümlülüğü, diğer ikinci yönü ise mevcut bilgilerin eksikliği nedeni ile dikkat ve özeni göstererek doğru bilgiye ulaşarak söz konusu engel halin varlığı veya yokluğu hakkında değerlendirme yapma yükümlülüğüdür. Bu yükümlülükleri yerine getirmeyen kişi iyi niyetli kabul edilemez. Zira kişi üzerine düşen dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranışta bulunarak kendi kusuru ile engel halin varlığı veya yokluğu hakkında bilgi sahibi olamamıştır. Bu nedenle de kusuru bulunmasına karşın bir hakkın elde edilmesi hukuk düzenince korunmamaktadır. Nitekim 4721 Sayılı TMK 1024. Maddesinde iyiniyetli olmama hali “bilen veya bilmesi gereken” şeklinde ifade edilirken diğer taraftan da iyiniyetin varlığı içinde bu hususun bir ölçü olduğu ortaya konulmuştur. Bununla birlikte kişi kendisinden beklenen tüm dikkat ve özeni gösterse dahi gerçeğe ulaşması mümkün değil ise, kişinin bu yükümlülüğünü yerine getirmemiş olması iyiniyetli olduğunu ileri sürmesine engel değildir.

Kişinin bilgisizliği, eksik veya yanlış bilgi sahibi olmasının hoş görülebilir olması, “kanundan doğan bilme yükümlülüğüne”, “hukuk kuralları hakkında bilgisizliğine” ve “durumun gereği olan bilme yükümlülüğüne” göre tespiti gerekir.

1. Kanundan Kaynaklanan Bilme Yükümlülüğü

Kanun bazı durumlarda belirli konularda kişinin bilgi sahibi olmasını bir yükümlülük olarak öngörür. Bu halde kişinin bilgi sahibi olması kanunun emredici bir hükmünün sonucu olduğu için kişi bilgi sahibi olması zorunlu olmakta ve artık kişinin bilgi sahibi olmaması hoş görülmemekte ve kötü niyeli olduğu varsayılmaktadır. Kanundan kaynaklanan bilme yükümlülükleri özellikle şu durumlarda karşımıza çıkabilir :

a. Kanun gereği ilanı zorunlu olan konularda bilgisizlik

Kişi kanunun emredici kuralı gereği bir husus ilan edilmiş ise artık bu ilanı bilmediğini ileri süremez. Ancak bunun için ilan kanunun öngördüğü usule uygun şekilde yapılması gerekir. Kişinin usulüne uygun olarak ilanı yapılan bir konudan bilgisinin olmadığı ileri sürmesi hoş görülmez ve kişi iyiniyetli kabul edilmez. Zira usulüne uygun yapılan bir ilan kanun gereği olduğu için herkesin bu ilandan haberdar olduğu varsayılmaktadır. Örnek olarak Mahkemece verilen vesayet kararlarının kesinleşerek ilan edilmesinden(TMK m. 410) sonra bu kişinin kısıtlanmış olduğunu bilmediğini ileri sürmesi hoş görülmez.

b. Kanuna göre tutulan aleniyet ilkesi bulunan siciller

Kanun gereği sicile kaydedilmesi gerekip bu kayıtlarında aleni olduğu durumlarda kişinin bu kayıtlardan bilgisinin olmadığı mazur görülmez ve iyiniyetli olmadığı kabul edilir. Örnek olarak, bir kişinin tapu sicilinde (TMK m. 1020) ve 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanun’una göre tutulan ticaret sicilinde (TTK m. 39/I) kayıtları bildiği varsayıldığından aksi yöndeki iddia mazur görülmez ve dinlenmez(TTK m. 36/3). Zira söz konusu kayıtlar aleniyet ilkesi gereği ilgili herkesin bilgi ve incelemesine açıktır.

Bununla birlikte aleniyet ilkesi yalnızca resmi sicilde tutulan kayıtlardaki bilgileri içermekte olup bu bilgilerin dayanak belgelerinin bilinmesi zorunluluğu ancak özel ve kuşkulu durumların varlığı halinde mümkündür. Ancak TTK 35/2 maddesi gereği sicildeki bulunan kayıtlar ile birlikte dayanak belgelerin incelenebilmesi mümkün olduğundan bu belgelerinde bilinmesi yükümlülüğü bulunduğundan, kişinin aksi yöndeki iddiası dinlenmez ve iyiniyetli olduğu kabul edilmez.

2. Hukuk Kuralları Hakkında Bilgisizlik

Hukuksal bir düzenlemenin varlığı, içerik ve kapsamı hakkında bilgi sahibi olmama veya eksik ve yanlış bilgiye sahip olma şeklinde ifade edilen yanılma bir hukuk kuralı bakımından söz konusu olabilir . Bu durum ceza hukukunda “Kanunu bilmemek mazeret sayılmaz” ilkesi ile ifade edilmektedir. Ancak bu ilke özel hukukta açıkça ifade edilmemiştir. Özel hukukta da söz konusu ilkenin geçerli olduğunu kabul etmek gerekir . Nitekim Yargıtayda verdi bir kararda aynı yönde karar vermiştir. Ancak bu ilken her somut olayın özelliklerine göre ayrı değerlendirilmesi gerekir. Açık ve anlaşılır bir hukuksal düzenlemeler ile birlikte hukuk uzmanlarınca dahi tam olarak üzerinde mutabık kalınamayan muğlak, yoruma açık ve net olarak ifade edilmemiş hukuksal düzenlemelerin bulunduğu da bir gerçektir. Bu tür durumlarda kişinin söz konusu hukuksal düzenlemeyi bildiği veya bilmesi gerektiği doğal olarak beklenmemesi ve iyiniyetli olduğu kabul edilmesi gerekir. Zira kişi kendi kusurundan kaynaklanmayan, kanun koyucunun söz konusu hukuksal düzenlemeyi muğlak ve yoruma açık şekilde düzenlemesi sonucu tüm araştırma ve incelemelerine rağmen bilme yükümlülüğünü yerine getirememiştir. Bununla birlikte hukuksal düzenleme hakkında kişide oluşan bilgisizlik, eksik veya yanlış bilgi karşı tarafça oluşturulması halinde kişinin iyiniyetli olduğu kabul edilmesi gerekir.

3. Durumun Gereği Olan Bilme Yükümlülüğü

4721 Sayıl TMK 3/2. Maddesi, “Durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse, iyiniyet iddiasında bulunamaz” hükmü gereğince, kişini bir hakkı edinmesine engel bir halin varlığı veya hukuksal sonuçları doğurmasına engel bir durum hakkında araştırma yaparak koşulların gerektirdiği tüm özeni göstermek zorundadır. Bu araştırma ve özen yükümlüğüne aykırı davranın kişinin iyiniyetli olduğu söylenemez. Durumun gereği olan bilme yükümlülüğünde objektif ölçü ise, orta zekalı normal ve makul bir kişinin benzer olaylarda ortaya koyacağı davranıştır. Kişinin tecrübesiz olması, zeka seviyesinin düşüklüğü ve bulunulan ortamın dağınıklığı ve düzensizliği objektiflik kriteri içerisinde görülmemektedir . Özen yükümlüğünü yerine getirecek olan kanunun iyiniyetli olmasını aradığı kişidir.

4. Hukuk Düzenince İyiniyetin Korunacağı Öngörülmüş Olmalı

İyiniyetin hüküm ve sonuç doğurabilmesi için bir hakkın kazanılmasında veya hukuksal bir durumun oluşmasında engel bir halin varlığını bilmeme veya bilemeyecek durumda olunmasının hoş görülmesinin yanında bu durumun hukuk düzenince korunacağı öngörülmüş olması gerekir. Dolayısı ile 4721 Sayılı TMK 3/1 maddesi, kanunlarda iyiniyetin özel olarak düzenlenmiş olması halinde korunacağı ifade edilmiş olmakla söz konusu durum istisna olup yorum yolu ile genişletilemez. Diğer bir ifade ile kanunda iyiniyetin korunacağı düzenlenmemiş ise kişinin iyiniyetli olup olmamasının bir önemi bulunmamaktadır. Örnek olarak fiil ehliyeti bulunmayan bir kişi ile yapılan hukuksal bir işlem hüküm ve sonuç doğurmayacaktır(TMKm.15). Burada hukuksal işlem yapan kişinin iyiniyetli olması korunmamıştır. Bununla birlikte hukuksal bir sonucun doğumu için engel bir halin olmaması durumunda, kişinin yapılan hukuksal işlemde iyiniyetli olup olmamasının bir önemi de bulunmamaktadır.

III. İYİNİYET ARANACAK KİŞİLER

Kanunun iyiniyetini koruduğu kişi, bir hukuksal işlemde hakkı kazanacak olan kişidir . Bununla birlikte hukuksal işlem bir temsilci aracılığı ile yapılmış ise bu durumda temsilci ile birlikte temsil edilenin de iyiniyetli olması gerekir. Bu noktada temsilin kanundan veya sözleşmeden doğmuş olmasının bir önemi yoktur . Bu halde temsilci veya temsil edilenden birinin gerçeği biliyor olması durumunda iyiniyetin varlığından söz edilemez.Birden fazla temsilcinin bulunması halinde iyiniyetin varlığı tümü için aranır. Ancak temsilci sıfatı olmaksızın hukuksal bir işlemde aracılık görevi icra edenlerin iyininiyetli olmaması hakkın kazananların iyiniyetini ortadan kaldırmaz ve hakkın kazanılmasına engel olmaz.

Tüzel kişiler bakımından iyiniyet, tüzel kişi adına hukuksal işlemi yapan icra organını oluşturan gerçek kişiler yönünden aranmaktadır. İcra organı birden fazla kişiden oluşması durumunda ise tümünün iyiniyetli olması gerekir. Tüzel kişili olmayan miras ortaklığı ve adi ortaklık gibi elbirliği mülkiyeti nedeni ile birlikte hareket zorunluluğu olan kişi topluluklarında ise, ortaklığı oluşturan tüm kişilerin iyiniyetli olması gerekir.

IV. İYİNİYET ARANACAK ZAMAN

İyiniyetin koruyucu etkisinden faydalanmak için, bazı durumlarda belirli bir anda iyiniyetin varlığını gerekli görülürken bazı durumlarda ise devam eden belirli bir zaman diliminde iyiniyetin varlığı aranmaktadır. TMK 3. Maddesinde bu konuda açık bir hüküm bulunmadığından, kanundaki iyiniyetin korunduğu her düzenlemeye göre bu durum ayrıca belirlenecektir.

A. Belirli Bir An İçin İyiniyetin Arandığı Durumlar

Başlangıçta iyiniyetlilik olarak da ifade edilen bazı durumlarda bir hakkın kazanılması veya hukuksal bir durumun oluşması anında iyiniyetin varlığı yeterli kabul edilmektedir. Örnek olarak emin sıfatıyla zilyetten bir taşınırın iktisabı sırasında(TMK. M988) veya evli bir kişi ile evlenenin evlenme akdi sırasında(TMK m. 147/3) iyiniyetli olması gerekir.

B. Belirli Zaman Dilimi İçinde İyiniyetin Arandığı Durumlar

Kanun koyucu bazı hallerde iyiniyetin varlığını hukuksal işlemin başlangıcında belirli bir an için değil belirli bir süre devam edecek zaman dilimi içerisinde aramıştır. Örnek olarak taşınır bir mülkiyetin zamanaşımı ile kazanılması için iyiniyetin 5 yıllık bir süre içerisinde (TMK m. 777/1)devam etmesini öngörmüştür. Bu hallerde halef selefliklik zinciri içerisinde bir hakkın kazanılması halinde zincirin halkasında bulunan herkesin iyiniyetli olması gerekir (TMK m. 996).

Bir hakkın kazanılmasında ister belirli bir an için isterse de belirli bir süre için iyiniyetin varlığı aransın bu an ve sürelerde iyiniyetin varlığı hukuksal sonuçları meydana getirecek ve hakkın kazanılmasına olanak sağlayacaktır. Daha sonraki bir zamanda ise iyiniyetin olup olmamasının bir önemi kalmayacaktır. Zira Roma hukukunda da bu durum “mala fides superveniens non cet” şeklinde ifade ile “sonradan gelen kötüniyet zarar vermez” denilmiştir. Dolayısı ile kişinin bir hakkın kazandıktan sonra bir engelin varlığını sonradan öğrenmiş olmasının kişi aleyhine sonuç doğurmayacaktır. Bununla birlikte iyiniyetin belirli bir süre devam etmesi aranan durumlarda süre dolmadan hakkın kazanılmasına dair bir engelin varlığının öğrenilmesi durumunda artık iyiniyet ortadan kalkacak ve hakkın kazanılması iyiniyetle mümkün olmayacaktır. Örnek olarak 5 yıllık zamanaşımı süresi dolmadan taşınır malın bir başkasına ait olduğunun öğrenilmesi durumunda artık kişi iyiniyete dayanarak zamanaşımı ile taşınır mülkiyeti iktisap edemez(TMK m. 777). Bu durumlarda iyiniyetin ortadan kalkmasına kadar geçen süre içinde iyiniyetli kişi hakkında kanunda bir takım hukuksal sonuçlar öngörülmüş olabilir. Örnek olarak bir malı haksız olarak elinde bulunduran iyiniyetli zilyede kanun koyucu tazminat hakkı tanımıştır(TMK.m 994). Bununla birlikte iyiniyetli olarak bir hakkı kazanmış kişiden bu hakkı devralacak kişinin kötüniyetli olması dürüstlük kuralına aykırılık teşkil etmediği takdirde bir önemi bulunmamaktadır.

V. İYİNİYETİN HÜKÜMLERİ

İyiniyete hukuk düzenince sonuç bağlanmak sureti ile korunduğu hallerde, kişinin iyiniyeti karşılaşacağı olumsuz hukuksal sonuçlardan hukuk düzenince korunmakta ve hukuksal sonuçların değişmesi sağlanmaktadır. Hukuk düzenince iyiniyet iki türlü korunabilmektedir. İlki hakkın kazanılmasına engel olan hukuksal sakatlığın sonuçları tamamen ortadan kaldırılır. İkinci olarak da söz konusu hukuksal sakatlığın sonuçları kısmen ortadan kaldırılarak hafifletilir.

A. İyiniyetin Hukuksal Sakatlığın Sonuçlarını Tamamen Ortadan Kaldırması

Hukuk kurallarına uyulmaması kural olarak amaçlanan sonuçların elde edilmemesini beraberinde getirir.Bununla birlikte bu kuralın istisnası olarak iyiniyetin bazı durumlarda korunacağının hukuk düzenince öngörülmesi halinde uyulmayan bir hukuk kuralına rağmen iyiniyet nedeni ile hukuksal sonuç doğurarak hakkın kazanılması mümkün olabilmektedir.Örnek olarak emin sıfatıyla zilyetten bir taşınırın iktisabı (TMK m.988) veya sahibinin elinden rızası dışında çıkan para ve hamiline yazılı senetlerin iktisabı(TMK m.990) halinde iyiniyetli zilyet hakkında dava veya tazminat talebinde bulunulamayacaktır, malın iadesi istenilemeyecektir. Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere hukuk düzenince iyiniyetli zilyetin iktisabı tam olarak korunmaktadır.

B. İyiniyetin Hukuki Sakatlığın Sonuçlarını Hafifletmesi

Kanun koyucu bazı durumlarda ise iyiniyetin varlığı halinde hukuksal sakatlığın sonuçları tamamen değil uygun görülen ölçüde kısmen ortadan kaldırılmak sureti ile hafifletilmektedir. Örnek olarak fiil ehliyeti olmayan bir kişi ile yapılan hukuksal işlem geçersiz olmakla birlikte alınan malın iadesi zamanına kadar geçer sürede iyiniyetli kişinin bu malı kullanma ve yararlanma nedeni ile iade ettiği kişiye karşı bir tazminat yükümlülüğü bulunmamaktadır (TMK m. 993).

VI. İYİNİYETİN İSPATI

4721 Sayılı TMK 6. Maddesindeki ispat kuralına göre, aksi kanunda düzenlenmedikçe hak iddiasında bulunan herkes bunu ispatla mükelleftir. Bununla birlikte bir hakkın kazanılmasına veya hukuksal bir durumun ortaya çıkmasına kanuni bir engelin varlığını bilmeyen veya bilecek durumda olmaya kişinin iyiniyetinin korunacağının kanunda özel olarak düzenlendiği durumlarda iyiniyetli kişiye ispat külfeti yüklemek iyiniyeti kanunla sağlanan koruma etkisini etkisiz hale dönüştürecektir. Aynı zamanda iyiniyetli kişiyi olmayan bir durumun ispatlamasına zorlama olarak da görülebilecektir . Oysa menfi bir durumun ispatı güç olduğu gibi imkansızdır . Diğer taraftan yapılan her hukuksal iş ve işlemlerde kişinin iyiniyetli olduğunu sürekli olarak ispat etme zorunluluğuna tabi tutmak kişiler arasında güvensizliğin doğmasına yol açacak ve hukuksal iş ve işlemlerdeki istikrarı bozacaktır. Dolayısı ile kanun koyucu kamu yararını da göz önüne alarak TMK 3/1. Maddesinde hukuk düzeninin iyiniyete hüküm ve sonuç bağladığı durumlara “asıl olan iyiniyetin varlığıdır.” şeklindeki düzenleme ile iyiniyetin kural olduğu kabul edilmiştir . Bu durum aynı zamanda ispat karinesi olarak da ifade edilmektedir. Ancak bu tanımlama ile amaçlanan teknik anlamda kabul edilen karineden ziyade ispat yükünün kanunda özel olarak düzenlenmiş olmasının ifade edilmesidir.

Dolayısı ile söz konusu düzenlemeye göre iyiniyetli olan kişi iyiniyetini kanıtlamak zorunda olmayıp aksini iddia eden taraf bu durumu ispatlaması gerekecektir. İyiniyeti kanunla korunan kişinin iyiniyetli olmadığını iddia eden ise bu durumu iki şekilde ispatlayabilir. İlki iyiniyetli olduğunu kabul edilen kişinin hakkın kazanılmasına engel halin varlığından haberdar edildiği, dolayısı ile engel hali bildiğinin ispat edilmesi, ikinci olarak ise iyiniyetli kabul edilen kişinin, durumun gerekli kıldığı koşullara göre gerekli araştırma ve özeni göstermediğini, örnek olarak basit bir araştırma ile fiil ehliyeti bulunmayan kişinin bu durumunu bilebileceğini ispat eden kişi iyiniyet karinesini çürütmüş olacaktır. Bu kapsamda TMK 3 maddenin birinci fıkrasında kabul edilen iyiniyet karinesi, ikinci fıkra ile ispat yükü üzerinde olan taraf lehine yumuşatılmıştır . Kişi iyiniyetli olmadığından kanunun korunması kapsamında olmadığının ileri sürülmesi bir defi niteliğinde olmayıp itiraz niteliğindedir. Bu nedenle de yargılamanın her aşamasında kişinin iyiniyetli olmadığı karşı tarafça ileri sürülebilir . Taraflar ileri sürmese bile gerek kişinin iyiniyetli olduğundan kanunun korunması kapsamında kaldığı veya dosyaya sunulan bilgi ve belgelerden kişinin iyi niyetli olmadığı anlaşılıyor ise bu durumun mahkemece resen göz önüne alınması gerekir .

SONUÇ

İyiniyetin, hukuk kuralına uyulmaması durumunda kişiye yaptırım olarak ortaya çıkabilecek sonuçların doğmasına veya daha hafif bir sonucun veya yaptırımın uygulanmasına neden olur. Bu kapsamda iyiniyet hakların doğumunda ve kazanılmasında temel ilke olarak kabul edilmektedir. Türk hukukunda iyiniyet, hakların kazanılması ve doğumu konusunda önem arz etmektedir. Esasen iyiniyetin korunmasındaki temel amaç, kişilerin yapmış oldukları hukuksal iş ve işlemlerde kendilerini güvende hissetmelerini sağlamaktır. 4721 Sayılı TMK 3. Maddesi, bir hakkın kazanılmasında hüküm ve sonuç doğurmasına kadar uygulanacak temel ilkenin iyiniyet ilkesi olduğu açıkça ifade edilmiştir. Kanunun iyiniyetini koruduğu kişi, bir hukuksal işlemde hakkı kazanacak olan kişidir. Bununla birlikte hukuksal işlem bir temsilci aracılığı ile yapılmış ise bu durumda temsilci ile birlikte temsil edilenin de iyiniyetli olması gerekir.

İyiniyetin koruyucu etkisinden faydalanmak için, bazı durumlarda belirli bir anda iyiniyetin varlığını gerekli görülürken bazı durumlarda ise devam eden belirli bir zaman diliminde iyiniyetin varlığı aranmaktadır. Kanun koyucu iyiniyetin kural olduğu kabul etmiştir. Bu durum aynı zamanda ispat karinesi olarak da ifade edilmektedir Kişi iyiniyetli olmadığından kanunun korunması kapsamında olmadığının ileri sürülmesi bir defi niteliğinde olmayıp itiraz niteliğindedir. Bu nedenle de yargılamanın her aşamasında kişinin iyiniyetli olmadığı karşı tarafça ileri sürülebilir ve mahkemece resen göz önüne alınması gerekir.


KAYNAKÇA

Akipek, Jale, “Sübjektif Hüsnüniyetin Mahiyeti ve Hükümleri”, AÜHFD, C. XIV, S. 1-4, Ankara 1957

Akipek, Jale/ Akıntürk, Turgut, Türk Medeni Hukuk, Birinci Cilt, Başlangıç Hükümleri Kişiler Hukuku, Beta Yayınları, İstanbul 2004

Alangoya, Yavuz: “İspat Hukuku Yönünden MK 3”, İÜHFM, C. XXVII, S. 1-4, Fakülteler Matbaası, İstanbul 1962

Atalay, Oğuz: Medeni Usul Hukukunda Menfi Vakıaların İspatı, DEÜHF Döner Sermaye İşletmesi Yayınları, İzmir 2001.

Ayan, Mehmet, Medeni Hukuka Giriş: Mimoza Yayıncılık, Konya 2009

Derreaux, M. G. (çev. Güral, Jale) : “Kanunu Bilmemek Özür Sayılmaz kaidesi hakkında bazı düşünceler” AÜHFD, C. II, S. 4, Ankara, 1945

Edis, Seyfullah: “Türk Medeni Hukukunda İyiniyet”, H. C. Oğuzoğlu’na Armağan, AÜHF Yayınları, Ankara 1972

Erten, Ali, “İyiniyetin Korunmadığı Hukuki Durumlar”, H. C. Oğuzoğlu’na Armağan, AÜHF Yayınları, Ankara 1972

Oğuzman M. Kemal/Barlas, Nami, Medeni Hukuk, Giriş-Kaynaklar-Temel Kavramlar, Vedat Kitapçılık, İstanbul 2008

Yılmaz, Ejder, Hukuk Sözlüğü, Ankara 2006

Zevkliler, Aydın/Havutçu, Ayşe: Medeni Hukuk, Temel Bilgiler, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2005

YARGITAY KARARLARI

İBK 14.02.1951, E.17/1949-K.1/1951

İBK.08.11.1991,E.4/1990-K.3/1991

  1. HD. 12.02.2007, E.112/2007-K.1153/2007

HGK 30.05.2001, E.15-402/2001-K.459/2001

  1. HD. 06.10.2005, E.6008/2005-K.9127/2005

8.HD, 13.06.2013, E. 2013/ 223-K.: 2013 / 9173

HGK, 14.12.2011, E. 2011/ 14-707-K. 2011 / 769

  1. Fevzi Yıldız, Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 2019 yılında mezun olmuştur. Halen Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi Kamu Hukuku Yüksek Lisans Prokramında yüksek lisans yapmaktadır. Aynı zamanda Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi’nde araştırma görevlisi ünvanıyla çalışmaktadır. 

UYARI

Web sitemizdeki tüm makale ve içeriklerin telif hakkı Av. Baran Doğan’a aittir. Tüm makaleler hak sahipliğinin tescili amacıyla elektronik imzalı zaman damgalıdır. Sitemizdeki makalelerin kopyalanarak veya özetlenerek izinsiz bir şekilde başka web sitelerinde yayınlanması halinde hukuki ve cezai işlem yapılacaktır. Avukat meslektaşların makale içeriklerini dava dilekçelerinde kullanması serbesttir.

Makale Yazarlığı İçin

Avukat veya akademisyenler hukuk makalelerini özgeçmişleri ile birlikte yayımlanmak üzere avukatbd@gmail.com adresine gönderebilirler. Makale yazımında konu sınırlaması yoktur. Makalelerin uygulamaya yönelik bir perspektifle hazırlanması rica olunur.

Paylaş
RSS