Çalışma Saatlerimiz
Hafta İçi 09.00 - 18.00

Geçici Nedenler, Alkol veya Uyuşturucu Madde Etkisinde Olma

Son güncelleme: 5 Şubat 2026

Alkol veya uyuşturucu madde etkisinde olma hali, failin iradesi dışında nedenlerle gerçekleşmişse cezasızlık sebebi olabilir. İradi alkol ve uyuşturucu kullanma veya bağımlılığı halinde cezai ehliyet tam olarak kabul edilir.

Alkol veya Uyuşturucu Madde Etkisinde Olma

Geçici Nedenler, Alkol veya Uyuşturucu Madde Etkisinde Olma Nedir? (TCK 34)

Geçici bir nedenle ya da irade dışı alınan alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez. Geçici bir nedenle ya da irade dışı alınan alkol veya uyuşturucu madde etkisi etkisiyle suç işlenmesi hali bir şahsi cezasızlık sebebidir. Bu şekilde suç işleyen kişinin kusur yeteneği bulunmadığından cezai sorumluluğu da yoktur.

İradi olarak alınan alkol veya uyuşturucu madde etkisinde suç işleyen kişi, işlediği fiilin tüm sonuçlarından sorumludur. Bu kişi, TCK m.34'te yer alan şahsi cezasızlık sebebinden yararlanamaz.

Uyuşturucu madde bağımlılığı, tek başına şahsi cezasızlık sebebi değildir. Uyuşturucu bağımlılığı olan kişi, uyuşturucu maddeyi özgür iradesiyle almaktadır. Bu nedenle, failin sadece uyuşturucu madde bağımlılığı ileri sürülerek TCK m.34 hükümlerinin uygulanması istenemez. Ancak, uyuşturucu bağımlısı kişilerde akıl hastalığı seviyesinde (örn, psikozlar) rahatsızlıklar bulunabilir. Bu gibi hallerde ceza ehliyetinin tespiti amacıyla adli rapor alınması gerekir.

Geçici Nedenler, Alkol veya Uyuşturucu Madde Etkisinde Olma Halleri

TCK 34. madde gerekçesine göre; kişi, gerçekleştirdiği davranışın hukukî anlam ve sonuçlarını algılama veya davranışlarını yönlendirme yeteneğini etkileyen bir nedenin etkisine bilinci olmaksızın veya iradesi dışında girmiş olabilir. Örneğin, kimyasal madde üretiminin yapıldığı bir tesiste çalışan kişiler, kimyasal maddelerden yayılan kokunun etkisinde kalarak, geçici bir süre algılama ve irade yeteneğini tümüyle yitirmiş olabilir. Bu gibi durumunda, kusur yeteneğinin olduğundan söz edilemez.

Yine yatağında bebeğini emzirdiği sırada uykuya dalan anne, uykudayken bebeğin havasızlıktan dolayı ölümüne neden olabilir. Bu durumda ölüm olayının gerçekleştiği anda anneye izafe edilecek bir fiil bulunmamaktadır. Yani, uyku hâlinde iken kişi hareket yeteneğini yitirmektedir. Ancak, annenin bu ölüm neticesinden dolayı sorumluluğunu belirlerken, uyku hâlindeki davranışlarını değil, uykuya geçmeden önceki dönemde gerçekleştirdiği davranışları göz önünde bulundurmak gerekir. Anne, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı olarak, emzirmek üzere bebeğini yatağına almış ve bu esnada uyuya kalmıştır. Aynı şekilde, hipnotik telkin altına girmiş olan kişinin de bu hâldeyken hareket yeteneğinin varlığından söz edilemez.

Kişi, alkol veya uyuşturucu madde almak kastıyla hareket etmemesine rağmen, yanılarak bu maddeleri almış olabileceği gibi, alkol veya uyuşturucu madde almaya zorlanmış da olabilir. Gerek bilmeyerek gerek zorla alınan alkol veya uyuşturucu maddenin etkisindeyken işlenen suç açısından kişinin kusur yeteneği bulunmamaktadır. Ancak, belirtmek gerekir ki, geçici bir neden olarak istemeyerek alkol veya uyuşturucu madde alınması dolayısıyla failin taksirinin dahi olmaması gerekir.

Kişinin algılama yeteneğini etkileyen sistemik hastalıkları da geçici neden olarak kabul etmek gerekir. Örneğin diyabet, gebelik sonrası ortaya çıkan psikozlar ve üremi gibi hastalıklar, kişinin algılama yeteneğini ortadan kaldırabilmektedir.

Kişi, önceden kararlaştırdığı suçu işlemeye başlamadan önce, isteyerek alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde alabilir. Keza, kişi herhangi bir suç işlemeyi kastetmediği hâlde, isteyerek alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde almış ve bu maddelerin etkisinde iken bir suç işlemiş olabilir. Bu durumlarda, işlediği suç açısından kişinin kusur yeteneğinin var olduğu kabul edilir.

Geçici Nedenler, Alkol veya Uyuşturucu Madde Etkisinde Olma Halinde Ne Karar Verilir?

Geçici bir nedenle ya da irade dışı alınan alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle suç işleyen kişinin kusur yeteneği yoktur. Kusur yeteneği bulunmayan kişinin işlediği fiil nedeniyle cezalandırılması mümkün değildir.

CMK'nın 223/3-a maddesine göre ceza ehliyetini tam etkileyen "geçici bir nedenle ya da irade dışı alınan alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle" suç işleyen kişinin kusurunun bulunmaması nedeniyle hakkında ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilir. Bu kişiler hakkında güvenlik tedbiri uygulanır.

Geçici Nedenler, Alkol veya Uyuşturucu Madde Bağımlılığı Etkisinde Olma Yargıtay Kararları

Geçici Nedenler, Alkol veya Uyuşturucu Madde Bağımlığı Etkisinde Olma Yargıtay Kararları


İradi Alınan Alkol ve Uyuşturucu Etkisi Altında Suç İşleme

Suç tarihinde gece vakti müştekiye ait iş yerinden 35-40 adet cep telefonunu çalması şeklinde gerçekleşen olayda, suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olduğu, TCK'nın 34/2. maddesine göre, iradi olarak alınan alkolün cezai ehliyeti etkilemediği ve suç kastını ortadan kaldırmadığı, sanığın çalmış oldukları cep telefonlarından 12 tanesinin yerini kolluk görevlilerine göstererek müştekiye iadesini sağlamış ise de, müştekinin kısmi iadeye rızasının bulunmadığı, dolayısıyla etkin pişmanlık koşullarının oluşmadığı anlaşılmakla; istinaf isteminin esastan reddine dair karar hukuka uygun bulunmuştur (Yargıtay 2. Ceza Dairesi - Karar : 2019/11680).

TCK'nın 34/2. maddesine göre, iradi olarak alınan uyuşturucunun cezai ehliyetini etkilemediği ve suç kastını ortadan kaldırmadığı, sanık hakkında hırsızlık suçundan kurulan hükümde herhangi bir isabetsizlik bulunmadığı anlaşılmakla, istinaf isteminin düzeltilerek esastan reddine dair karar hukuka uygun bulunmuştur (Yargıtay 17. Ceza Dairesi - Karar : 2018/9703).

İradi Uyuşturucu Kullanma Halinde Uyuşturucu Bağımlılığı Araştırılmaz

SUÇ: Hırsızlık, mala zarar verme

Sanığın soruşturma ve kovuşturma aşamasında alınan savunmalarında, uyuşturucu bağımlısı olduğunu, suç tarihinde eroin krizine girdiğini beyan ettiği, sanığın savunmasından iradi olarak uyuşturucu aldığı ve bunun etkisiyle suç işlediğinin anlaşılması karşısında, sanığın savunması ve TCK'nın 34/2. maddesi birlikte değerlendirildirilerek; tebliğnamede yer alan; sanığın alkol veya uyuşturucu yahut uyarıcı madde bağımlılığının olup olmadığı, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayıp algılayamadığı ve bu fiille ilgili davranışlarını yönlendirme yeteneğinin azalmasına neden olacak herhangi bir akıl hastalığının bulunup bulunmadığı hususunda rapor alınması yönündeki düşünceye iştirak edilmemiştir (Yargıtay 17. Ceza Dairesi - Karar : 2018/4447).

Uyuşturucu Bağımlılığı ve Akıl Hastalığının Etkisi Altında Suç İşleme

Sanığın, uyuşturucu bağımlısı olduğunu iddia etmesi ve Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Baştabipliği’nin 24.10.2007 tarihli yazısında “Karışık madde kullanımı + Antisosyal Kişilik Bozukluğu” tanısıyla olay öncesinde anılan hastanede tedavi gördüğünün belirtilmiş olması karşısında; 5237 sayılı TCK'nın 32 ve 34. maddeleri ışığında, sanığın suç tarihinde işlediği eylemin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinde tamamen ya da önemli derecede azalma olup olmadığı araştırılıp, yöntemince raporla saptandıktan sonra sonucuna göre, sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerektiği gözetilmeden eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması, bozma nedenidir (Yargıtay 6. Ceza Dairesi - Karar : 2011/6572).

Sanığın olay tarihinde uyuşturucu madde bağımlısı olduğu ve tedavi gördüğü, uyuşturucu krizine girdiği zamanlarda ne yaptığını bilmediğinin sanık ile mağdur tarafından beyan edilmesi karşısında, suç tarihi itibariyle TCK'nın 32 ve 34. maddeleri uyarınca “akıl hastalığı veya zayıflığı nedeniyle, işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayıp algılayamadığı veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin azalmış veya önemli derecede azalmış olup olmadığı” konusunda usulünce sağlık kurulu raporu alınarak, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerektiğinin gözetilmemesi bozma nedenidir (Yargıtay 4. Ceza Dairesi - Karar : 2017/5506).

Kusurluluğu Etkileyen Geçici Nedenlerden Birisi Olarak Lohusalık Psikozu

Geçici nedenler, nasıl ve ne zaman ortaya çıkacağı ve ne şekilde etki bırakacağı öngörülemeyen arızi durumlar olup kusur yeteneğinin muvakkaten etkilenmesi TCK'nın 34. maddesinde hükme bağlanmış, kusur yeteneğini kaldıran sebeplerin bir kısmı geçici nedenler, diğerleri ise alkol ve uyuşturucu madde etkisinde olmak şeklinde belirtilmiştir.

Bahse konu madde gerekçesinde, kimyasal madde üretiminin yapıldığı bir tesiste çalışan kişinin, kimyasal maddelerden yayılan kokunun etkisinde kalarak algılama ve irade yeteneğini kaybettiği geçici süreçte suç işlemesi, bebeğini emzirmekte olan annenin uyuyakalması sonucu bebeğin havasızlıktan ölümüne neden olması, telkin altında ya da diyabet, lohusalık, üremi gibi rahatsızlıkların etkisiyle hukuk normlarına aykırı davranılması geçici nedenler içinde kabul edilmiş, irade dışında alınan alkol veya uyuşturucu maddenin tesiriyle suç işlenmesi durumunda da kişinin kusur yeteneğinin bulunmadığına işaret edilmiştir. Failin TCK'nın 34. maddesi kapsamında değerlendirilebilmesi için bu vaziyete kasten ya da taksirle kendisinin sebebiyet vermemesi ve arızi nedenin kusur yeteneğini ortadan kaldıracak ağırlığa ulaşmış olması gerekmektedir. Arızi sebepler, akıl hastalığı ya da akıl zayıflığı gibi süreklilik arz etmeyip nedenin etkisinin geçmesinin ardından kişinin normal hâline dönebildiği durumlardır. Bu sebeple, kanun koyucu sürekli bir tehlikelilik barındırmayan geçici nedenlerin varlığı hâlinde güvenlik tedbiri uygulanmasını gerekli görmemiştir.

Kusurluluğu Etkileyen Geçici Nedenlerden Birisi Olarak Lohusalık Psikozu

TCK'nın 34. maddesinde, alkol veya uyuşturucu madde etkisinde olma hâli kusurluluğu etkileyen geçici nedenler olarak kabul edilmiş ise de, lohusalık psikozuna açıkça yer verilmemiştir. Bununla birlikte zikredilen maddenin gerekçesinde, lohusalık psikozunun geçici nedenler kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilmektedir. Kusurluluğu etkileyen geçici nedenlerden birisi olarak kabul edilmesi gereken lohusalık psikozu, Dünya Sağlık Örgütü tarafından da hastalıkların uluslararası sınıflandırılması standart listesinde duygudurum bozuklukları üst tanımı altında depresif bir bozukluk kabul edilerek doğumdan başlayıp doğum sonrası bir yıla kadar uzayabilen bir dönemle ilişkilendirilmiştir. Bununla birlikte yeni doğum yapmış her kadının lohusalık sendromu yaşadığını, her lohusalık sendromunun da ruhsal bir bozukluk ile karakterize olduğunu söylemek her zaman mümkün görünmemektedir.

Gebelik dönemi kadın yaşamında fizyolojik, ruhsal ve sosyal değişimlerin ortaya çıktığı ve bu değişimlere uyumu gerektiren önemli bir süreçtir. Gebelik esnasında, doğumda ya da doğum sonrasında oluşan bu değişimlerin bazı kadınlarda çeşitli ruhsal rahatsızlıklara neden olabildiği, kimi hâllerde bu durumun kısa süre devam edip kendiliğinden dahi son bulduğu, kimi hâllerde ise tedavi gerektirecek aşamaya ulaştığı bir vakıadır.

Bilimsel bir olgu olarak lohusalık psikozuna ilişkin şu tespitler mes'elenin mahiyeti, önemi ve ceza hukuku ile ilişkisi bakımından aydınlatıcıdır; Lohusalık psikozu, doğumdan sonraki ilk iki ila dört hafta olarak tanımlanmaktadır (Bu sürenin doğumdan sonraki ilk üç aya kadar çıkabildiğine dair görüş için bkz. Rachel L. Carmickle: Postpartum illness and Sentencing: Why the Insanity Defense Is Not Enough for Mothers with Postpartum Depression, Anxiety, and Psychosis, Journal of Legal Medicine (2017), Vol. 37, Iss 3-4, s. 585). Yeni doğum yapan annelerin yüzde elli ila sekseninin lohusalığa bağlı depresyon yaşadıkları kabul edilmektedir; ancak bu yüzdeye rağmen yalnızca altıda biri kadar sayıda annenin psikoz semptomları gösterdiği görülmektedir (Sandy Meng Shan Liu: Postpartum Psychosis: A Legitimate Defense For Negating Criminal Responsibility?, St. Mary's Law Review on Minority Issues (2002), Vol. 4, Iss. 2, s. 353.). Doğumdan sonraki ilk üç gün içerisinde, doğum yapan kadın paranoyalar geliştirerek sanrılar, ani duygu durum değişimleri, kafa karışıklıkları, dramatik değişiklikler yaratan ve düzensiz seyreden davranış değişimleri yaşar (Dorothy Sit/Anthony J. Rothschild/Katherine L. Wisner: A Review of Postpartum Psychosis, Journal of Women's Health (2006), Vol. 15, Iss. 4, s. 353).

Doğum sonrası depresyon ile sıklıkla karıştırılan lohusalık psikozu, depresyon gibi psikotik olmayan depresif bir dönemden öte şiddetli, çoğunlukla hastanede tedaviyi gerektiren psikotik bir dönem olarak tanımlanır (Shelly Doucet/Ian Jones/Nicole Letourneau/Cindy-Lee Dennis/Emma Robertson Blackmore: Interventions for the Prevention and Treatment of Postpartum Psychosis: A Systematic Review, Arch Womens Mental Health (2011), Vol. 14, Iss. 2, s. 90). Lohusa depresyonu ve lohusalık psikozu arasındaki temel farklılık ise depresyon içerisindeki anne, çocuğun bakımına karşı yaşadığı isteksizlik nedeniyle suçluluk duygusu yaşarken psikoz hâlindeki anne için aynı durum geçerli değildir (Mary E. Lentz: A Postmortem of the Postpartum Psychosis Defense, Capital University Law Review (1989), Vol. 18, Iss. 4, s. 532). Lohusalık psikozu anne ve bebek arasındaki bağın bozulması, annede nükseden psikiyatrik hastalıklar, intihar ile yeni doğanın ihmal ve istismar edilmesi ve annenin yeni doğan bebeğini öldürmesi gibi olumsuz sonuçlara neden olabilmektedir. (Doucet/Jones/Letourneau/Dennis/Blackmore, Postpartum Psychosis, s. 89; Lentz, Postpartum Psychosis, s. 532.). İnfantisit olarak adlandırılan yeni doğan bebeğin öldürülmesi, çoğunlukla annenin bebeğini öldürmesi gerektiği yönünde gördüğü halüsinasyonlar veya bebeğin ele geçirildiği (Referans alınan çalışmada ifade edildiği şekliyle "possessed" kavramını "ele geçirilmek" şeklinde çevirmeyi tercih etmekteyiz. Burada ele geçirilmek, karanlık bir güç tarafından ele geçirilmiş ya da lanetlenmiş olarak da kabul edilebilir) şeklindeki sanrılar sonucunda meydana gelmektedir; ancak sanrı ve halüsinasyonlar olmaksızın doğum sonrası şiddetli duygu değişimleri sırasında da ortaya çıkabilmektedir (American Psychiatric Association: Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (DSM-5), 5th Edition, American Psychiatric Publishing, Washington/London 2013, s. 153)."(Durmaz Didem, Ceza Hukukunda Kusurluluğu Etkileyen Geçici Nedenler, Seçkin 2025 s. 112-113).

Gebelikle birlikte biyolojik ve endokrin sistemindeki hormonal değişiklikler ile nörogenetik yatkınlık doğum sonrası depresyonun meydana gelmesinde önemli rol oynamakta, sosyal destek eksikliği, geçirilmiş depresyon öyküsü, çocuk bakımına ilişkin sorunlar, olumsuz ve zayıf evlilik ilişkisi, beden imgesinde değişimler, düşük sosyoekonomik durum ve istenmeyen (beklenmeyen) gebelik depresyona yatkınlığı artırabilmektedir. Öte yandan Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayımlanan DSM-5-TR, (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatiksel El Kitabı, Metin Revizyonu, 2022) depresyonun tek başına ilk kez ebeveynlik stresine bağlı olmayıp annenin psikotik özellikler gösteren bir doğum sonrası dönem geçirmesinin ardından psikotik dönemin tekrarlama riskinin her doğumda yüzde otuz ila yüzde elli arasında olduğunu bildirmektedir. Başka bir değişle, annenin geçmişteki gebelik öyküsü ile yaşadığı duygusal ve fiziksel sorunlar bir sonraki gebelik ve doğum açısından kayda değer bir risk tablosu oluşturmaktadır.

Tıp çevrelerince doğum sonrası depresyon semptomlarının, planlı gebelik durumunda bile çökkünlük, suçluluk hissiyatı, kendini değersiz ve yetersiz görme, sinirlilik, yoğun umutsuzluk; daha ileri vak'alarda da psikomotor ajitasyon ve reterdasyon, kontrol kaybı, bellek zayıflığı, şuur bulanıklığı, amnezi (hatırlayamama) hatta intihara yönelme şeklinde klinik görünümler sergileyebildiği, hâl böyle iken, ani veya istenmeyen bir doğumla karşılaşan annenin ise panik, korku ve konfüzyon hâline bağlı olarak yenidoğana gereken müdahaleyi yapamayabileceği ve bebeğine yönelik eylemlerinin her durumda bilinçli bir eylem olarak değerlendirilemeyebileceği ifade edilmektedir (Nazan Aydın ve ark, Fark Edilmeyen Gebelikler; Bir Gözden Geçirme, Klinik Psikiyatri, 2017, 20, 328).

Doğum sonrası depresyon kavramının tıbbi terminolojide, annelik hüznü, lohusalık sendromu, doğum sonrası gelişen depresyon ve bu hâle bağlı bipolar bozukluk, ani doğumun yarattığı travmaya dayalı stres bozukluğu, fark edilmeyen gebeliğin reddi ve yeni doğan bebeğin öldürülmesi gibi içerik ve etkileri bakımından farklı tanımlama ve sınıflandırma sistemlerine tabi tutulduğu görülmektedir (Melissa L. Nau, Dale E. McNiel, Renee L. Binder, Doğum Sonrası Psikoz ve Mahkemeler, Amerikan Psikiyatri ve Hukuk Akademisi Dergisi, 2012, 40 (3), 318-325).

Hukuki Değerlendirme

Lohusalık döneminde biyolojik-psikolojik olarak belirlenen olguların kadın üzerinde etkili olduğunun tespit edilmesi ona ceza vermemek bakımından yeterli değildir. Bunların psikolojik olarak da belli bir düzeye gelmiş ve kadının o fiil için gerekli algılama ve davranışlarını bunun icaplarına göre kontrol edebilme yeteneğine etkileri de tespit edilmelidir. Bu ikisi arasında nedensel bir ilişkinin bulunması gerekir. Bu durumda kusur yeteneğinin bulunmadığından bahsedebilmek için bu algılama ve irade (davranışını yönlendirme) yeteneği kaybının yukarıda açıklanmış olan biyolojik-psikolojik etkenlerden kaynaklanmış olması gerekir.

Kusur yeteneğinde azalmanın söz konusu olup olmadığı, o anki psikopatalojik oluşumun, akut durumunda etkili olup olmadığı somut olayda incelenmelidir (Örneğin panikle psişik olağanüstü hal, çaresizlik, akut stres bozukluğu, ayrıştırılmış kişilik durumu). Uygulamada bu tip durumlarda çoğunlukla bilirkişi tarafından irade (davranışlarını yönlendirme) yeteneğinin azalmış olduğu kanaatine varılmaktadır. Somut olayda her zaman dışarıdan kendini belli etmeyen ve geleneksel kişilik bozukluğu kategorilerinde yer almayan (nadiren aksi de mümkün olabilmektedir) bir kişilik problemi gündeme gelmektedir. Olayın dinamiklerinin neler olduğu, her zaman kişinin tüm biyografisinin göz önünde bulundurulduğu detaylı psikiyatrik araştırmayla ortaya çıkmaktadır. Bu hâlde dahi motivasyonun gerçek olarak anlaşılması, davranış ve düşüncelerin tam olarak algılanmasıyla bir anlamlı bütün oluşturması, nadiren mümkün olmaktadır (ROHDE (1998), s. 608).

Lohusa sendromunun etkisi altındaki kadının suç işlemesi hâlinde, kusurluluk durumu yukarıda izah edilen nedenlerden dolayı etkilenmiş ise mutlak surette psikiyatrik bilirkişi raporu alınmalıdır. Kadının etki altında olduğu sendromun akıl hastalığı olarak değerlendirilmesi durumunda TCK'nın 32. maddesine göre hareket edilecektir. Kadının durumunun akıl hastalığı olarak değerlendirilmediği ancak geçici bir sebeple kusur yeteneğinin etkilendiği tespit edilirse TCK'nın 34. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. TCK'nın 34. maddesinin tanımı içinde bulunan "geçiçi bir nedenle" ibaresi lohusalık döneminde yaşanan majör depresyon, bipolar bozukluk ve doğum sonrası psikozu da kapsamaktadır. TCK'nın 34. maddesinin gerekçesinde de doğum sonrası kadının psikolojik durumunun bu kapsamda değerlendirileceği belirtilmiştir. Bu nedenle somut olayda lohusa döneminde suç işleyen sanığın psikolojik olarak durumunun incelenmesi ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin rapor ile belirlenmesi gerekir. Bu raporda sanığın, fiilin anlam ve sonuçlarını algılayamadığı veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin önemli derecede azalmış olduğunun belirlenmesi durumunda, TCK'nın 34. maddesinin uygulanması ve sanık hakkında kusurluluğunun bulunmaması nedeniyle ceza verilmesine yer olmadığı (CMK'nın 223/3-a maddesi) kararının verilmesi gerekir (Erdal Yerdelen, Kusurluluğu Etkileyen Bir Neden; Lohusalık Sendromu, CHD, 2018, s.19).

Şu hâle göre lohusalık psikozunun; TCK'nın 34. maddesi gereğince geçici nedenler kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinden; doğum sonrası meydana gelen ruhsal değişimin/psikozun, kusur yeteneği üzerinde nasıl bir etkide bulunduğunun, sebep ve tesir alanlarının ne olduğunun, her vakanın kendi özeli dahilinde tespit ve değerlendirmeye tabi tutularak bir sonuca ulaşılması icap etmektedir. Bu belirleme yapılırken lohusalık sendromunun ruhsal bozukluk/psikoz tanısı koymaya elverişli belli bir düzeye ulaşması ve buna bağlı olarak sanık annenin eylemi gerçekleştirdiği sırada algılama ve irade yeteneğini önemli ölçüde yitirmiş olması gerektiği gözden uzak tutulmamalıdır.

Maamafih, TCK'nın 34. maddesi kapsamında kalan geçici nedenlerin söz konusu olduğu hâllerde; anılan Kanun'un 32. maddesi gereğince alınan genel raporla yetinilmemeli, mümkün olduğu ölçüde olaydan hemen sonra, 34. madde özelinde aranan bilimsel tanı ve etkilerine özgü tespit ve değerlendirmeleri de muhtevi bilimsel rapor alınmalıdır.

Neticeten, lohusalık psikozunun süreğen bir akıl hastalığı aşamasında ise failin TCK'nın 32. maddesi kapsamında değerlendirilmesi; failin akıl hastası olmadığı ancak geçici bir nedenle kusur yeteneğinin etkilendiğinin tespiti hâlinde ise aynı Kanun'un 34. maddesi mucibince durumunun takdir edilmesinde zorunluluk bulunmaktadır.

B. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Mağdur ile evli olup bu evlilikten üç kız çocuğu bulunan sanığın, son doğumundan yaklaşık altı yıl sonra 18.01.2021 tarihinde ikametinde banyo yaptığı sırada herhangi bir yardım almadan tek başına dünyaya getirdiği ve biyolojik babası eşi olan erkek cinsiyetli bebeğin, boyun kısmında yedi, batın bölgesinde iki adet olmak üzere toplamda dokuz adet ve her biri müstakilen öldürücü nitelikteki bıçak darbeleriyle kasten ölümüne sebebiyet verdiğinin iddia ve kabul edildiği olayda;

Doğum sonrası bebeğin kordon bağını kesmek için bıçak aranması ve kordonun kesilmeye çalışılmasından bahisle, sanığın eylem sırasında düşünme yetisinin ortadan kalkmadığı, bilakis şuurunun yerinde olduğu ve Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulu tarafından TCK'nın 32. maddesi uyarınca düzenlenen sanığın cezai ehliyetinin tam olduğu yönündeki raporun varlığı gerekçe kılınarak mahkûmiyet hükmü tesis edilmiş ise de;

Evlilik birliği içinde doğan erkek bebeği kasten öldürmesi için haklı ve gerektirici bir neden ileri sürülmeyen sanığın, üçüncü çocuğuna hamile olduğunu da sekizinci ayında öğrendiği, diğer gebeliklerinde olduğu gibi karnı büyümediği ve adet döngüsü devam ettiği için son hamileliğini de fark etmediği yolundaki savunmasının, eşi olan mağdurun anlatımları ile desteklenmesi, nitekim, tıbbi bilgilerinin incelenmesinden sanığın hamile olduğu dönemde akut yollarından bir operasyon geçirmiş olduğunun anlaşılması, mağdurun, banyoya girdiğinde eşi olan sanığı donakalmış bir vaziyette gördüğüne ilişkin beyanı ile olay sonrasında sanık ve eşinin suç delillerini gizleme çabası içesine girmeden bebeğin hayatını kurtarmak maksadıyla hemen sağlık birimine başvurmuş olmaları hususları kül hâlinde değerlendirildiğinde;

Sanık annenin eylemi gerçekleştirdiği sırada, algılama ve irade yeteneğini önemli ölçüde yitirmesine sebep olacak şekilde lohusalık psikozunun etkisi altında bulunup bulunmadığının tespitini teminen; Sanığın suç tarihine kadar olan evreye ilişkin tüm tıbbi kayıt ve belgelerinin getirtilip fiziki muayene ve gözleminin de yapılması ile elde edilen bulgular muvacehesinde, suç tarihinde acil serviste görevli hekim tarafından tatbik edilen kas gevşetici ilacın sinir sisteminde hasara yol açıp açmadığı, doğum eylemini harekete geçirip geçirmediği başta olmak üzere gebelik döneminde ameliyat olan sanıkta hormon seviyesini etkileyecek düzeyde bir tiroid bozukluğu mevcut olup olmadığı, bilcümle, suçun işlenmesine tesir edebilecek tüm özel durum ve koşulların dikkate alınarak daha önce üç doğum yaşayan sanığın son gebeliğini fark etmemesinin, adet döngüsünün devam etmiş olmasının tıbbi literatürde bir karşılığının bulunup bulunmadığı, buna göre, ani ve beklenmedik doğum yaptığını ve eylem anını hatırlamadığını savunan sanığın psikotik bir travma yaşamasının ve bebeğe yönelik bilinç dışı harekette bulunmasının, bu bağlamda, TCK’nın 34. maddesi uyarınca algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneğini arızi olarak kaybetmesinin mümkün olup olmadığının Adli Tıp Kurumundan rapor alınarak saptanmasından sonra, sanığın hukuki durumunun tüm bilimsel veriler ve dosya kapsamına göre değerlendirilmesi gerekirken Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulu tarafından TCK'nın 32. maddesi uyarınca düzenlenen sanığın cezai ehliyetinin tam olduğu yönündeki raporla yetinilmek suretiyle kusurluluğun tespiti bakımından eksik incelemeye dayalı olarak yazılı şekilde mahkûmiyet kararı verilmesi usul ve kanuna aykırıdır (Ceza Genel Kurulu 2024/322 E. , 2025/300 K.).


Avukat Baran Doğan

UYARI

Web sitemizdeki tüm makale ve içeriklerin telif hakkı Av. Baran Doğan’a aittir. Tüm makaleler hak sahipliğinin tescili amacıyla elektronik imzalı zaman damgalıdır. Sitemizdeki makalelerin kopyalanarak veya özetlenerek izinsiz bir şekilde başka web sitelerinde yayınlanması halinde hukuki ve cezai işlem yapılacaktır. Avukat meslektaşların makale içeriklerini dava dilekçelerinde kullanması serbesttir.

Makale Yazarlığı İçin

Avukat veya akademisyenler hukuk makalelerini özgeçmişleri ile birlikte yayımlanmak üzere avukatbd@gmail.com adresine gönderebilirler. Makale yazımında konu sınırlaması yoktur. Makalelerin uygulamaya yönelik bir perspektifle hazırlanması rica olunur.