0 212 652 15 44
Çalışma Saatlerimiz
Hafta İçi 09.00 - 18.00

Suçtan Kaynaklanan Malvarlığı Değerlerini Aklama Suçu

TCK Madde 282

(1) (Değişik: 26/6/2009 – 5918/5 md.) Alt sınırı altı ay veya daha fazla hapis cezasını gerektiren bir suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini, yurt dışına çıkaran veya bunların gayrimeşru kaynağını gizlemek veya meşru bir yolla elde edildiği konusunda kanaat uyandırmak maksadıyla, çeşitli işlemlere tâbi tutan kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.

(2) (Ek: 26/6/2009 – 5918/5 md.) Birinci fıkradaki suçun işlenmesine iştirak etmeksizin, bu suçun konusunu oluşturan malvarlığı değerini, bu özelliğini bilerek satın alan, kabul eden, bulunduran veya kullanan kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Bu suçun, kamu görevlisi tarafından veya belli bir meslek sahibi kişi tarafından bu mesleğin icrası sırasında işlenmesi halinde, verilecek hapis cezası yarı oranında artırılır.

(4) Bu suçun, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, verilecek ceza bir kat artırılır.

(5) Bu suçun işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.

(6) Bu suç nedeniyle kovuşturma başlamadan önce suç konusu malvarlığı değerlerinin ele geçirilmesini sağlayan veya bulunduğu yeri yetkili makamlara haber vererek ele geçirilmesini kolaylaştıran kişi hakkında bu maddede tanımlanan suç nedeniyle cezaya hükmolunmaz.



TCK Madde 282 Gerekçesi

Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerine meşruiyet görüntüsü verilerek ekonomik sisteme sokulması, suç işlemenin kazanç elde etme açısından cazip bir yol olarak görülmesine neden olmaktadır.

Suç işlemek suretiyle veya dolayısıyla elde edilmiş olan ekonomik değerlerin meşruiyet görüntüsü kazandırılarak ekonomik sisteme sokulması, aynı zamanda suç delillerinin değiştirilmesi, gizlenmesi ve dolayısıyla, suçlunun kayrılması sonucunu doğurmaktadır.

Bu düşüncelerle, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin, yurt dışına transfer edilmesi veya bunların gayrimeşru kaynağını gizlemek ve meşru bir yolla elde edildiği konusunda kanaat uyandırmak maksadıyla çeşitli işlemlere tabi tutulması, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır.

Bu suçun konusunu suçtan kaynaklanan malvarlığı değerleri oluşturmaktadır. Bu malvarlığı değerlerinin elde edildiği suçun türü veya mahiyeti önemli değildir. Önemli olan, bu suçun konusunu oluşturan ekonomik değerlerin, başka bir suçun işlenmesi suretiyle veya dolayısıyla elde edilmiş olmasıdır.

Söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suç olarak tanımlanmıştır. Birinci seçimlik hareket, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin yurt dışına transfer edilmesidir. Bu seçimlik hareketin gerçekleştirilişi sırasında, yurt dışına transfer edilen malvarlığı değerlerinin suçtan elde edilmiş olduğunun bilinmesi gerekir. Başka bir deyişle, bu seçimlik hareket açısından kastın varlığı yeterlidir.

İkinci seçimlik hareket ise, serbest hareket olarak belirlenmiştir. Bu hareketler açısından önemli olan, bunların gerçekleştirilişi sırasında güdülen amaçtır. Başka bir deyişle, suçtan elde edilen malvarlığı değerlerinin, gayrimeşru kaynağını gizlemek ve meşru bir yolla elde edildiği konusunda kanaat uyandırmak maksadıyla çeşitli işlemlere tabi tutulması gerekir. Bu işlemler, değişik şekillerde gerçekleşebilir. Örneğin, yurt dışında işlenmiş olan bir suçtan kaynaklanan gelirin, meşru yolla elde edilmiş bir para görüntüsüyle yabancı sermayeyi teşvik mevzuatı çerçevesinde ülkeye sokulması hâlinde de bu suçun oluştuğunu kabul etmek gerekir.

Maddenin ikinci fıkrasında bu suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâli düzenlenmiştir. Buna göre, söz konusu suçun kamu görevlisi tarafından görevini yaparken ve görevinin sağladığı kolaylıktan yararlanarak ya da belli bir meslek sahibi kişi tarafından mesleğinin icrası sırasında ve sağladığı kolaylıktan yararlanarak işlenmesi hâlinde, ceza artırılacaktır.

Üçüncü fıkrada, bu suçun, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek cezanın belli oranda artırılması öngörülmüştür. Ancak, belirtilmelidir ki, bu suçtan dolayı verilecek artırılmış ceza, örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçundan dolayı ayrıca cezalandırılmaya engel teşkil etmemektedir.

Dördüncü fıkraya göre, bu suçun işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacaktır.

Maddenin beşinci fıkrasında bu suçla ilgili etkin pişmanlık hükmüne yer verilmiştir. Buna göre, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini gizleme nedeniyle kovuşturma başlamadan önce, bu malvarlığı değerlerinin ele geçirilmesini sağlayan veya bulunduğu yeri yetkili makamlara haber vererek ele geçirilmesini kolaylaştıran kişi hakkında bu suç nedeniyle cezaya hükmolunmayacaktır.


TCK 282 (Suçtan Kaynaklanan Malvarlığı Değerlerini Aklama Suçu) Emsal Yargıtay Kararları


YARGITAY 19. CEZA DAİRESİ Esas: 2015/18391 Karar: 2016/2636 Tarih: 25.02.2016

  • TCK 282. Madde

  • Suçtan Kaynaklanan Malvarlığı Değerlerini Aklama Suçu

Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;

1- G… Vergi Dairesinin … numaralı vergi mükellefi olan ve sanıklardan İzrail ve Mair’in %48’er, sanık Jak’ın %1 hissesine sahip olduğu ve sanık Leon’ın ise muhasebecisi olduğu T… Uluslararası Tic ve Teks. A.Ş. adlı şirketin talebiyle T… T… Bankası B… Şubesinden 03.10.1995, 06.10.1995 ve 09.10.1995 tarihli tahsis kararlarıyla İsviçre’nin Lugano şehrinde faaliyet gösteren M… E… ünvanlı firmadan yapacakları ithalata karşılık toplam 2.000.000 USD tutarında harici garanti kredileri tahsis edildiği halde bu kredilere karşılık teminat göstermedikleri, daha sonra sanıkların anılan bankaya başvurarak harici garanti kredilerinin M… E… ünvanlı firmanın İsviçre’nin U… adlı bankasından aldığı krediye karşılık olarak teminat mektubuna dönüştürülmesini talep ettikleri, anılan bankanın M… E… adlı şirket hakkında hiçbir araştırma yapmadan söz konusu harici garanti kredisinin teminat mektubuna dönüştürüldüğü, daha sonraki tarihlerde birkaç kez temdit yapılan teminat mektuplarının M… E… adlı şirketin krediyi geri ödememesi nedeniyle U… bankasının elindeki teminat mektuplarının bedeli olan 2.000.000 USD tutarını 06.10.1997-26.01.1998 tarihleri arasında T… T… Bankasından doğrudan tahsil ettiği, anılan bankanın 06.10.1997 tarihinde ilk teminat mektubunu ödemesinden sonra anılan şirket aleyhine icra takibine başlandığı, bu takip nedeniyle Beyoğlu 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 1998/489 E, 1999/196 sayılı kararı ile T… isimli şirketin iflasına karar verildiği, bu kararın 19.12.1999 tarihinde kesinleştiği, Sanıklar İzrail ve Mair’in tümü hakkında banka görevlileri ile anlaşarak bankayı dolandırdıkları iddiasıyla 765 sayılı TCK’nın 504/1 522. maddeleri uyarınca açılan davanın, İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 23.10.2001 tarihli ve 2000/207 Esas, 2001/236 sayılı kararıyla eylemin emniyeti suistimal suçunu oluşturduğu gerekçesi ile 4616 sayılı Kanun uyarınca kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine karar verildiği, anılan kararın temyiz üzerine Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin 30.10.2003 tarih ve 2003/1226-7456 sayılı ilamı ile kamu davasının zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılmasına karar verildiği, Yine sanıklar İzrail ve Mair hakkında T… şirketinin hileli şekilde iflas ettirildiği iddiasıyla 765 sayılı TCK’nın 506. maddesi uyarınca cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davasının, İstanbul 19. (Kapatılan Beyoğlu 2.) Ağır Ceza Mahkemesinin 2000/74 Esas, 2005/258 karar sayılı ilamı zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılmasına karar verildiği ve anılan kararın temyizi üzerine Yargıtay 11. Ceza Dairesinin 2006/4496-7330 E.K sayılı kararı ile onandığı, 06.10.1997 tarihinde ilk teminat mektubunun ödemesinden sonra 14.10.1997 tarihinde T… Uluslararası Tic. ve Teks. A.Ş. adlı şirketin faaliyet gösterdiği aynı adreste sanık Jak’ın hakim ortağı olduğu ve sanık Leon’un muhasebecisi olduğu P… Petr. Ür. Gıda ve Tekstil Ltd. Şti adlı şirketin kurulduğu, bu şirketin T… isimli firmanın faaliyet alanında iştigal ettiği, yine T… isimli firmanın ticari ilişki kurduğu firmalar ile ticaret yaptığı, P… firmasının 5.000 TL sermaye ile kurulmuş olmasına rağmen çok yüksek cirolar yaptığı, anılan firmanın 1998 yılında M… E… ünvanlı firma ile ticari faaliyette bulunduğu, anılan firmanın özellikle 1997 yılı ve 1999 yıllarında aktiflerinde aşırı derecede artış olduğu, T… S… Şubesinde anılan şirket adına 1999 yılında açılan repo hesabında 04.12.1999-31.12.1999 tarihleri arasında 597.987 TL para yatırıldığı, dönem sonu olan 31.12.1999 tarihinde ana para ve repo gelirinin 959.033 TL olmasına rağmen dönem sonu bilançosunda bu miktarın yer almadığı, takip eden yılda anılan paranın 524.914 TL olarak bilançoda yer almasına rağmen dönem sonu bilançosunda yer almadığı, anılan firmanın kuruluşundan sonraki dönem içerisinde aktiflerini arttırdığı, 2001 yılı içerisinde toplam 150.000 TL bedelle şirket adına iki arsa alındığı, ancak 2002 yılında Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun P… şirketinin T… firmasının devamı niteliğinde bulunduğu iddiasıyla şirketin malvarlığı hakkında haciz talebinde bulunmasından sonra P… firmasının varlıklarında önemli tasfiyeler olduğu, P… firmasının 25.12.2007 tarih ve 36 sayılı ortaklar kurulu kararı ile 25.07.2007 tarihinden itibaren tasfiye sürecine girdiği, Sanıkların ortakları ve yöneticisi oldukları T… firması aracılığıyla T… T… Bankasından banka görevlilerinin katkısı ile herhangi bir teminat göstermeden 2.000.000 USD harici kredi ve teminat mektupları alarak İsviçre’de bulunan M… E… isimli firmaya verdikleri, anılan firma ile ilgili hiçbir araştırma yapılmadığı gibi bilginin de bulunmadığı, gerçekte fiilen faaliyet gösterip göstermediğinin belli olmadığı, bu firmanın teminat mektuplarını İsviçre’deki U… Bankasından almış olduğu krediye karşılık teminat olarak ibraz ettiği, kredisini ödememesi üzerine U… Bankasının 06.10.1997 tarihinden başlayıp son olarak 26.01.2008 tarihinde olmak üzere 2.000.000 USD tutarındaki parayı T… T… Bankası’dan tahsil ettiği, sanıkların T… T… Bankasınca ilk teminat mektubunun ödenmesinden hemen sonra 14.10.1997 tarihinde T… şirketinin adresinde P… adlı şirketi kurdukları, T… T… Bankasının T… şirketi aleyhine icra takibi başlatması üzerine sanıkların T… firmasını hileli şekilde iflas ettirip yeni kurulan P… şirketine bu kaynakları aktardıkları, P… şirketi bünyesinde aynı şekilde faaliyetlerine devam ettikleri, önceki şirket ile farklı olarak sanıklardan Jak’ın hakim ortak olduğu, T… firmasının muhasebe işlerini yürüten sanık Leon’un yeni şirkette de aynı görevi yürüttüğü, sanıkların T… T… Bankasından haksız olarak aldıkları parayı yeni kurdukları şirket bünyesinde akladıkları, P… şirketi hakkında T… firmasının devamı olduğu hususunda TMSF’nin mahkemeye başvurmasından sonra sanıkların P… firmasının aktiflerini de azaltmaya başladıkları, P… firması adına arazi alımları yaptıkları, kendileri ve aile fertleri adına araçlar aldıkları ancak bu araçların parasını şirket ile ilişkilendirmedikleri, P… firmasının bu suretle aktiflerini bitirip şirketin tasfiyeye girdiği 25.07.2007 tarihine kadar kara para aklama eylemlerine devam ettikleri, sanıkların T… T… Bankasından hileli yollarla para aldıktan sonra bu parayı yasal takipten kurtarmak için hileli iflas yoluna başvurdukları, hileli iflasın 765 sayılı TCK’nın 506. maddesinde düzenlenmiş olduğu ve atılı suçun 4208 sayılı Kanun kapsamında öncül suç olduğu, sanıkların kara para aklama eylemlerinin son bulduğu P… firmasının tasfiye tarihi olan 25.07.2007 tarihinde atılı suçun oluştuğu cihetle, sanıklar İzrail ve Mair’in öncül suçlardan olan hileli iflas suretiyle edindikleri parayı sanık Jak’ın hakim ortağı olduğu P… firması işlemleri aracılığıyla akladıkları, Jak ve Leon’un kara para olduğunu bildikleri parayı aklama eylemlerini yaptıkları ve tüm sanıkların 5237 sayılı TCK’nın 282/1-3. maddesinde düzenlenen suçu işledikleri ve anılan madde uyarınca cezalandırılmalarına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması,

2- Sanıklar İzrail ve Mair hakkında 4208 sayılı Kanun’un 7/1. maddesi uyarınca hapis cezasının yanında para cezasına da hükmedilmesi ve aynı maddede yer alan “…ve nemaları da dahil olmak üzere kara para kapsamındaki mal ve değerler ile bunların ele geçirilememesi halinde bunlara tekabül eden mal varlığının müsaderesine de hükmolunur” hükmü uyarınca müsadere kararı verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, Kanuna aykırı ve katılan vekili ile sanıklar İzrail ve Mair müdafiilerinin temyiz nedenleri bu itibarla yerinde görüldüğünden, tebliğnameye aykırı olarak HÜKÜMLERİN 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca (BOZULMASINA), CMUK’nın 326/ son maddesi uyarınca sanıklar İzrail ve Mair’in sonuç ceza yönünden kazanılmış haklarının saklı tutulmasına, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın mahkemesine gönderilmesine, 25.02.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 16. CEZA DAİRESİ Esas: 2016/450 Karar: 2016/367 Tarih: 01.02.2016

  • TCK 282. Madde

  • Suçtan Kaynaklanan Malvarlığı Değerlerini Aklama Suçu

I. GENEL OLARAK

Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince; Yargıtay Ceza Dairelerinin kararlarına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, ilamın kendisine verildiği tarihten itibaren 30 gün içinde aleyhe, süre koşulu olmaksızın lehe itiraz edebilir. İtirazı, kararı veren daire inceler ve yerinde görürse kararını düzeltir, görmezse dosyayı Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na gönderir.

İtirazı incelemekle görevli daire, sanığın üzerine atılı “suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama” suçundan temyiz inceleme tarihi itibari ile 6545 Sayılı Kanun’un 35. maddesiyle değişik Yargıtay Kanununun 14. maddesi hükmü, 20.07.2014 gün ve 29066 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Yargıtay Büyük Genel Kurulunun 17.07.2014 tarih ve 2014/2 Sayılı kararına göre Yargıtay 9. Ceza Dairesidir.

Ancak, 2797 Sayılı Yargıtay Kanununa 6572 Sayılı Kanun’un 27. maddesiyle eklenen geçici 14. madde hükmü doğrultusunda Yargıtay Birinci Başkanlar Kurulunun 19.01.2015 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 2015/8 Sayılı kararı ile itiraza konu suçların kanun yolu incelemesi yapmakla Yargıtay 16. Ceza Dairesi görevlendirilmiştir.

Yasal düzenleme ve Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun kararı doğrultusunda itirazın incelemesinde Dairemizin görevli olduğu kabul edilmiştir.

II. İTİRAZ EDİLEN KARAR:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 11.01.2016 tarihli yazısı ile Yargıtay 9. Ceza Dairesine 14.06.2013 tarih ve 2012/6187 esas, 2013/9049 karar sayılı onama kararına aşağıdaki nedenlerden dolayı itiraz edilmiştir.

Konunun Takdimi:

“Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama” suçundan sanık …‘in mahkumiyetine dair İstanbul 32. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 03.03.2011 gün ve 2007/21 - 2011/106 Esas-Karar sayılı kararının sanık müdafii ve katılan vekili tarafından temyizi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 30.05.2012 gün ve 2011/… sayılı tebliğnamesiyle hükmün onanması talep edilmiştir.

Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 14.06.2013 gün ve 2012/6187 esas, 2013/9049 Karar sayılı kararında; Dosya incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : 1- )Sanığa atılı suçla korunan hukuki yarar da nazara alındığında suçtan doğrudan doğruya zarar görmeyen ve bu sebeple de davaya katılma hakkı bulunmayan Hazinenin davaya katılmasına dair verilen karar hukuki değerden yoksun olup hükmü temyiz yetkisi vermeyeceğinden, Hazine vekilinin temyiz talebinin anılan Kanunun 317. maddesi gereğince REDDİNE,

2- )Yapılan yargılama sonunda toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanığın suçunun sübutu kabul, olay niteliğine ve kovuşturma sonuçlarına uygun şekilde vasfı tayin edilmiş, savunması inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, incelenen dosyaya göre verilen hükümde bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan, sanık müdafiinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün ONANMASINA, 14.06.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildiği anlaşılmıştır.

Bu karara karşı, aşağıda arz ve izah olunan sebeplerle itiraz edilmesi gerektiği düşünülmüştür.

İTİRAZ NEDENLERİ :

Yargıtay 9. Ceza Dairesi ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığımız arasında suçun sübutuna dair herhangi bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Oluşan ve çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;

1- ) Söz konusu suçun suç tarihinin tespiti ve bu kapsamda zamanaşımı süresinin oluşup oluşmadığı,

2- )Sanık hakkında bu suç bakımından gerek mülga 1412 Sayılı CMUK’nın 255 . maddesi gerek halen yürürlükte olan CMK’nın 218. maddesi gereğince … Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2004/… Esas sayılı dosyasının bekletici sorun ( mesele ) yapılıp yapılamayacağı, bu kararın savcılık makamı tarafından alınıp alınamayacağı ve buna bağlı olarak zamanaşımı süresinin durup durmadığının belirlenmesine ilişkindir.

Uyuşmazlık konusuna dair yasal düzenlemeler incelendiğinde;

Kara paranın tanımı ve kara para aklama fiillerinin suç olarak düzenlenmesi hukukumuza ilk olarak 19 Kasım 1996 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4208 Sayılı Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine dair Kanun ile girmiş, anılan Kanunun 2. maddesinde kara para ve kara para aklama suçunun tanımı yapılarak, 7. maddesinde yaptırım öngörülmüştür.

18.10.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5549 Sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkındaki Kanunun 26. maddesiyle 4208 Sayılı Kanun’un 2 7. maddeleri de dahil olmak üzere bir çok maddesi yürürlükten kaldırılmış, kanunun adından da anlaşılacağı üzere kara para terimi yerine suçtan kaynaklanan mal varlığı değerini ifade eden “suç geliri” terimi kullanılmış, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerinin aklanması anlamına gelen “aklama suçunun” 5237 Sayılı TCY’nın 282. maddesinde düzenlenmiş olan suçu ifade ettiği belirtilmiş, 5549 Sayılı Kanun’un 26. maddesinin üçüncü fıkrasında “Diğer mevzuatta yer alan ‘kara para’ ibaresinden ‘suçtan kaynaklanan mal varlığı değeri’, ‘kara para aklama suçu’ ibaresinden ‘aklama suçu’ anlaşılır’“düzenlemesine yer verilmiştir.

5549 Sayılı Kanun’un yollamada bulunduğu 5237 Sayılı TCY’nın “Suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama” başlıklı 282. maddesinde, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerinin, yurt dışına transfer edilmesi veya bunların gayrimeşru kaynağını gizlemek ve meşru bir yolla elde edildiği konusunda kanaat uyandırmak maksadıyla çeşitli işlemlere tabi tutulması ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır.

Uyuşmazlığın sağlıklı bir çözüme kavuşturulabilmesi bakımından işlendiği iddia olunan suç tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 4208 Sayılı Kanun’un konuyla ilgili bölümlerinin incelenmesi gereklidir.

4208 Sayılı Kanun’un tanımlar başlıklı 2. maddesinin ( a ) bendinde kara para;

“1.1918 Sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanundaki,

2.6136 Sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar Hakkında Kanundaki,

3.2238 Sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli hakkında Kanundaki,

4.2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması Hakkında Kanundaki,

5.213 Sayılı Vergi Usul Kanununun 344. maddesinin 2 ve 2 ve 3 numaralı bentlerindeki,

6.765 Sayılı Türk Ceza Kanunundaki Devletin Şahsiyetine Karşı İşlenen Cürümler ve aynı Kanunun 179, 192, 264, 316, 317, 318, 319, 322, 325, 332, 333, 335, 339, 341, 342, 345, 350, 403, 404, 406, 435, 436, 495, 496, 497, 498, 499, 500, 504 506. maddelerindeki, fiillerin işlenmesi suretiyle elde edilen para veya para yerine geçen her türlü kıymetli evrakla, mal veya gelirleri veya bir para biriminden diğer bir para birimine çevrilmesi de dahil, sözü edilen para, evrak, mal veya gelirlerin birbirine dönüştürülmesinden elde edilen her türlü maddi menfaat ve değeri”, ( b ) bendinde ise kara para aklama suçu;

“Türk Ceza Kanununun 296. maddesinde belirtilen haller haricinde, bu maddenin ( a ) bendinde sayılan fiillerin işlenmesi suretiyle elde edilen kara paranın elde edenlerce meşruiyet kazandırılması amacıyla değerlendirilmesi, bu yolla elde edildiği bilinen kara paranın başkalarınca iktisap edilmesi, bulundurulması; elde edenlerce veya başkaları tarafından kullanılması, kaynak veya niteliğinin veya zilyet ya da malikinin değiştirilmesi, gizlenmesi veya sınır ötesi harekete tabi tutulması veya bu hareketin gizlenmesi, yukarıda belirtilen suçların hukuki sonuçlarından failin kaçmasına yardım etmek amacıyla kaynağının veya yerinin değiştirilmesi veya transfer yoluyla aklanması veya kara paranın tespitini engellemeye yönelik fiilleri” ifade eder şeklinde tanımlanmıştır.

Kara para aklama suçu kendisine kaynaklık eden “öncü suçtan” bağımsız ve ayrı bir suç tipidir. Kara para aklama suçunun varlığı için, “öncü suç” olarak adlandırılan ve 4208 Sayılı Kanun’un 2. maddesinde sayılan suçlardan birinin işlenmesi, aklamaya konu değerlerin de “öncü suç” olarak adlandırılan bu suçlardan elde edilmiş olması ve belirtilen öncü suçların işlenmesi suretiyle elde edilen parada dahil olmak üzere her türlü maddi menfaat ve değerin, elde edenlerce meşruiyet kazandırılması amacıyla değerlendirilmesi, bu yolla elde edildiği bilinen kara paranın başkalarınca iktisap edilmesi, bulundurulması, elde edenlerce veya başkaları tarafından kullanılması, kaynak veya niteliğinin veya zilyet ya da malikinin değiştirilmesi, gizlenmesi veya sınır ötesi harekete tabi tutulması veya bu hareketin gizlenmesi, öncü suçların hukuki sonuçlarından failin kaçmasına yardım etmek amacıyla kaynağının veya yerinin değiştirilmesi ya da transfer yoluyla aklanması veya kara paranın tespitini engellemeye yönelik fiillerin yapılması gerekmektedir.

Kara para aklama suçu açısından varlığı gerekli olan öncü suçun işlenme tarihi, kara para aklama suçunu hukukumuza sokan 4208 Sayılı Kanun’un yürürlük tarihi olan 19.11.1996 tarihinden önceki bir tarihe tekabül etmekte ise, artık kara para sayılan bir değerden ve kara para aklama suçunun konusunu oluşturan “kara para”, ancak anılan Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra işlenen öncü suçlardan dolayı bu niteliği taşıyacaktır. Başka bir anlatımla, kanunda belirtilen öncü suçların işlenmesi sonucu suçun konusu olarak ortaya çıkan “kara para” ya bu niteliğini veren 4208 Sayılı Kanun olmuştur.

Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Masak raporları, 15.03.2010 tarihli ek bilirkişi ve 26.06.2008 tarihli bilirkişi raporları, Ağır Ceza Mahkemesi’nin 29.11.2005 tarih ve 2005/…-… Esas-Karar sayılı kararı, Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 19.10.2006 tarih ve 2006/…-…. Esas-Karar sayılı ilamı, dekontlar, belgeler ve tüm dosya kapsamına göre;

Sanığın banka sermayesine hakim gruba kaynak aktarmak maksadıyla çeşitli işlemler kullanarak … A.Ş. merkez şubesinde bulunan hesabına paraların aktarılması ile kara para elde edildiği, bununla grup şirketlerine krediler açılması ve bu şirketlerden de diğer bir takım şirketlere alacağı temliki işlemleri ve müteakip işlemlerin ise paranın izini engellemeye yönelik olduğu, bu yolla dolandırıcılıkla elde edilen kara paranın izini kaybettirerek söz konusu paraların rahatça sanık tarafından kullanılmasının amaçlandığı, aklanan miktarın 1998-1999 yılları arasında 171 farklı günde 374 farklı işlemle toplam 24.488 TL, 5.082.245 USD ve 4.947.520 DEM’in nakit olarak çekilip banka kayıtlarından çıkartılarak izlenmesi imkansız hale getirilen miktar olduğu, suç tarihinin en son alınan 15.03.2010 tarihli ek bilirkişi raporuna göre aklama işlemine dair olarak en son işlemin yapıldığı 17.12.1999 tarihi olduğu anlaşılmıştır.

Suç tarihinin tespitinden sonra söz konusu suça dair olarak zaman aşımı müddetine yönelik olarak yasal mevzuatın incelenmesi önem taşımaktadır.

Buna göre;

A- ) 4208 Sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca asli zaman aşımı süresi 10 yıl, olağanüstü zaman aşımı süresi ise 15 yıldır. Anılan maddede yer alan “on” ibaresi 12.12.2003 kabul tarihli, 26.12.2003 tarih ve 25328 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 5020 Sayılı Kanun’un 16. maddesine ile “onbeş” şeklinde değiştirilmiş olup, olağanüstü zaman aşımı süresi 22,5 yıla çıkmaktadır. Anılan tarihten önce işlenen suçlar bakımından asli zaman aşımı süresi yine 10 yıl olarak uygulanacaktır.

B- ) 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 Sayılı TCK 282/1. maddesindeki cezanın türü ve üst sınırı nazara alındığında ise 5237 Sayılı TCK’nın 66/1-e maddesi gereğince ise asli zaman aşımı süresi 8 yıl, olağanüstü zaman aşımı süresi ise 12 yıldır.

C- ) 26.06.2009 tarih 5918/5. maddesiyle değişik 5237 Sayılı TCK’nın 282/1. maddesi gereğince ise asli zaman aşımı süresi bu kez 5237 Sayılı TCK’nın 66/1-d maddesi gereğince yeniden 15 yıl olarak belirlenmiş, buna göre olağanüstü zaman aşımı süresi ise 22,5 yıl olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu durumda kara para aklama suçu açısından varlığı gerekli olan öncü suçun ( Dolandırıcılık ) işlenme tarihi, kara para aklama suçunu hukukumuza sokan 4208 Sayılı Kanun’un yürürlük tarihi olan 19.11.1996 tarihinden sonraki bir tarihe tekabül etmekte ve lehe kanun gereği zaman aşımı müddetinin yukarıda bahsi geçen kanun hükümleri incelenerek bir neticeye ulaşılmasını zorunlu kılmaktadır.

Bu durumda suç tarihi ve zaman aşımı süreleri nazara alındığında;

Sanığa atılı suçun, dava zaman aşımı süresinin suç tarihi itibariyle 10 yıl olduğuna dair 4208 Sayılı Kanun’un 8. maddesindeki düzenlemenin 5549 Sayılı Kanun’un 26. maddesi uyarınca yürürlükten kaldırıldığı ve 01.06.2005 günü yürürlüğe giren 5252 Sayılı Kanun’un 12/b maddesiyle de 765 Sayılı TCK’nın yürürlükten kaldırılıp yerine 01.06.2005 tarihinden itibaren 5237 Sayılı TCK’nın yürürlüğe girdiği cihetle; incelemeye konu kamu davasının sanık yararına olan 5237 Sayılı TCK’nın 66/1-e maddesinde öngörülen 8 yıllık asli, 12 yıllık olağanüstü dava zaman aşımına tabi olduğu anlaşılmaktadır.

Dosya kapsamından, iddianame düzenleme tarihinin 29.12.2006, iddianame kabul tarihinin ise 16.01.2007 olduğu, suç tarihi olan 17.12.1999 tarihinden iddianame tarihine kadar 8 yıllık asli zaman aşımı süresinin dolmadığı, bu tarih itibariyle zaman aşımı süresinin kesildiği, sanığın savunmasının alındığı 01.10.2007 tarihi itibariyle de zaman aşımı süresinin dolmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda olağanüstü zaman aşımı süresi mahkemenin kabulünde olduğu gibi 17.12.2011 tarihi olmaktadır. Dosyada zaman aşımını kesen başkaca bir işlem bulunmamaktadır.

Ancak dosya içeriğinden Şişli Cumhuriyet Başsavcılığının 2002/3425 hazırlık numara ve 19.04.2005 tarihli kararıyla İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2004/102 Esas dosyasının bu suç bakımından bekletici sorun yapılmasına karar verildiği anlaşılmakta, söz konusu mahkeme kararında yer alan ve bu suç bakımından öncü suç kabul edilen “Dolandırıcılık” suçundan verilen hükmün Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 19.10.2006 tarihinde onanması üzerine 29.12.2006 tarihinde düzenlenen iddianamede bekletici sorun atıf yapılarak 19.04.2005 ( Sehven 19.05.2005 yazıldığı ) ile 19.10.2006 tarihleri arasında zaman aşımı süresinin durduğu belirtilmiştir.

Bu durumda ise çözümlenmesi gereken şu hususlar ortaya çıkmaktadır.

1- ) Savcılık makamının gerek 1412 Sayılı CMUK’nın 255. maddesi, gerek 5271 Sayılı CMK’nın 218. maddesi gereğince bekletici sorun yapma kararı verip veremeyeceği,

2- ) Savcılık makamının bekletici sorun kararı verme yetkisinin olduğunun kabul edilmesi halinde ise; bu kararın somut olay bakımından alınması gerekli kararlardan olup olmadığı ve zaman aşımını durduran kararlardan olup olmadığına dair sorunlardır.

1- ) Savcılık makamının bekletici sorun ( mesele ) kararı verme yetkisinin bulunup bulunmadığı;

Gerek 1412 Sayılı CMUK’nın 255. maddesi, gerek 5271 Sayılı CMK’nın 218. maddelerinin metinleri, gerekçeleri, konuluş amaçları karşılaştırıldığında; burada bekletici meseleye karar verme yetkisinin mahkemelerde olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü madde metinlerinde “mahkeme” tanımı geçmektedir. Suçta kullanıldığı iddia edilen basit bir sopaya el konulması kararını bile hakimin onayına bağlayan bir ceza adaleti sisteminde suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama gibi hürriyeti bağlayıcı ve adli para cezaları bakımından ağır neticeler doğuran suçlarda bu yetkinin Cumhuriyet Savcılığı makamına bırakılması düşünülemez. Aksi durumda Savcılık kararlarının bu gibi önemli durumlarda, denetimsiz bırakılması ve ileride telafisi mümkün olmayacak zararlara sebebiyet vermesine yol açacaktır. Dosya kapsamından Savcılığın bu kararını herhangi bir hakim ya da mahkeme onayına da sunmadığı anlaşılmaktadır.

2- ) Savcılık makamının bir an için bu kararı verme yetkisinin olduğunun kabul edilmesi halinde bile söz konusu karar zaman aşımını durduran kararlardan olmayacaktır. Çünkü bekletici mesele kararı ancak ceza muhakemesi sırasında, kendi uzmanlığı dışında bir mesele ile karşılaşması ve yargılanmakta olduğu uyuşmazlık hakkında karar verebilmek için, o mesele hakkında yetkili uzman mahkemenin kararının beklenmesi durumunda ortada “bekletici mesele” olduğu kabul edilecektir. 1412 Sayılı CMUK’nın 255. maddesinde “bir fiilin suç oluşturup oluşturmaması” bir ön sorun olarak düzenlenmiş iken, 5271 Sayılı CMK’nın 218/1. maddesinde “yüklenen suçun isbatı” biçiminde düzenlenmiştir. Bu değişiklik bir bakıma bir fiilin suç olup olmayacağı bakımından ceza muhakemesi dışındaki yargılama makamlarının kararlarıyla bağlı olmayacağı sonucunu da ortaya çıkarmaktadır. Yani burada mahkemenin bir takdir hakkı bulunmakta bir meseleyi bekletici mesele yapıp yapmama konusunda serbest hareket etmektedir. Gerektiğinde bekletici mesele yapmadan nispi muhakeme yoluyla da bu sorunu kendisi de çözebilecektir.

Burada dikkat edilmesi gereken husus uyuşmazlığın hangi hususlarda ve hangi mahkemelerin yetkisi dahilinde olacağıdır. Kanun metinleri ve gerekçeleri incelendiğinde ceza mahkemesinin idari ya da hukuki bir uyuşmazlığı ön sorun olarak kabul edebileceği sonucu ortaya çıkmaktadır. Çünkü gerek mülga gerek yeni usul kanunlarındaki madde metinlerinde “ceza muhakemesi” “ ceza mahkemesi” tabirlerine yer vererek kanun koyucu muradını açıkça ortaya koymuştur. Bu durumda ise somut olayda olduğu gibi ceza soruşturmasında başka bir ceza mahkemesinde görülmekte olan dava bekletici sorun yapılamayacaktır.

Yine bekletici mesele yapılabilmesi hususunda mahkemeler mutlak sınırsız değildir. Kanun koyucu bazı durumlarda bekletici mesele yapılmasını mutlak zorunlu hal olarak düzenlemiştir. ( Kanun hükmünün Anayasaya aykırılık iddiası, HUMK’nın 314. maddesi ) Ancak bu zorunlu haller sınırlıdır. Zorunlu haller dışında mahkemenin takdir hakkı bulunmaktadır. Ancak bu hakkın kullanılabilmesi ise yukarıda izah edildiği üzere sınırsız değildir. Bu sebeple ceza mahkemesinin bir sorunu bekletici ( ön ) mesele yapması ancak çok zorunlu ve uzmanlığa dair bir husus söz konusu olduğunda karar vermesi gerekir. Aksi halde davanın uzaması, makul sürede bitirilememesi, adil yargılanma hakkının ihlal edilmesi, davanın uzaması sebebiyle davadan uzaklaşılması sebebiyle delillerin takdirinde hataya düşülmesi gibi sorunlar ortaya çıkacaktır. Dosya kapsamından Savcılık tarafından bekletici sorun kararının verildiği tarih itibariyle üç adet MASAK raporu mevcut olup, raporlar kara para aklama suçunun oluştuğuna ilişkindir. Bu durumda ise ortada dava açılması için yeterli ve ciddi şüphe uyandıran deliller bulunmaktadır. Bu ise Cumhuriyet savcısının dava açma mecburiyeti ortaya çıkarmaktadır. 5271 Sayılı CYY’nin 170/2. maddesi uyarınca; “soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa Cumhuriyet savcısı, bir iddianame düzenler.” Bu hüküm dolayısıyla kanun tarafından Cumhuriyet savcısına, toplanan delilleri değerlendirme yetkisi verilmiş ve yapılacak değerlendirme sonucunda yeterli şüphe oluşturduğu kanısına ulaşılması durumunda kamu davasının açılması zorunlu görülmüştür.

Görüldüğü üzere Ceza Yargılama Yasamız, kovuşturma mecburiyeti ilkesini benimsemiş ise de, bu ilke Cumhuriyet savcısının delilleri değerlendirme yetkisini ortadan kaldırmamaktadır. Somut olayda dava açılması için yeterli hatta ciddi şüphelere dair deliller bulunmaktadır.

Tüm bunların ışığında somut olay incelendiğinde;

Savcılık makamı tarafından verilen 19.04.2005 tarihli “bekletici sorun yapma kararı” hukuki dayanaktan yoksun olup hukuken geçerli kararlardan olmadığından 5237 Sayılı TCK’nın 67. maddesi kapsamında “zaman aşımını durduran” kararlardan değildir.

Sanığa atılı suçun, dava zaman aşımı süresinin suç tarihi itibariyle 10 yıl olduğuna dair 4208 Sayılı Kanun’un 8. maddesindeki düzenleme 5549 Sayılı Kanun’un 26. maddesi uyarınca yürürlükten kaldırılmış, 01.06.2005 günü yürürlüğe giren 5252 Sayılı Kanun’un 12/b maddesiyle de 765 Sayılı TCK’nın yürürlükten kaldırılıp yerine ./..

01.06.2005 tarihinden itibaren 5237 Sayılı TCK’nın yürürlüğe girdiği cihetle; itiraza konu kamu davası, sanık yararına olan 5237 Sayılı TCK’nın 66/1-e maddesinde öngörülen 8 yıllık asli dava zamanaşımına tabi olmuştur. 4208 Sayılı Kanunda yer alan kara paranın aklanması suçlarında zamanaşımı süresi karar tarihi itibariyle 765 Sayılı TCK’nın 102/4. maddesine göre değil, 4208 Sayılı Kanun’un 8. maddesiyle 5237 Sayılı TCK’nın 66/1-e maddelerine göre hesaplanması gerekmektedir. Bu durumda ise, sanığa yüklenen suçun kanunda gerektirdiği cezasının türü ve üst sınırı itibariyle tabi olduğu 5237 Sayılı TCK’nın 66/1-e 67/4 maddelerinde öngörülen 12 yıllık olağanüstü dava zaman aşımının, suç tarihinden temyiz inceleme tarihine kadar gerçekleştiği anlaşıldığından hükmün bu sebepten dolayı 5320 Sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince yürürlükte bulunan 1412 Sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASI, sanık hakkındaki kamu davasının gerçekleşen zaman aşımı sebebiyle 5237 Sayılı TCK’nın 66/1-e 67/4 maddeleri uyarınca DÜŞÜRÜLMESİNE karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hükmün onanmasına karar verilmesi usul ve kanuna uygun bulunmamıştır.

Sonuç ve İstem:

Yukarıda açıklanan sebeplerle itirazımın kabulüyle Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 14.06.2013 gün ve 2012/6187 esas, 2013/9049 Karar sayılı ONAMA kararının kaldırılarak, sanığa yüklenen suçun kanunda gerektirdiği cezasının türü ve üst sınırı itibariyle tabi olduğu 5237 Sayılı TCK’nın 66 /1-e ve 67/4 maddelerinde öngörülen 12 yıllık olağanüstü dava zaman aşımının, suç tarihinden temyiz inceleme tarihine kadar gerçekleştiği anlaşıldığından hükmün bu sebepten dolayı 5320 Sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince yürürlükte bulunan 1412 Sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASI, sanık hakkındaki kamu davasının gerçekleşen zaman aşımı sebebiyle 5237 Sayılı TCK’nın 66/1-e 67/4 maddeleri uyarınca DÜŞÜRÜLMESİNE karar karar verilmesi,

İtirazımızın kabul edilmemesi halinde ise itirazımız hakkında karar verilmek üzere dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesi itirazen talep edilmiştir.

III-İTİRAZIN KONUSU:

Hükümlü … hakkında suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçundan soruşturma aşamasında Cumhuriyet Başsavcılığının bekletici mesele kararı verip veremeyeceği, bekletici sorun yapılamaması halinde davanın zaman aşımı süresinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespitine ilişkindir.

IV- HUKUKİ NİTELENDİRME:

Sanık … hakkında … Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2005/102 esas sayılı dosyasında bankayı aracı kılmak suretiyle nitelikli dolandırıcılık ve banka zimmeti suçlarından açılan kamu davası 29.11.2005 tarih 2005/100 Sayılı kararla neticelenerek nitelikli dolandırıcılık suçundan verilen 7 yıl 3 ay 15 gün hapis ve 520.800 YTL ağır para cezasına dair hüküm Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 19.10.2006 tarih ve 2006/… - … sayılı kararıyla, bozma sonrası nitelikli banka zimmeti suçundan verilen 16 yıl 8 ay hapis ve 66.666 TL adli para cezası aynı dairenin 02.06.2010 tarihli ilamıyla onanarak kesinleşmiştir.

Sanık … hakkında 1998 - 22.12.1999 tarihleri arasında 171 farklı günde 374 farklı işlemle toplam 24.448 milyar lira, 5.082.545 USD ve 4.947.520 DEM miktarındaki döviz ve Türk lirasının aklandığı iddiası ile 29.12.2006 tarihinde … Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2007/21 esas sayılı dosyasında açılan kamu davası 5237 Sayılı TCK’nın 282/1. maddesi uyarınca mahkumiyetle sonuçlanmıştır. Suç tarihi dosya kapsamına uygun olarak yerel mahkeme, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ve Yargıtay 9. Ceza Dairesinin onama ilamı ile son işlemin yapıldığı gün olan 17.12.1999 tarihi kabul edilmiştir.

Suç tarihinde 13.11.1996 tarih ve 4208 Sayılı Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine Dair Kanunun yürürlükte bulunduğu, kanunun 2. maddesinde kara para aklama suçunun tanımlandığı 7. maddesinde yaptırıma bağlandığı suçun temel şeklinin iki seneden beş seneye kadar hapis ve aklanan paranın bir katı kadar ağır para cezasını öngördüğü, zaman aşımı yönünden özel düzenleme yapılarak 8. maddede 10 yıllık sürenin belirlendiği anlaşılmaktadır.

11.10.2006 tarih ve 5549 Sayılı Kanun ile 4208 Sayılı Kanunda değişiklik yapılarak 2 7. maddede dahil olmak üzere cezai hükümlerinin yürürlükten kaldırıldığı, aynı Kanunun 26/3. madesinde “diğer mevzuatta yer alan kara para” ibaresinden “suçtan kaynaklanan mal varlığı değeri”, “kara para aklama suçu” ibaresinden “aklama suçu” anlaşılır. Şeklinde düzenleme yapılarak bu suç yönünden 5237 Sayılı TCK’nın 282. maddeye atıf yapılmıştır.

Yerel Mahkeme 5237 Sayılı TCK’nın 7/2. maddesi gereğince zaman bakımından lehe kanun uygulamasını tartışarak isabetli şekilde 5237 Sayılı TCK’nın 282/1. maddesinin 26.06.2009 tarih ve 5918 Sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki hali uygulamıştır. Zaman aşımı konusunda özel düzenleme bulunmadığından genel hükümlere göre zaman aşımı süresi TCK’nın 66/1-e maddesi gereğince 8 yıldır. Olağanüstü zaman aşımı ise 12 yıl olmaktadır.

Soruşturma sırasında … Cumhuriyet Başsavcılığınca 19.04.2005 tarih ve 2002/… sayılı kararla; sanıkların atılı eylemlerinin suç oluşturup oluşturmadığının … Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2004/… esas sayılı yargılama sonucunda mahkumiyet alma şartına bağlı olduğundan zaman aşımı süresinin kesilmesi için bekletici mesele yapılmasına karar verilmiştir.

Suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçundan … Cumhuriyet Başsavcılığınca 29.12.2006 tarihinde kamu davası açılmıştır.

Yargıtay Yüksek 9. Ceza Dairesi sanık hakkındaki mahkumiyet hükmünü 14.06.2013 tarih 2012/6187 esas, 2013/9049 karar sayılı ilamı ile onamıştır.

5237 Sayılı TCK’nın 67/1. maddesi gereğince; soruşturma ve kovuşturma yapılmasının, izin veya karar alınmasını veya diğer bir mercide çözülmesi gereken bir meselenin sonucuna bağlı bulunduğu hallerde; izin veya karar alınmasına veya meselenin çözülmesine veya kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar zaman aşımı durur. Yasal düzenleme karşısında yetkili mercii tarafından kanuna uygun şekilde bir meselenin çözümü bekletici sorun yapıldığında zaman aşımının duracağına kuşku yoktur. Somut olayda çözümlenmesi gereken husus soruşturma aşamasında Cumhuriyet Başsavcılığınca bir sorunun çözümünün “bekletici mesele” yapılıp yapılamayacağı, öncül davanın soruşturma aşamasında bekletici sorun kabul edilip edilemeyeceği, kararın bekletici meseleye dair olup olmadığına dairdir.

TCK’nın 67/1. maddesinde bekletici mesele konusunda karar vermeye savcılık makamının yetkili olup olmadığı hususunda yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak CMK’nın 218/1. maddesinde, “yüklenen suçun ispatı ceza mahkemelerinden başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı ise; Ceza Mahkemesi bu sorunla ilgili olarak bu kanun hükümlerine göre karar verebilir ancak bu sorunla ilgili olarak görevli mahkemede dava açılması veya açılmış davanın sonuçlanması ile ilgili olarak bekletici sorun kararı verebilir.” şeklindeki düzenlemeden bekletici mesele kararını mahkemelerin verebileceği anlaşılmaktadır. Diğer taraftan bekletici mesele zaman aşımını kesici değil durdurucu nedenlerdendir. Zaman aşımını kesmek için bekletici mesele kararı verilemeyeceği gibi Cumhuriyet Başsavcılığının “Suçtan Kaynaklanan Mal Varlığı Değerlerini Aklama” suçundan dava açması için öncü suçun kesinleşmesine gerek yoktur. CMK’nın 170/2. maddesi kapsamında suç işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşuyorsa iddianame düzenleyerek dava açacaktır. Görüldüğü üzere soruşturma mercii olan Şişli Cumhuriyet Başsavcılığının bekletici mesele kararı vermesi hususunda yetkili olmadığı gibi, zorunlu da değildir.

Suçun niteliği gereği son aklama işleminin suç tarihi olarak kabul edilmesi gerektiğinden bu işlemin 17.12.1999 tarihinde yapıldığı, suçun TCK’nın 282 /1. maddesi kapsamında kaldığından bu maddenin 5918 Sayılı Kanunda yapılan değişiklik öncesi üst sınır itibariyle 5 yıllık ceza öngördüğünden aynı Kanunun 66/1-e maddesi doğrultusunda asli zaman aşımı süresinin 8 yıl, zaman aşımını kesici işlemlerin yapılmış olması sebebiyle uzatılmış zaman aşımı süresinin 12 yıl olduğu 17.12.2011 tarihinde dava zaman aşımı süresinin dolmuş bulunması sebebiyle TCK’nın 66/1. maddesi gereğince davanın düşmesine karar verilmesi gerektiğinden itirazın kabulüne karar vermek gerekmiştir.

V- )HÜKÜM:

SONUÇ : 1- ) Yukarıda açıklanan sebeplerle Yargıtay Cumuhuriyet Başsavcılığının 11.01.2016 tarih ve 2015/… sayılı itirazının KABULÜNE,

2- ) Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 14.06.2013 tarih ve 2012/6187 esas, 2013/9049 karar sayılı onama kararının KALDIRILMASINA,

3- ) İstabul 32. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 03.03.2011 tarih ve 2007/21 esas - 2011/106 Sayılı kararının 1412 Sayılı CMUK’nın 321. maddesi gereğince BOZULMASINA, aynı Kanun’un 322. maddesi doğrultusunda bozma nedenine göre yeniden yargılama yapılması gerekmediğinden sanık … hakkında TCK’nın 282 /1. maddesi gereğince cezalandırılma istemiyle açılan kamu davasının TCK’nın 66/1 67. maddeleri gereğince zaman aşımı sebebiyle DÜŞÜRÜLMESİNE,

4- ) Hükümlünün 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 98 ve müteakip maddeleri gereğince; bu suçtan verilen mahkumiyet hükmününün cezasının infazının DURDURULMASINA, kararın infazın yapıldığı yer Başsavcılığına bildirilmesine, 01.02.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 16. CEZA DAİRESİ Esas : 2017/1360 Karar : 2017/4303 Tarih : 31.05.2017

  • TCK 282. Madde

  • Suçtan Kaynaklanan Malvarlığı Değerlerini Aklama Suçu

1- Suç tarihinde yürürlükte olan 5237 sayılı TCK’nın 282/1. maddesine göre atılı suçun oluşabilmesi için “alt sınırı bir yıl veya daha fazla hapis cezasını gerektiren bir suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin, yurt dışına çıkarılması veya bunların gayrimeşru kaynağını gizlemek veya meşru bir yolla elde edildiği konusunda kanaat uyandırmak maksadıyla, çeşitli işlemlere tabi tutulmasının ve aklamaya konu değerlerin “öncül suç” olarak adlandırılan bir suçtan elde edilmiş olması gerektiği” gözetilerek, Adli Sicil kayıtlarına göre, sanıklar … ve …‘nun suç tarihlerini kapsar şekilde sigara kaçaklığı suçundan mahkumiyetlerinin bulunmadığı, sanık …‘in mahkumiyetine konu ilamların ise 4926 sayılı Kanunun 4/a-2. maddesi uyarınca adli para cezası gerektiren suçlara ilişkin olduğunun anlaşılması karşısında, aklamaya konu malvarlığı değerlerinin “hangi öncül suçtan” elde edildiğinin ve sanıkların bu öncül suçtan bir mahkumiyetinin bulunup bulunmadığı kuşkuya yer bırakmayacak şekilde tespit edilip öncül suçun TCK’nın 282/1. maddesindeki unsurları taşıyıp taşımadığı da karar yerinde tartışılmaksızın yazılı şekilde mahkumiyetlerine karar verilmesi,

2- Kabul ve uygulamaya göre de;

a) Suç tarihi itibarıyla yürürlükte olan 5237 sayılı TCK’nın 282/1. maddesinde 26.06.2009 tarihli ve 5918 sayılı Kanunun 5. maddesi ile yapılan değişiklik

bakımından, TCK’nın 7/2 ve 5252 sayılı Kanunun 9/3. maddeleri uyarınca, lehe kanun değerlendirmesi yapılması gerektiğinin gözetilmemesi,

b) TCK’nın 53. maddesinde düzenlenen hak yoksunluklarının uygulanması bakımından, Anayasa Mahkemesinin 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 tarih, 2014/140 E. 2015/85 K. sayılı iptal kararının gözetilmesi lüzumu,

Bozmayı gerektirmiş, sanıklar … ve … ile sanık … müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükümlerin bu sebeplerden dolayı BOZULMASINA, 31.05.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 23. CEZA DAİRESİ Esas : 2016/11487 Karar : 2016/10035 Tarih : 24.11.2016

  • TCK 282. Madde

  • Suçtan Kaynaklanan Malvarlığı Değerlerini Aklama Suçu

Güveni kötüye kullanma ve suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçlarından şüpheliler … ve.. … haklarında yapılan soruşturma evresi sonucunda,… Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen 06/06/2014 tarihli ve 2014/64401 soruşturma, 2014/79093 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı yapılan itirazın “kovuşturma aşamasına geçilip dava açılmasının yerinde olacağı” gerekçesiyle kabulüne dair… 4. Sulh Ceza Hâkimliğinin 15/12/2014 tarihli ve 2014/656 değişik iş sayılı kararını müteakip,… Cumhuriyet Başsavcılığınca, aynı olayla ilgili olarak verilen 25/02/2015 tarihli ve 2015/27989 soruşturma, 2015/21805 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yönelik yapılan itirazın reddine ilişkin… 5. Sulh Ceza Hâkimliğinin 18/09/2015 tarihli ve 2015/1490 değişik sayılı karar aleyhine Yüksek Adalet Bakanlığınca verilen 17/05/2016 gün ve 2112-2016-Kyb sayılı kanun yararına bozma talebine dayanılarak dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 07/06/2016 gün ve 2016/227731 sayılı yazısıyla dairemize gönderilmekle okundu.

Kanun yararına bozma isteminde;

… Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen 06/06/2014 tarihli ve 2014/64401 soruşturma, 2014/79093 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı yapılan itirazın kabulüne ilişkin… 4. Sulh Ceza Hâkimliğinin 15/12/2014 tarihli ve 2014/656 değişik iş sayılı kararının, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince kesin nitelikte olması karşısında, Cumhuriyet savcısınca adı geçen şüpheliler hakkında müsnet suçlardan kamu davası açılması gerektiği gözetilmeden, itiraz hakkında bu nedenle karar verilmesine yer olmadığına dair karar verilmesi yerine, işin esasa girilerek yazılı şekilde itirazın reddine karar verilmesinde isabet görülmediğinden 5271 sayılı CMK’nın 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu kanun yararına bozma talebine dayanılarak ihbar olunmuştur.

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

Yargıtay Başkanlar Kurulunun 26/02/2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak 01/03/2016 tarihinde yürürlüğe giren 16/01/2016 tarih ve (1) sayılı kararının Yargıtay Ceza Dairelerinin görevlerini düzenleyen (II) numaralı bölümün ortak hükümler kısmında “Çeşitli suçlara ilişkin açılan davalardan en ağırı saptanırken, hapis cezasının üst sınırı daha fazla olan suça ilişkin dava daha ağır kabul edilmeli, üst sınırların eşit olması halinde bu kez alt sınırı daha fazla hapsi gerektiren suça ilişkin davanın daha ağır olduğu sonucuna varılmalıdır. Hapis cezası ile birlikte öngörülen adli para cezaları ise, her iki suça ilişkin hapis cezalarının alt ve üst sınırlarının eşit olması halinde dikkate alınmalıdır, hükmünü amirdir.

İncelenen dosya içeriğine göre, kovuşturmaya yer olmadığı kararına konu suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçunun cezası, 5237 sayılı TCK’nın 282. maddesine göre üç yıldan yedi yıla, hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun cezası ise aynı Kanun’un 155/2. maddesi gereğince bir yıldan yedi yıla kadar hapis cezasından ibaret olduğu gözetildiğinde;

Kanun yararına bozma talebi ve Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu’nun 12/02/2016 Tarihli ve 2016/1 sayılı Kararı gereğince, kanun yararına bozma yasa yolu ilgili incelemenin Yargıtay (16.) Ceza Dairesinin görevi dâhilinde olduğu kanaatine varılmış olup; Dairemizin GÖREVSİZLİĞİNE, dosyanın ilgili Daireye gönderilmesine, 24/11/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 16. CEZA DAİRESİ Esas : 2015/3571 Karar : 2016/4396 Tarih : 29.06.2016

  • TCK 282. Madde

  • Suçtan Kaynaklanan Malvarlığı Değerlerini Aklama Suçu

I- Olay:

……. … Sanayi Ticaret Limited Şirketinin yetkili müdürü olan sanık… ve şirketin ithalat işlemleri ile ilgili yurtdışı yazışma ve görüşmelerini yapan diğer sanık kardeşi …‘ın … ve… Gümrük Müdürlüklerine gerçeği yansıtmayan düşük kıymetli faturalar ibraz etmek suretiyle röntgen filmleri ithalatı yaptıkları, ödenmesi gereken gümrük beyannamelerinin tescil edildiği tarihler itibariyle 20.092,36 TL tutarındaki Gümrük Vergisini ödemeyerek elde ettikleri kara parayı şirket bünyesinde tutarak ithalat konusu röntgen filmlerini iç piyasada ortalama olarak 8-11 kat yüksek birim fiyattan satarak gümrük vergilerini eksik ödemek suretiyle elde ettikleri kara parayı da satış faturalarındaki birim fiyat içerisine yansıtarak satış hasılatı olarak tahsil ettikleri ve bir sonraki ithalatın finansmanında kullandıkları, elde ettikleri kara parayı bu şekilde akladıkları ve olaya yasal bir görünüm süsü verdikleri böylece üzerlerine atılı suçu işlediklerinin 27.07.2005 tarih 173/5 sayılı araştırma ve inceleme raporundan anlaşıldığı, sanıkların 4208 sayılı Kanunun 7/2. maddesi uyarınca cezalandırılmaları istenilmiş, sanıkların … 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2005/1050 Esas, 2012/462 sayılı kararıyla mahkumiyetlerine karar verilmiş, kararın temyizi üzerine Yargıtay Yüksek 9. Ceza Dairesince sanıklardan …‘ın temyiz talebinin reddine karar verilirken sanık … hakkında kurulan hüküm “TCK’nın 282. maddesinde düzenlenen suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçunun oluşabilmesi için öncül suç için öngörülen hapis cezasının alt sınırının 1 yıl veya daha fazla olması gerekmekte olup, sanığın gerçeğe aykırı belge ile gümrük idaresini yanıltıp vergilerini eksik ödemek suretiyle ithalat yaparak elde ettiği kazancı akladığı kabul edilmişsede; kaçakçılık suçuna ilişkin öncül suçun düzenlendiği kanunda suçun yaptırımının adli para cezası olarak öngörüldüğünün anlaşılması karşısında, unsurları oluşmayan suçtan sanığın beraati yerine yazılı gerekçe ile mahkumiyetine karar verilmesi’’ gerekçesiyle bozulmuştur. Hakkında kurulan hüküm temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen sanık … hakkında ise kanun yararına bozma talebinde bulunulmuştur.

II- Kanun yararına bozma istemine ilişkin uyuşmazlığın kapsamı:

Türk Ceza Kanununun 282/1. maddesinde düzenlenen suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçunun oluşabilmesi için malvarlığı değerinin sağlandığı öncül suç için öngörülen cezanın alt sınırının 1 yıl hapis cezası olması gerektiği cihetle ( 5918 sayılı Kanun ile anılan maddede yapılan değişiklikle öncül suç için öngörülen hapis cezasının alt sınırı 6 ay olarak belirlenmiştir) somut olayda sanıkların işlediği ve malvarlığı değerini elde etmelerini sağlayan eylemin uygun bulunduğu suç için öngörülen cezanın alt sınırına göre atılı Türk Ceza Kanununun 282/1. maddesinde düzenlenen suçun oluşup oluşmayacağına ilişkindir.

III- Hukuksal Değerlendirme:

Sanık …‘ın kardeşi diğer sanık …‘la birlikte ithal ettikleri röntgen filmlerinin değerini düşük gösteren faturalar ve sahte gümrük beyannamelerini gümrük idaresine ibraz edip 20.092,36 TL tutarındaki Gümrük Vergisini ödemeyerek sahtecilik suçu işlemek suretiyle haksız yarar sağladıkları daha sonra hileli işlemlerle malvarlığı değerlerini akladıkları anlaşılan olayda eylemlerinin suç tarihinden sonra yürürlüğe giren ve lehe olan 4926 sayılı Kanunun 3/c maddesi yollamasıyla 4/c maddesine uygun bulunduğu, kaçakçılık suçunun yanısıra aynı eylem nedeniyle … ve sanık … hakkında … Cumhuriyet Başsavcılığının 20.02.2004 tarih ve 2004/85 sayılı iddianamesiyle sahtecilik suçundan da dava açıldığı ve … 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 2004/69 Esas, 2009/317 sayılı ilamıyla mahkumiyet kararı verildiği, kararın Yargıtay Yüksek 11. Ceza Dairesince 08.04.2013 tarihinde onanarak kesinleştiği, TCK’nın 282. maddesi kapsamında öncül suç niteliği taşıyan sahtecilik suçuna ilişkin suç tarihinde yürürlükte bulunan ve sanıkların lehine olan 765 sayılı TCK’nın 342/1. maddesinde düzenlenen suç için öngörülen hapis cezasının alt sınırının ise iki yıl hapis cezası olması karşısında, sanığa atılı “suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama” suçunun oluşacağı cihetle sanığın TCK’nın 282/1. maddesinden mahkumiyetine karar veren … 2. Asliye Ceza Mahkemesinin kabul ve takdirinde bir isabetsizlik bulunmadığı anlaşılmıştır.

IV- Sonuç ve Karar:

… 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 04.05.2012 tarihli ve 2005/1050 Esas, 2012/462 sayılı kararı usul ve kanuna uygun olup, kanun yararına bozma talebine dayanılarak düzenlenen tebliğnamedeki bozma isteği incelenen dosya kapsamına nazaran yerinde görülmediğinden REDDİNE, dosyanın gereği için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 29.06.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 23. CEZA DAİRESİ Esas : 2015/4510 Karar : 2015/1394 Tarih : 11.05.2015

  • TCK 282. Madde

  • Suçtan Kaynaklanan Malvarlığı Değerlerini Aklama Suçu

Sanıkların, fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ederek hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun işlenmesinden elde ettikleri antifirizleri,… Gıda Temizlik İnşaat Petrol Ürünleri Ticaret Limited Şirketi adına düzenledikleri 06.11.2006 tarihli faturaya istinaden katılana 17.700 TL bedele satmak suretiyle haksız menfaat temin ettiklerinin iddia edildiği olayda;

Sanıkların hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun işlenmesinden elde ettikleri antifirizleri,… Gıda Temizlik İnşaat Petrol Ürünleri Ticaret Limited Şirketi adına düzenledikleri 06.11.2006 tarihli faturaya istinaden katılana 17.700 TL bedele satmak şeklindeki eylemlerinde; katılana yönelik ne şekilde hileli davranışta bulunarak katılanı aldattıklarının açıklığa kavuşturulamadığının anlaşılması karşısında; söz konusu antifirizlerin sanıklar tarafından çalındığına veya hizmet ilişkisi kapsamında teslim alındıktan sonra uhdelerinde bulundurduklarına ilişkin haklarında yürütülen soruşturma veya yargılama dosyalarının, katılan hakkında suç eşyasının kabul edilmesi suçundan…Asliye Ceza Mahkemesinin 2010/723 esas numaralı dosyası üzerinden yargılaması yürütülen dosyanın ayrıca,… Gıda Temizlik İnşaat Petrol Ürünleri Ticaret Limited Şirketinin yetkilisi olduğu belirlenen ve yargılama aşamasında bulunamadığı gerekçesiyle hakkında tefrik kararı verilen

sanık …hakkındaki dosyalarının akıbetlerinin araştırılarak incelenmeleri, sanıkların, adı belirtilen şirket ile ilgilerinin, tacir veya şirket yöneticisi olup olmadıklarının veya adı belirtilen şirket adına hareket edip etmediklerinin; bu hususta yetkilerinin bulunup bulunmadığının tespit edilmesi, katılanın söz konusu antifirizlerin suçtan elde edildiğini bilip bilmediği hususunun araştırılması, sanıklara yüklenen eylemin TCK’nın 282/1 maddesinde düzenlenen suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçu kapsamında kalıp kalmadığı hususunun tartışılmasından sonra toplanan delilere göre sanıkların hukuki durumlarının tayin ve takdirinin gerektiği gözetilmeden eksik incelemeyle yazılı şekilde hüküm kurulması,

Bozmayı gerektirmiş, sanık … müdafii ve sanık …‘ın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükümlerin bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 11.05.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 15. CEZA DAİRESİ Esas : 2013/7721 Karar : 2013/12895 Tarih : 10.09.2013

  • TCK 282. Madde

  • Suçtan Kaynaklanan Malvarlığı Değerlerini Aklama Suçu

Sanık E. müdafii, yerel mahkeme hükmünü duruşma talepli olarak temyiz etmiş ise de, suçun vasfı ve cezanın miktarına göre, 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı Kanunun 318. maddesi gereğince duruşma isteminin reddi ile yapılan incelemede,

Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir.

Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır.

Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.

Ticari faaliyeti meslek olarak icra eden kişilerin, güvenilirliğini sağlamak amacıyla, bu suçun, tacir (kişisel olarak ticaretle uğraşan kimseler) veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticarî faaliyetleri sırasında işlenmesi, TCK’nın 158/1-h bendinde nitelikli hâl kabul edilmiştir. Bu kavramlar Türk Ticaret Kanununun ilgili hükümlerine göre belirlenecektir.

Türk Ticaret Kanunu Madde 14 de, Tacir;

“(1) Kişisel durumları ya da yaptığı işlerin niteliği nedeniyle yahut meslek ve görevleri dolayısıyla, kanundan veya bir yargı kararından doğan bir yasağa aykırı bir şekilde ya da başka bir kişinin veya resmî bir makamın iznine gerek olmasına rağmen izin veya onay almadan bir ticari işletmeyi işleten kişi de tacir sayılır.” denilmektedir.

Ticaret şirketleri, aynı yasanın Madde 124 de

“(1) Ticaret şirketleri; kollektif, komandit, anonim, limited ve kooperatif şirketlerden ibarettir.

(2) Bu Kanunda, kollektif ile komandit şirket şahıs; anonim, limited ve sermayesi paylara bölünmüş komandit şirket sermaye şirketi sayılır” şeklinde tanımlanmıştır.

Kooperatif yöneticilerinin, kooperatifin faaliyeti kapsamında, dolandırıcılık suçunu işlemeleri de nitelikli hâl, kabul edilmiştir. Üye sayısı dolmasına rağmen, üyeliğe kabulün devamından bahsederek üye kayıt edilmiş gibi kişinin parasının alınması bu suç tipine örnek gösterilebilir. Kooperatif yöneticilerinin kimler olduğu 1163 sayılı Kooperatifler Kanununun 55 ve devamı maddelerinde tanımlanmıştır. Madde 55 - Yönetim Kurulu, kanun ve ana sözleşme hükümleri içinde kooperatifin faaliyetini yöneten ve onu temsil eden icra organıdır. Yönetim Kurulu en az üç üyeden kurulur. Bunların ve yedeklerinin kooperatif ortağı olmaları şarttır. Yönetim Kurulu üyeliğine seçilen tüzel kişiler, temsilcilerinin isimlerini kooperatife bildirir.

Bu suçun oluşabilmesi için, tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin dolandırıcılık suçunu ticari faaliyetleri sırasında işlemiş olmaları gerekir. Keza, kooperatif yöneticilerinin bu nitelikli halden cezalandırabilmeleri için suçun kooperatifin faaliyeti kapsamında, işlenmesi gereklidir. Bu suçun faili tacir veya şirket yöneticisi ya da şirket adına hareket eden kişi ya da kooperatif yöneticisi olabilir.

Sigorta edenin dolandırılması, nitelikli hâl kabul edilmiştir. Suçun oluşması için, sigorta bedelini almak üzere, zararın gerçekleştiğini ileri sürerek bu bedeli sahte işlem ve belgelerle almaları ya da almaya kalkışmaları gerekir. Olayla ilgili belgeler sigorta kurumuna sunulmadıkça suçun icra hareketleri başlamaz. Failin sigortalı malını, sigorta bedelini almak için tahrip etmesi, yakması, bozması, yok etmesi kandırmaya yönelik ağır yalandır ve hiledir. Bu şekilde sigorta bedelinin alınması halinde dolandırıcılık suçu oluşur. Failin sigorta edilen veya sigorta bedelini alacak kişi olması gerekmez. Sigortanın türü de önemli değildir. Mal veya yaşam sigortası mali sorumluluk sigortası vb. olabilir. Yanıltıcı uygulamaların sadece araç sigortalarında değil, bedeni hasarlar da dâhil olmak üzere her tür sigorta alanında yapıldığı, sigorta şirketinin sözleşme şartları çerçevesinde ödememesi gereken bir hasarı ödetmek amacıyla sigorta şirketine bilerek yanlış bilgi verilmesi veya önemli bir hususun gizlenmesi ya da sigorta süresi içerisinde kasıtlı olarak bir hasara sebep olunması veya hasarın miktarının olduğundan fazla gösterilmesi suretiyle yarar sağlanması şeklinde ortaya çıktığı gözlemlenmektedir.

Güveni kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için; failin bir malın zilyedi olması, malın iade edilmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere faile rızayla tevdi ve teslim edilmesi, failin kendisine verilen malı, veriliş gayesinin dışında, zilyedi olduğu malda malikmiş gibi satması, rehnetmesi tüketmesi, değiştirmesi veya bozması ve benzeri şekillerde tasarrufta bulunması ya da devir olgusunu inkar etmesi şeklinde, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir.

Katılan G… Sigorta A.Ş ile ile B… Sigorta Aracılık Limited Şirketi arasında acentelik sözleşmesi yapıldığı, B… Sigorta Aracılık Limited Şirketi yetkililerinin sigortalılardan tahsil edilen poliçe bedellerini katılan şirkete intikal ettirmemeleri üzerine katılan şirket tarafından acentelik sözleşmesinin feshedilmesi ve bu hususun tebliğ edilmesine rağmen şirket yöneticisi ve çalışanı olan sanıklar …, …, … uhdelerinde bulunan katılan şirkete ait tahsilat prim borçlarını ödemeyerek hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu işledikleri, sözleşmenin fesih edilmesine rağmen alt acentelerle görüşerek yetkileri devam ediyormuş gibi prim toplayarak nitelikli dolandırıcılık suçunu işledikleri, ayrıca gayrimenkullerini acentelik sözleşme tarihi önce ve sonrası yakın tarihlerde yakın akrabaları veya arkadaşları olan sanıklar …, …, …‘ya satarak suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçunu işledikleri iddia edilen olayda;

1- Sanıklar …, …, … hakkında suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçundan verilen beraat kararına yönelik şikayetçi G… Sigorta A.Ş vekilinin temyiz isteminin incelenmesinde;

TCK 282. maddesinde düzenlenen suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçu ile, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin, yurtdışına transfer edilmesi veya bunların gayrimeşru kaynağını gizlemek ve meşru bir yolla elde edildiği konusunda kanaat uyandırmak maksadıyla çeşitli işlemlere tabi tutulması, ayrı bir suç olarak düzenlenmiştir. (Gerekçe, TCK md. 282) Kendisine kaynaklık eden öncül suçtan bağımsız ve ayrı bir suçtur. Anılan karapara aklama suçu ve suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçları ile birden fazla hukuki yarar korunmaktadır, nitekim doktrinde, bu suçla korunan hukuki yarar, ‘…suçun finansmanının önlenmesi, organize suç ve uyuşturucu madde kaçakçılığı ile mücadele, suç örgütlerinin ekonomik gücünün çökertilmesi, bunların elebaşlarına ve faillere ulaşılabilmesi yani kamu düzeninin korunması, finansal sistemin ve kuruluşların ekonomik denge ve istikrarının, bütünlüğünün, saygınlığının korunması, rüşvetin ve kirlenmenin yaygınlaşmasının ve suç örgütlerinin arz ettikleri tehlikeler sebebiyle demokratik değerlerin tahribinin önlenmesi’ olarak ifade edilmektedir. Dolayısıyla, açıklanan hukuki yararları korumak için suç olarak tanımlanmış olan karapara aklama fiilinin kendisine kaynaklık eden öncül suçtan bağımsız ve ayrı bir suç olup, öncül suç dışında tamamen ayrı hukuki yararları korur.

Bu açıklamalar çerçevesinde;

Suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçunu işlediği iddia olunan sanıklara yüklenen suçtan doğrudan doğruya zarar görmeyen şikayetçi G… Sigorta A.Ş kamu davasına katılma hakkı bulunmadığı ve usulsüz verilmesinden dolayı hukuken geçersiz olan katılma kararının hükmü temyiz etme yetkisi vermeyeceğinden mevcut temyiz isteminin 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 317. maddesi uyarınca REDDİNE,

2- Sanıklar …, …, …, hakkında nitelikli dolandırıcılık ve hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçlarından verilen beraat, sanıklar Ö., İ. hakkında dolandırıcılık suçundan verilen beraat, sanıklar Ö., İ. hakkında hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan verilen mahkumiyet kararlarının temyiz incelemesinde;

Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre; katılan vekili, sanıklar Ö., İ. müdafiinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle, hükümlerin ONANMASINA,

3- Sanık E. hakkında suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama (değişen suç vasfı nedeniyle suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi) suçundan verilen mahkumiyet, sanık A. hakkında verilen hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçtan verilen mahkumiyet, nitelikli dolandırıcılık, kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçlarından verilen beraat kararlarına yönelik temyiz isteminin incelenmesinde;

a- Sanık E. yönünden;

5237 sayılı TCK’nın 165. maddesinin gerekçesinde belirtildiği gibi suç işlemek, hukuk toplumunda kişiler için bir kazanç kaynağı olamaz. Bu nedenle, suç işlemek suretiyle veya suç işlemek dolayısıyla elde edilen menfaatlerin piyasada tedavüle konulmasının ve suç işlemenin bir menfaat temini açısından cazip bir yol olarak görülmesinin önüne geçilmek istenmiştir. Bu düşüncelerle bir suçun işlenmesi suretiyle veya bir suçun işlenmesi dolayısıyla elde edilmiş olan bir şeyin satın alınması ve kabul edilmesi suç olarak tanımlanmıştır.

Suçun konusunu, ancak ekonomik değeri olan şeyler oluşturabilir. Bu ekonomik değerlerin, daha önce işlenmiş bir suçtan elde edilmiş olması gerekir. Daha önce işlenmiş olan suçtan elde edilen eşyanın kabul edilmesi veya satın alınması, söz konusu suçu oluşturmaktadır.

Suça konu edilen ve sanığın diğer sanıklar Ö.’e ve A.’e ait devraldığı gayrimenkullerin TCK’nın 165. maddesinde belirtilen bir suçun işlenmesiyle elde edilen eşya veya diğer malvarlığı değeri niteliğinde bulunmadığı ve atılı suçun yasal unsurlarının gerçekleşmediği gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması,

b- Sanık A. yönünden;

Elektronik ortamda (UYAP) mernisten alınan 09.09.2013 tarihli nüfus kayıt örneğine göre sanığın, hüküm tarihinden sonra 24.06.2011 tarihinde öldüğü anlaşılmakla, sanık hakkındaki kamu davasının 5237 sayılı TCK’nın 64. maddesi uyarınca düşürülmesinde zorunluluk bulunması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, katılan vekili, sanık E. müdafii, sanık A. ve müdafiinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan, 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi gereğince hükmün BOZULMASINA, 10.09.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


UYARI

Web sitemizdeki tüm makale ve içeriklerin telif hakkı Av. Baran Doğan’a aittir. Tüm makaleler hak sahipliğinin tescili amacıyla elektronik imzalı zaman damgalıdır. Sitemizdeki makalelerin kopyalanarak veya özetlenerek izinsiz bir şekilde başka web sitelerinde yayınlanması halinde hukuki ve cezai işlem yapılacaktır. Avukat meslektaşların makale içeriklerini dava dilekçelerinde kullanması serbesttir.

Makale Yazarlığı İçin

Avukat veya akademisyenler hukuk makalelerini özgeçmişleri ile birlikte yayımlanmak üzere avukatbd@gmail.com adresine gönderebilirler. Makale yazımında konu sınırlaması yoktur. Makalelerin uygulamaya yönelik bir perspektifle hazırlanması rica olunur.

Paylaş
RSS