0 212 652 15 44
Çalışma Saatlerimiz
Hafta İçi 09.00 - 18.00

Dolandırıcılık Suçu

TCK Madde 157

(1) Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir.



TCK Madde 157 Gerekçesi

Madde metninde dolandırıcılık suçu tanımlanmıştır. Dolandırıcılık, hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kişinin kendisine veya başkasına yarar sağlamasıdır. Bu bakımdan dolandırıcılık suçu, kişilerin malvarlığına karşı işlenen bir suçtur. Söz konusu suç tanımı ile kişilerin sahip bulunduğu malvarlığı hakkının korunması amaçlanmıştır. Ayrıca, bu suçun işlenişi sırasında hileli davranışlar ile kişiler aldatılmaktadır. Aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyi niyet ve güven ihlâl edilmektedir. Bu suretle kişinin irade serbestisi etkilenmekte ve irade özgürlüğü ihlâl edilmektedir.

Çok hareketli suç görüntüsü taşıyan dolandırıcılık suçunun oluşumu açısından birden fazla fiilin gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu hareketlerden birincisini hile oluşturmaktadır.

Hile, icraî bir davranışla gerçekleştirilebileceği gibi; karşı tarafın içine düştüğü hatadan, bir konuda yanlış bilgi sahibi olmasından yararlanarak da, yani ihmalî davranışla da, gerçekleştirilebilir. Ancak, bu durumda kişinin, hataya düşen karşı tarafı bilgilendirmek konusunda yükümlülüğünün olması gerekir. Hataya düşen kişi ile hukukî ilişkide bulunulan durumlarda, böyle bir yükümlülük vardır. Ayrıca, muhatabın belli bir husustaki hatası karşısında kişinin ihmalî davranışının, örneğin susmasının, bir beyan, açıklama değerini taşıması gerekir.

Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için, gerçekleştirilen hilenin etkisiyle, bu hileye maruz kalan kişinin veya bir üçüncü kişinin zararına olarak, fail veya bir başkası bir menfaat elde etmelidir.

Dolandırıcılık suçu, kasten işlenebilen bir suçtur. Burada söz konusu olan kast, dolandırıcılık suçunun maddî unsurlarının hepsinin fail tarafından bilinmesini ifade etmektedir. Bir başka ifadeyle, fail gerçekleştirdiği davranışların hile teşkil ettiğini, başka birini aldatıcı nitelikte olduğunu bilmelidir. Ayrıca, fail, bu hileli davranışlar sonucunda bunların etkisiyle, hileye maruz kalan kişinin veya başkasının malvarlığında bir eksilme meydana geldiğini, zarar gördüğünü ve buna karşılık, kendisinin veya sair bir kişinin malvarlığında bir artma meydana geldiğini bilmelidir. Bu itibarla, fail, mağdurun malvarlığındaki eksilmenin, mağdurun gördüğü zararın kendi hileli davranışları sonucunda meydana geldiğini bilmelidir; hile ile zarar arasındaki illiyet bağının varlığının bilincinde olmalıdır. Belirtilen hususlara ilişkin kast, doğrudan kast olabileceği gibi, olası kast da olabilir.

Dolandırıcılık suçunun işlenmesi suretiyle elde edilen yararın miktarı çoğu zaman tam olarak belirlenememektedir. Bu gibi durumlar göz önünde bulundurularak, dolandırıcılık suçundan dolayı hapis cezasının yanı sıra ayrıca adlî para cezası öngörülmüştür.


TCK 157 (Basit Dolandırıcılık Suçu) Emsal Yargıtay Kararları


Ceza Genel Kurulu 2017/590 E. , 2017/318 K.

  • TCK 157
  • Basit Dolandırıcılık Suçunun Unsurları

5237 sayılı TCK’nun “Dolandırıcılık” başlıklı 157. maddesinde; “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası verilir” şeklinde dolandırıcılık suçunun temel şekli düzenlenmiş olup, 158. maddesinde ise suçun nitelikli halleri sayılmıştır.

Dolandırıcılık suçunun maddi unsurunun hareket kısmı, 765 sayılı TCK’nun 503. maddesinde bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hile ve desiseler yapma olmasına karşın, 5237 sayılı TCK’nun 157. maddesinde hileli davranışlarla bir kimseyi aldatma şeklinde ifade edilmiş olup, 765 sayılı Kanunda yer alan desise kavramına 5237 sayılı Kanunda yer verilmemiş ve hileye desiseyi de kapsayacak şekilde geniş bir anlam yüklenmiştir.

Malvarlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;

1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,

2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,

3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması,

Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.

Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da, nesnel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik bir zarar olmalıdır.

Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu diğer malvarlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece malvarlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlâl edildiği vurgulanmıştır.

5237 sayılı TCK’nun 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş olmasına göre, her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesi gerekmektedir.

Kanun koyucu anılan maddede hilenin tanımını yapmayarak suçun maddi konusunun hareket kısmını oluşturan hileli davranışların nelerden ibaret olduğunu belirtmemiş, bilinçli olarak bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır.

Hile, Türk Dili Kurumu sözlüğünde; “birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika” (Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, s.891) şeklinde, uygulamadaki yerleşmiş kabule göre ise; “Hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır… Hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez” biçiminde tanımlanmıştır.

Öğretide de hile ile ilgili olarak; “Olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarf edilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması ve bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir” (Sulhi Dönmezer, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler 2004, s. 453), “Hile, oyun, aldatma, düzen demektir. Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki doğurucu her davranış hiledir” (Nur Centel/Hamide Zafer/Özlem Çakmut, Kişilere Karşı Suçlar, İstanbul 2011, Beta Yayınevi, 2.Bası, Cilt I. s. 456) biçiminde tanımlara yer verilmiştir.

Yerleşmiş uygulamalar ve öğretideki baskın görüşlere göre ortaya konulan ilkeler göz önünde bulundurulduğunda; hile, maddi olmayan yollarla karşısındakini aldatan, hataya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika ve bunun gibi her türlü eylem olarak kabul edilebilir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı imkanlara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Kanun koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyecektir. Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.

Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi noktasında öğretide şu görüşlere de yer verilmiştir: “Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir” (Veli Özer Özbek/M.Nihat Kanbur/Koray Doğan/Pınar Bacaksız/İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Ankara 2015, Seçkin Yayınevi, 9. bası s.696), “Hileli davranışın anlamı birtakım sahte, suni hareketler ile gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır” (Doğan Soyaslan, Ceza Hukuku Özel Hükümler 9. Baskı, s.421), “Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ortalama bir insanı hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Bu nedenle, davranışın hile teşkil edip etmediği muhataba ve olaya göre değerlendirilmelidir” (Nur Centel/Hamide Zafer/Özlem Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, İstanbul 2011, Beta Yayınevi, 2. Bası, Cilt I. s.462)

Esasen, hangi davranışların hileli olup olmadığı ve bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği yolunda genel bir kural koymak oldukça zor olmakla birlikte, olaysal olarak değerlendirme yapılmalı, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır.


Ceza Genel Kurulu 2017/4 E. , 2019/383 K.

  • TCK 157
  • Basit dolandırıcılık suçu
  • Dolandırıcılık suçu ile hırsızlık suçunun farkları

Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşturulabilmesi açısından dolandırıcılık ve hırsızlık suçları üzerinde ayrıntısıyla durulmalıdır.

A- Dolandırıcılık Suçu:

5237 sayılı TCK’nın “Dolandırıcılık” başlıklı 157. maddesinde; “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir.” şeklinde dolandırıcılık suçunun temel şekli düzenlenmiş olup 158. maddesinde ise suçun nitelikli hâlleri sayılmıştır.

Dolandırıcılık suçunun maddi unsurunun hareket kısmı, 765 sayılı TCK’nın 503. maddesinde bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hile ve desiseler yapma olmasına karşın, 5237 sayılı TCK’nın 157. maddesinde hileli davranışlarla bir kimseyi aldatma şeklinde ifade edilmiş, 765 sayılı Kanun’da yer alan “desise” kavramına 5237 sayılı Kanun’da yer verilmemiş ve hileye, desiseyi de kapsayacak şekilde geniş bir anlam yüklenmiştir.

Mal varlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;

1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,

2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,

3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması, 4) Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.

Fail, kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da, nesnel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik bir zarar olmalıdır. Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu diğer mal varlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece mal varlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlâl edildiği vurgulanmıştır.

5237 sayılı TCK’nın 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş olmasına göre, hangi nitelikteki hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturacağının belirlenmesi gerekmektedir. Kanun koyucu anılan maddede hilenin tanımını yapmayarak suçun maddi konusunun hareket kısmını oluşturan hileli davranışların nelerden ibaret olduğunu belirtmemiş, bilinçli olarak bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır.

Hile, Türk Dili Kurumu sözlüğünde; “Birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika” (Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, s.891) şeklinde, uygulamadaki yerleşmiş kabule göre ise; “Hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır… Hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez.” biçiminde tanımlanmıştır. Öğretide de hile ile ilgili olarak; “Olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarf edilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması, bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan hâlden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir.” (Sulhi Dönmezer, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler 2004, s. 453), “Hile, oyun, aldatma, düzen demektir. Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki doğurucu her davranış hiledir.” (Nur Centel/Hamide Zafer/Özlem Çakmut, Kişilere Karşı Suçlar, İstanbul 2011, Beta Yayınevi, 2.bası , Cilt I. s. 456) biçiminde tanımlara yer verilmiştir. Yerleşmiş uygulamalar ve öğretideki baskın görüşlere göre ortaya konulan ilkeler göz önünde bulundurulduğunda; hile, maddi olmayan yollarla karşısındakini aldatan, hataya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika ve bunun gibi her türlü eylem olarak kabul edilebilir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı imkânlara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Kanun koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşması bakımından yeterli kabul edilmeyecektir. Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması, gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.

Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi noktasında öğretide şu görüşlere de yer verilmiştir: “Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir.” (Veli Özer Özbek/Koray Doğan/Pınar Bacaksız/İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Ankara 2012, Seçkin Yayınevi, 4. bası, s.650), “Hileli davranışın anlamı birtakım sahte, suni hareketler ile gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır.” (Doğan Soyaslan, Ceza Hukuku Özel Hükümler 6. Baskı, sf.343), “Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ortalama bir insanı hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Bu nedenle, davranışın hile teşkil edip etmediği muhataba ve olaya göre değerlendirilmelidir.” (Nur Centel/Hamide Zafer/Özlem Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, İstanbul 2011, Beta Yayınevi, 2. bası, Cilt I. s.462)

Esasen, hangi davranışların hileli olup olmadığı ve bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği yolunda genel bir kural koymak oldukça zor olmakla birlikte, olaysal olarak değerlendirme yapılmalı, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır.

B- Hırsızlık Suçu:

5237 sayılı TCK’nın 141/1. maddesinde yer alan “Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.” şeklindeki düzenleme ile hırsızlık suçunun temel şekli tanımlanmış; aynı Kanun’un 142. maddesinde ise suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâlleri sayılmıştır.

5237 sayılı TCK’nın “Nitelikli hırsızlık” başlıklı 142. maddesinin birinci fıkrasının uyuşmazlık konusuyla ilgili hükmü, suç ve karar tarihi itibarıyla;

“(1) Hırsızlık suçunun; … b) Herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında, …

İşlenmesi hâlinde, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur…” şeklinde iken, 28.06.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 62. maddesiyle 5237 sayılı TCK’nın 142. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi yürürlükten kaldırılmış, ilga edilen bendin metni korunmak suretiyle aynı maddenin ikinci fıkrasına (h) bendi olarak eklenmiş ve ikinci fıkradaki “üç yıldan yedi yıla kadar hapis” şeklindeki yaptırım ise “beş yıldan on yıla kadar hapis” olarak değiştirilmiştir.

Suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan hâliyle, 5237 sayılı TCK’nın 142. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde iki ayrı nitelikli hâl düzenlenmiş olup birincisi herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle muhafaza altına alınmış olan eşyanın çalınmasıdır. Bu nitelikli hâlin uygulanabilmesi için eşyanın, herkesin girebileceği bir yerde bulunmasının yanında, kilitlenmek suretiyle de muhafaza altına alınmış olması gerekir.

Fıkrada belirtilen ikinci nitelikli hâl ise, bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşyanın çalınmasıdır. Bu nitelikli hâlde öngörülen “bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmaktan” anlaşılması gereken, mutlaka belli bir yere kilitlemek ya da gizlemek olmayıp, eşyanın bina veya eklentisi içinde bulundurulmuş olması yeterlidir.

Uyuşmazlık konusunu ilgilendirmesi nedeniyle tartışılmasında yarar görülen 5237 sayılı TCK’nın 142. maddesinin ikinci fıkrasının (b) bendinde de; suçun, elde veya üstte taşınan eşyayı çekip almak suretiyle ya da özel beceriyle işlenmesi hâli nitelikli hırsızlık suçu olarak yaptırıma bağlanmış, aynı fıkranın son cümlesinde ise; (b) bendinde belirtilen suçun, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak kişiye karşı işlenmesini cezanın ağırlatıcı nedeni saymıştır. Bu bende göre elde veya üstte taşınan eşyanın;

a) Çekip almak suretiyle,

b) Özel beceriyle çalınması,

Nitelikli hırsızlık olarak düzenlenmiştir.

Bu nitelikli hâli düzenleyen bendin uygulama alanı, madde gerekçesinde; “Fıkranın (b) bendinde, hırsızlığın elde veya üstte taşınan eşyayı çekip almak suretiyle ya da özel bir beceriyle işlenmesi hâli öngörülmüştür. Yankesicilik veya kişisel çeviklik ile işlenen hırsızlık hâlleri bendin kapsamına girdiği gibi, bir hayvanı alıştırmak suretiyle ve ondan yararlanılarak işlenen fiiller hakkında da bendin uygulanması sağlanmıştır. Bunun gibi, yolda giden bir kimsenin çantasını kapıp kaçmak suretiyle işlenen hırsızlık da bu bent kapsamında mütalâa edilmiştir. Ancak, bu son hâlde, direncini kırma amacıyla kişiye karşı cebir kullanılmamalıdır. Aksi takdirde, yağma suçu oluşur.” şeklinde açıklanmıştır. Öğretide de, anılan bent ile, mağdurun dalgınlığından yararlanılarak elde veya üstte taşınan eşyanın çekip alınması şeklindeki eylemler ile yine aynı şekilde şahıs üzerinde özel beceriyle gerçekleştirilen, kapkaççılık ve yankesicilik fiillerinin yaptırım altına alındığı, ancak Kanun metninde kapkaç ve yankesicilik ifadelerine yer verilmediği belirtilmiştir. (Centel/Zafer/ Çakmut; Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, syf, 312 vd)

Bu genel açıklamalar ışığında, bentteki nitelikli hâllerin uygulama koşullarını şu şekilde belirlemek mümkündür:

765 sayılı Kanun’da, elde veya üstte taşınan eşyanın çekip almak (kapkaç) suretiyle çalınması nitelikli hâl olarak ayrıca düzenlenmediği için, eylem aynı Kanun’un 491. maddesinin birinci (ilk) fıkrası kapsamında değerlendirilmiş ve anılan eylemlere ilk fıkra uygulanmıştır. Kapkaç suretiyle hırsızlık 5237 sayılı Kanunla “daha fazla ceza verilmesini gerektiren nitelikli hırsızlık” olarak düzenlenmiştir. Mağdura karşı herhangi bir cebir kullanılmaksızın kapkaç suretiyle gerçekleşen hırsızlık fiilleri bu bent kapsamında değerlendirilmelidir.

Mağdurun eşyasını muhafaza için direnmesi ve bu nedenle cebre maruz kalması hâlinde eylemin yağma suçuna dönüşeceği, kullanılan cebrin yaralamanın basit hâli derecesinde olması durumunda, cebir yağma suçu içinde eriyeceğinden, sanığın yalnızca yağma, cebrin yaralamanın netice sebebiyle ağırlaşmış derecesine ulaşması durumunda ise failin, yaralama ve yağma suçlarından cezalandırılacağı unutulmamalıdır.

5237 sayılı TCK’nın 142/2-b maddesindeki elde veya üstte taşınan eşyanın özel beceriyle çalınmasına ilişkin hüküm ise 765 sayılı Kanunun 492. maddesinin birinci fıkrasının yedinci bendine konu edilen “yankesicilik suretiyle hırsızlık” hükmüne paralel bir düzenlemedir.

Anılan hükmün uygulamada yankesicilik suretiyle işlenen suçları kapsadığı kabul edilmekle birlikte, kullanılan özel beceri sözcüğü yankesicilikten daha kapsamlıdır. Bu nedenle anılan bendin, yankesicilik suretiyle gerçekleştirilen hırsızlık eylemlerini de kapsayan, ancak ondan daha geniş olarak, kişi üzerinde özel beceri ile gerçekleştirilen tüm hırsızlık suçlarını kapsadığı kabul edilerek uygulama yapılmalıdır.

5237 sayılı Kanun’un 142. maddesinin ikinci fıkrasının son cümlesi uyarınca; bu bentteki suçun, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda olan kimseye karşı işlenmesi hâlinde ceza üçte biri oranında artırılarak hükmolunacaktır.

Ancak, 142. maddenin ikinci fıkrasının (b) bendinin gerekçesinden yola çıkılmak suretiyle, “özel beceri” sözcüğünün “elde ve üstte taşınan eşya” koşulundan soyutlanarak (765 sayılı Yasanın 493. maddesinin birinci fıkrasının birinci bendindeki) “kişisel çeviklik” hâlini de kapsadığı yönünde görüşler bulunmakta ise de; madde gerekçelerinin yalnızca yorum aracı olması ve bağlayıcı bulunmaması, metne aykırı olan madde gerekçesinin, maddenin uygulanma alanını genişletmesine olanak sağlamayacağı nazara alındığında ve 142. maddenin ikinci fıkrasının (b) bendinin yazımından; gerek çekip almak suretiyle ve gerekse özel beceriyle gerçekleştirilen hırsızlık fiillerinin, elde veya üstte taşınan eşyaya karşı işlenmesinin öngörüldüğü, anılan ikinci fıkranın “Suçun, bu fıkranın (b) bendinde belirtilen surette, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda olan kimseye karşı işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte biri oranına kadar artırılır.” şeklinde düzenlenmiş olan son cümlesindeki hükmün de bunu destekleyici nitelikte olduğu kabul edilmelidir. Nitekim öğretide de, beceriklilik ve özel yetenekle almanın, eşyanın mağdurun üzerinde olduğu anda gerçekleştirilmesi gerektiği belirtilmiştir. (Soyaslan; Ceza Hukuku Özel Hükümler, 6. Bası, s.304)

C- Dolandırıcılık ve Hırsızlık Suçlarının Farkları:

Dolandırıcılık ve hırsızlık suçları arasında şu farkların bulunduğu söylenebilir:

a-) Hırsızlık suçunda eşya, sahibinin (zilyedinin) rızası olmaksızın alınmasına karşın dolandırıcılık suçunda mal, sahibinin (zilyedin) rızasıyla teslim edilmektedir. Ancak bu rıza failin hileli davranışları ile elde edilmiş olup, geçerli bir rıza değildir.

b-) Hırsızlık suçunun konusunu sadece taşınır mallar oluşturmasına karşın dolandırıcılığın konusunu taşınmaz mallar da oluşturabilir.

c-) Hırsızlık suçunda yarar sağlama amacıyla hareket edilmesi başka bir anlatımla genel kastın yanında bu saikin de gerçekleşmesi gerekirken, dolandırıcılık suçunda böyle bir amaçla hareket edilmesine gerek bulunmamaktadır, zira kanun metninde failin suç işleme amacının ne olması gerektiği yazılmadığına göre failin fiilini bilerek ve isteyerek gerçekleştirmesi yeterlidir.

Dolandırıcılık ve hırsızlık suçlarıyla ilgili bu genel açıklamalardan sonra somut olaydaki uyuşmazlığın çözümü açısından esasen her iki suç tipinin işlenmesi sırasında kullanılması mümkün olan hileli davranışların hangi hâlde dolandırıcılık suçunu oluşturacağı hususu üzerinde ayrıca durulmalıdır.

Hileli davranışların sergilendiği her olay dolandırıcılık suçu olarak vasıflandırılamayacaktır. Hile, başka bir suçun işlenmesinin kolaylaştırılması veya işlendikten sonra açığa çıkmasının önlenmesi amacıyla da kullanılabilir. Oysa dolandırıcılığın hareket unsuru olan hilenin, mağdurun irade ve rızasını elde etmeye yönelik olması gereklidir. Dolayısıyla dolandırıcılıkta kullanılan hile, mağdurun kanmasını ve menfaati rızasıyla faile veya göstereceği kişiye teslim etmesini sağlayacak nitelikte olmalıdır. Dolandırıcılıkta mağdurun malı teslimde rızası vardır, fakat bu rıza hile kullanıldığı için sakatlanmıştır. Hileli davranışlar geçici de olsa rızai bir teslimi doğurmamış; bu bağlamda mal, failin el çabukluğu veya özel becerisi gibi maddi bir hareketiyle bulunduğu yerden alınmak suretiyle elde edilmiş ise eylem dolandırıcılık suçunu değil hırsızlık suçunu oluşturacaktır. Hırsızlık suçunun işlenmesinden önce kolaylaştırıcı unsur olarak hile kullanılması, suçun işleniş biçimi ve failin kasta dayalı kusurunun ağırlığı kapsamında 5237 sayılı TCK’nın 61. maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilecektir.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

…Sanığın aynı iş yerinde kasiyer olarak çalışan mağdurlara değişik zamanlarda menü siparişi vererek önce 100 TL uzattığı, mağdurların para üstünü tamamlamak amacıyla kasada bozuk para aradıkları sırada bu kez ödemeyi bozuk para ile yapabileceğini söyleyip her bir mağdura verdiği 100 TL’yi geri istediği, her iki mağdurdan da 100 TL’sini geri aldıktan sonra siparişin tutarını ödemek üzere bir miktar bozuk para verdiği, kalan kısmı da vereceği sırada mağdurları lafa tutarak karışıklığa neden olduğu, bozuk para ile her iki mağdura da ödeme yaptıktan sonra 100 TL’sini geri almadığını söylemek suretiyle mağdurları yanılgıya düşürüp mağdurların rızalarıyla 100’er TL’yi kendisine teslim etmelerini sağladığının anlaşılması karşısında, sanığın, basit bir yalanı aşan, başından beri mağdurların iradesini fesada uğratma amacıyla ısrarlı ve kararlı bir şekilde devam eden bir kaç kez para uzatıp geri almak ve başka konulardan konuşmak suretiyle mağdurları yanıltacak ve kandıracak yoğunluktaki ustaca planlayıp sergilediği hileli davranışları sonucunda, mağdurların rızalarıyla fazladan kendisine 100’er TL daha verilmesini sağlayarak haksız menfaat sağlaması şeklindeki her bir eyleminin, hırsızlık suçunu değil 5237 sayılı TCK’nın 157/1. maddesinde düzenlenen dolandırıcılık suçunu oluşturduğunun kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.


Ceza Genel Kurulu 2017/504 E. , 2018/572 K.

  • TCK 157
  • Basit dolandırıcılık suçunda hile unsuru
  • Sanıkların, akaryakıt satışı karşılığı toplanan puanları gösteren ve müşterilere verilen sliplerin fazladan suretlerini çıkartarak, iş yeri müşterilerine promosyon olarak verilen suça konu televizyonları almak şeklindeki eylemlerinin bir bütün hâlinde TCK’nın 157. maddesinde düzenlenen basit dolandırıcılık suçunu oluşturur.

5237 sayılı TCK’nın “Dolandırıcılık” başlıklı 157. maddesinde; “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir.” şeklinde dolandırıcılık suçunun temel şekli düzenlenmiş olup, 158. maddesinde ise suçun nitelikli halleri sayılmıştır.

Dolandırıcılık suçunun maddi unsurunun hareket kısmı, 765 sayılı TCK’nın 503. maddesinde bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hile ve desiseler yapma olarak düzenlenmiştir. “Desise” Arapça kökenli olup kişilerin iradesini sakatlamak, aldatmak, yanıltmak amacıyla yapılan düzen ve oyunlardır. 5237 sayılı TCK’nın 157. maddesinde hileli davranışlarla bir kimseyi aldatma şeklinde ifade edilmiş, 765 sayılı Kanun’da yer alan desise kavramına 5237 sayılı Kanun’da yer verilmemiş ve hileye desiseyi de kapsayacak şekilde geniş bir anlam yüklenmiştir.

Malvarlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;

1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,

2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,

3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması, Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.

Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da, nesnel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik bir zarar olmalıdır. Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu diğer malvarlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece malvarlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlâl edildiği vurgulanmıştır.

5237 sayılı TCK’nın 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş olması nedeniyle her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesi gerekmektedir. Kanun koyucu anılan maddede hilenin tanımını yapmayarak suçun maddi konusunun hareket kısmını oluşturan hileli davranışların nelerden ibaret olduğunu belirtmemiş, bilinçli olarak bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır.

Hile, Türk Dili Kurumu sözlüğünde; “birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika” (Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, s. 891) şeklinde, uygulamadaki yerleşmiş kabule göre ise; “Hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır… hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez” biçiminde tanımlanmıştır. Öğretide de hile ile ilgili olarak; “Olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarf edilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması ve bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir” (Sulhi Dönmezer, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler 2004, s. 453), “Hile, oyun, aldatma, düzen demektir. Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki doğurucu her davranış hiledir” (Nur Centel/Hamide Zafer/Özlem Çakmut, Kişilere Karşı Suçlar, İstanbul 2011, Beta Yayınevi, 2. Baskı , Cilt I. s. 456) biçiminde tanımlara yer verilmiştir. Yerleşmiş uygulamalar ve öğretideki baskın görüşlere göre ortaya konulan ilkeler göz önünde bulundurulduğunda; hile, maddi olmayan yollarla karşısındakini aldatan, hataya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika ve bunun gibi her türlü eylem olarak kabul edilebilir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı imkânlara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Kanun koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyecektir. Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.

Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi noktasında öğretide şu görüşlere de yer verilmiştir: “Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir” (Veli Özer Özbek/Koray Doğan/Pınar Bacaksız/İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Ankara 2012, Seçkin Yayınevi, 4. Baskı, s. 650), “Hileli davranışın anlamı birtakım sahte, suni hareketler ile gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır” (Doğan Soyaslan, Ceza Hukuku Özel Hükümler, 6. Baskı, s. 343), “Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ortalama bir insanı hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Bu nedenle, davranışın hile teşkil edip etmediği muhataba ve olaya göre değerlendirilmelidir” (Nur Centel/Hamide Zafer/Özlem Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, İstanbul 2011, Beta Yayınevi, 2. Baskı, Cilt I. s. 462).

Esasen, hangi davranışların hileli olup olmadığı ve bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği yolunda genel bir kural koymak oldukça zor olmakla birlikte, olaysal olarak değerlendirme yapılmalı, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

BP Petrolleri A.Ş.nin, bayilerinden akaryakıt alan ve belirlenen puanı toplayan müşterilerine promosyon olarak verilmek üzere düzenlediği televizyon kampanyası kapsamında katılanın sahibi olduğu …… Petrol isimli iş yerine 74 adet televizyon gönderdiği, kampanya sona erdikten sonra katılanı telefonla arayan BP Petrolleri A.Ş. görevlisinin kalan televizyonların iadesini istemesi üzerine adı geçen iş yerinde televizyon kalıp kalmadığına yönelik yapılan incelemede, müşterilerin televizyon almak için teslim ettikleri puan sliplerinin bazılarının mükerrer olduğunun ve market görevlisi olan sanıkların yeterli puanı biriktirip kampanya ürünü almak isteyen müşterilere verdikleri sliplerin mükerrer üçüncü suretlerini çıkartıp televizyon aldıklarının tespit edildiği olayda; tüm dosya kapsamına göre, kampanyada kullanılan kartların belirli bir kişi adına düzenlenmemesi nedeniyle kart puanını gösteren sliplerde isim yazmadığı, sanıkların akaryakıt satışı karşılığı toplanan puanları gösteren ve müşterilere verdikleri sliplerin fazladan suretlerini alıp kampanyada kullandıkları, dolayısıyla sanıkların ürettikleri mükerrer sliplerin aslı sahiplerinin de kampanyadan faydalandıkları, bu nedenle sanıkların, kartı olmayan müşterilerin yaptıkları alışverişlerin tutarını almış oldukları kartlara yükleyerek puan biriktirdikleri yönündeki savunmalarının inandırıcı olmadığı, mükerrer sliplerin gerçek bir akaryakıt satışından kaynaklanan puanları temsil etmediği nazara alındığında; sanıkların, akaryakıt satışı karşılığı toplanan puanları gösteren ve müşterilere verilen sliplerin fazladan suretlerini çıkartarak, iş yeri müşterilerine promosyon olarak verilen suça konu televizyonları almak şeklindeki eylemlerinin bir bütün hâlinde TCK’nın 157. maddesinde düzenlenen dolandırıcılık suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.


Ceza Genel Kurulu 2015/1072 E. , 2018/633 K.

  • TCK 157
  • Cinsel ilişkiye girme vaadiyle basit dolandırıcılık suçu
  • Ahlaka aykırı bir davranış yaparak kandırılan kişiye karşı işlenen eylem dolandırıcılık suçu teşkil eder mi?

Uyuşmazlık konusunda isabetli bir hukuki çözüme ulaşılması için bu aşamada, dolandırıcılık suçunun mağdurunun hukuka veya ahlaka aykırı bir isteğinin karşılanmamasının hileli davranış olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği hususunun özel hukuk ve ceza hukuku açısından incelenmesi gerekmektedir:

Suç tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun “Butlan” başlıklı 20. maddesi “Bir akdin mevzuu gayri mümkün veya gayri muhik yahut ahlâka (âdaba) mugayir olursa o akit bâtıldır.”, aynı Kanun’un “İstirdadın caiz olmaması” başlıklı 65. maddesi “Haksız yahut ahlâka (âdaba) mugayir bir maksat istihsali için verilen bir şeyi istirdada mahal yoktur.” hükmünü içermektedir. Benzer şekilde 04.02.2011 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan ve karar tarihinde yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Kesin hükümsüzlük” başlıklı 27. maddesi “Kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür.”, aynı Kanun’un “Geri istenememe” başlıklı 81. maddesi “Hukuka veya ahlaka aykırı bir sonucun gerçekleşmesi amacıyla verilen şey geri istenemez.” hükmünü içermektedir.

Bir borç ilişkisinde alacaklı, borçluya karşı talep, dava ve cebrî icraya başvurma yetkilerine sahip iken, eksik borç olarak tanımlanan borçlarda alacaklı bu yetkilerden tamamen veya kısmen yoksun bulunmaktadır. Hiç borç bulunmayan durumlardan farklı olarak, eksik borç ödendiği zaman borç olmayan bir şey ifa edilmiş veya bir bağışlamada bulunulmuş olmayıp, bir borç ödenmiş sayılmaktadır. Kumar ve bahisten, evlenme tellallığından, ahlaki görevlerden doğan borçlar ile zamanaşımına uğramış borçlar eksik borçlardır. (Kemal Oğuzman, Turgut Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Cilt I, Vedat Kitapçılık, İstanbul 2018, s. 18-20)

Özel hukukta dahi, meşru olmayan hareketlerine rağmen hile ile aldatılmış olanlar himaye görmektedir. Örneğin kumar meşru olmayan bir hareket olup, kişiye hiçbir alacak hakkı vermez. 818 sayılı BK’nın 504. maddesinde “Kumar ve bahis, bir alacak hakkı tevlit etmez.” şeklinde ifade edilen bu husus, 6098 sayılı TBK’nın 604. maddesinde “Kumar ve bahisten doğan alacak hakkında dava açılamaz ve takip yapılamaz.” şeklinde hüküm altına alınmıştır. Ancak 818 sayılı BK’nın 505. maddesi “Kumar veya bahsin usulü dairesinde cereyanına kazaen veya diğer tarafın fiili neticesi olarak bir mani haylulet etmiş veya bu diğer taraf hile ve desise ika etmiş olmadıkça bilihtiyar verilen kumar akçesi geri alınmaz.” biçiminde, 6098 sayılı TBK’nın 605/2. maddesi ise “Kumar ve bahis borcu için isteyerek yapılan ödemeler geri alınamaz. Ancak, kumar veya bahsin usulüne göre yürütülmesi beklenmedik olayla veya diğer tarafın fiiliyle engellenmişse ya da diğer taraf kumar veya bahse hile karıştırmışsa, isteyerek yapılan ödeme geri alınabilir.” biçiminde düzenlenerek kumara hile karıştırılması hâlinde ödeme yapan kişinin talep hakkının olduğu kabul edilmiştir. (Faruk Erem, Türk Ceza Hukuku, Seçkin Kitabevi, Ankara 1985, Cilt 4, s. 661)

Ceza hukuku açısından ise, mağdurun hukuka veya ahlaka aykırı talebinin karşılanacağı yönünde vaatte bulunarak onun zararına olacak şekilde kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan sanığın bu eyleminin dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağı konusu tartışmalı olup öğretide farklı görüşler vardır.

Bir görüşe göre, meşru olmayan bir amaca ulaşmak için faaliyette bulunan kimse, aldatılacak ve malvarlığına ilişkin bir kayba uğrayacak olursa, sadece kendisini suçlamalıdır. Devlet hukuka aykırı hareket edeni korumaz. Aksine bir uygulama ceza normunun değerini yitirmesine neden olur. Bu gibi durumlarda aldatanın cezalandırılması, onun yasak olanı yapmak zorunda olduğunu kabul etmek gerekir. Ahlaki görüşlere dayanan bu fikir öğretide taraftar bulmamıştır. Baskın görüş, zararın meşru bir menfaate ilişkin olmasını aramamaktadır. (Somay Tümerkan, Dolandırıcılık Suçu, Kazancı Hukuk Yayınları, 1987, s. 70)

Öğretide, mağdurun gayri ahlaki veya suç teşkil eden hareketlerinin dolandırıcılık suçunun oluşmasına engel olamayacağı görüşü hakimdir. Bu görüşe göre, dolandırıcılık kamu çıkarı dolayısıyla cezalandırılmaktadır. Kişinin hangi maksatla hareket ederken aldatıldığının önemi yoktur. Önemli olan, hilenin muhatabının veya üçüncü kişinin malvarlığında zarar meydana gelmesidir. Aldatılanın eylemi, ceza hukukunun kapsamında ise o da cezalandırılmalıdır. Ancak bu durum onun dolandırıcılık suçunun mağduru olduğu gerçeğini değiştirmemelidir. Aksinin kabulü hileyi yapanın korunması anlamına gelir. (Nur Centel, Hamide Zafer, Özlem Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, Cilt I, Beta Yayınevi, İstanbul 2016, s. 468) Mağdurun amacından dolayı, dolandırıcılık suçunun oluşmadığını kabul etmek faile açık çek vermek anlamına gelir. Fail ile mağdur arasındaki anlaşma hukuka ve ahlâka aykırılık nedeniyle bâtıl olsa ve bu nedenle özel hukuk korumasından yararlanamasa bile, bir malvarlığı zararı meydana gelmiştir. Mağdur malvarlığını hukuka aykırı amaçlarla kullansa bile malvarlığının dolandırıcılıktan kaynaklanacak zararlara karşı korunmasını kaybetmemiştir. Bu olaylarda zarar karşı edimin elde edilememesinden kaynaklanmamaktadır. Tam aksine, mağdurun bu olaylardaki zararının sebebi ahlâka aykırı edimin yerine getirilmemesi değil, aldatma neticesinde malvarlığında azalma meydana getiren ekonomik olarak anlamsız bir harcama yapmış olmasıdır. Hukuka aykırı teklifi kabul etmesi hususunda zorlanmayan fail, mağduru sebepsiz zenginleşme amacıyla dürüstçe sahip olduğu parasından ettiği için cezalandırılmalıdır. (Mesut Bilen, Türk Ceza Hukukunda Dolandırıcılık Suçu, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi Kamu Hukuku Anabilim Dalı, Konya 2012, s. 170) Mağdurun hukuka aykırı bir amaç gütmüş olması dolandırıcılık suçunu ortadan kaldırmaz. Zira dolandırıcılık sosyal menfaate ilişkin nedenlerle cezalandırılmaktadır ve bu nedenler mağdur gayri meşru bir hedefe ulaşmak istediğinde de var olmaya devam eder. Ne tür bir niyet olursa olsun mağdurun niyetinin yasaklanmış bir davranışı meşrulaştırması kabul edilemeyeceğinden, bu durumda da failin fiili hukuk düzeninin bir kuralını ihlâl etmektedir. Burada devletin cezalandırma yoluna gitmesi, mağdurun yasak olanı elde etmeye hakkı olduğu anlamına gelmez. Devletin yaptığı, genel olarak hileli yollarla başkasının malvarlığına zarar veren kimseler için öngörülen müeyyideyi uygulamaktan ibarettir. (Nevzat Toroslu, Ceza Hukuku Özel Kısım, Ankara 2012, s. 186-187)

Diğer taraftan, TCK’nın 157/1. madde hükmü, mağdurun davranışının özelliğine göre bir ayırım yapmaya elverişli değildir. Kanun, sağlanan yararın mağdur yönünden haksız olmasını aramamaktadır. Ayrıca, dolandırıcılık suçunun oluşması için mağdurun iyi niyetinden yararlanmak da şart değildir. Dolandırıcılık suçunun cezalandırılması için mağdurun amacının meşru olup olmamasının önemi yoktur. (Faruk Erem, Türk Ceza Hukuku, Seçkin Kitabevi, Ankara 1985, Cilt 4, s. 661), (Nevzat Toroslu, Ceza Hukuku Özel Kısım, Savaş Yayınevi, Ankara 2012, s. 187) Kaldı ki, TCK’nın 158. maddesinin ikinci fıkrasına göre “Kamu görevlileriyle ilişkisinin olduğundan, onlar nezdinde hatırı sayıldığından bahisle ve belli bir işin gördürüleceği vaadiyle aldatarak, başkasından menfaat temin eden” kişinin nitelikli dolandırıcılık suçundan cezalandırılması öngörülmüştür. Bu hükme göre, mağdurun yapılmasını istediği işin hukuka uygun olması aranmamaktadır. Bu ağırlaştırıcı sebep bakımından, mağdurun iyi niyetli olmaması, hileli hareketlerle aldanmadığı ve iradesinin fesada uğramadığı anlamına gelmez. (Veli Özer Özbek, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2017, s. 723) Benzer şekilde 765 sayılı TCK’nın 503. maddesinde “Bir kimseyi askerlikten kurtarma bahanesiyle” dolandırıcılık suçunun işlenmesinin ağırlaştırıcı neden kabul edilmesi, gayrimeşru amaçlarda dahi dolandırıcılığın varlığını bizzat kanun koyucunun öngördüğünü göstermektedir. (Somay Tümerkan, Dolandırıcılık Suçu, Kazancı Hukuk Yayınları, 1987, s. 70) Nitekim, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 24.11.1998 tarihli ve 280-359 sayılı kararında da dolandırıcılık suçunun oluşumu için mağdurun ihlâl edilen çıkarının meşru olmamasının öneminin bulunmadığı belirtilmiştir.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Olay günü saat 20.00 sıralarında otobüs terminali önünde yol kenarında bekleyen sanığın, aracı ile seyir halindeki şikâyetçiye durması için işaret ettiği, bunun üzerine yanına gelen şikâyetçi ile 40 TL karşılığında cinsel ilişkiye girme konusunda anlaştığı, ardından parayı alıp şikâyetçiye ileride kendisini beklemesini söyledikten sonra ortadan kaybolduğu olayda; akşam saatinde yol kenarında bekleyen sanığın, kendisine ahlâka aykırı bir amaçla yaklaşan şikâyetçiye bu amacın gerçekleşeceği kanaatini verecek şekilde şikâyetçi ile pazarlık yaptığı, maddi yarar sağladıktan sonra ortadan kaybolduğu, şikâyetçinin zararının ahlâka aykırı isteğin yerine getirilmemesi nedeniyle değil, aksine bu isteğin gerçekleştirileceği yönündeki sanığın hileli davranışı neticesinde meydana geldiği, şikâyetçinin meydana gelen zararını talep edip edememesinin özel hukuk konusu olduğu ve dolandırıcılık suçunun oluşmasına engel teşkil etmediği, sanığın ahlaka aykırı bir yönteme başvurarak gerçekleştirdiği hileli davranışlarının somut olayda hukuki boyuttan çıkıp cezai sorumluluğu gerektiren aldatıcı nitelikte olduğu ve bu şekilde atılı dolandırıcılık suçunun yasal unsurları itibariyle oluştuğu kabul edilmelidir.


Ceza Genel Kurulu 2014/288 E. , 2016/255 K.

  • TCK 157
  • Telefonla dolandırıcılık suçu, basit dolandırıcılık suçudur.

765 sayılı TCK’nun 504/3. maddesinde dolandırıcılık suçunun, “Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesinin haberleşme araçlarını veya banka veya kredi kurumlarını veya herhangi bir kamu kurum ve kuruluşunu vasıta olarak kullanılmak suretiyle” işlenmesi nitelikli dolandırıcılık olarak düzenlenmiş ise de; 5237 sayılı TCK düzenlenmesinde dolandırıcılık suçunun posta, telgraf ve telefon işletmesinin haberleşme araçlarının vasıta olarak kullanılması suretiyle işlenmesi nitelikli bir hal kabul edilmemiştir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

İstanbul-Pendik’te Lia Tasarım unvanı ile taş dekorasyonu uygulama-satış işi yapan katılanı 2009 yılı Eylül ayı ortalarında aboneliği kendisine ait …3948 numaralı telefondan arayan ve adını veren sanığın, Muğla-Merkez-Çakmak Köyü’nde kayrak taşı ocağı bulunduğunu, ihtiyaç olduğunda kendisini arayabileceğini söylemesini müteakip yaklaşık bir ay sonra katılanı bu kez aboneliği … adına görünen …7279 numaralı telefondan arayarak kendini Mustafa olarak tanıtıp Büyükçekmece’de iki villası olduğunu, Almanya’ya döneceğinden acilen kayrak taşına ihtiyaç duyduğunu söylemesi, temin edip edemeyeceğini sorması ve parasını peşin ödeyeceğini bildirmesi üzerine, katılanın daha önceden not ettiği telefondan sanığı arayarak kayrak taşı almak isteğini iletmesi, alım-satım hususunda anlaşmaları neticesinde, sanığın nakliye-yakıt parasını peşin istemesi nedeniyle şikayetçinin 15.10.2009 tarihinde 3.000 TL tutarındaki parayı internet bankacılığı yoluyla kendi hesabından sanığın verdiği hesaba göndermesi, bu paranın sanık tarafından Akbank-Muğla Şubesi’nden çekilmesine rağmen anlaşmaya konu kayrak taşının gönderilmemesi, alınan paranın da iade edilmemesi suretiyle menfaat temin etmesi şeklindeki gerçekleşen olayda; telefonun araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık eyleminin 5237 sayılı TCK’nda dolandırıcılık suçunun nitelikli hali olarak düzenlenmediği, olayda bilişim sisteminin bizatihi araç olarak kullanılmasının söz konusu olmadığı, bu şekilde sanığın üzerine atılı eylemin basit dolandırıcılık suçunu oluşturması nedeniyle yerel mahkeme hükmünün bozulmasına ilişkin Özel Daire ilamında herhangi bir isabetsizlik bulunmadığı kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.


Ceza Genel Kurulu Kararı - Karar No: 2015/341

  • TCK 157
  • Zilyetliğin geçici olarak teslimini sağlamaya yönelik bile olsa hileli davranışlar kullanılmış ve bu hileli davranışlar sonucu zilyetlik teslim edilmişse dolandırıcılık suçu oluşabilir.

Suç tarihinde bir kuaför dükkânını işletmekte olan şikayetçi O.’nun, yanında çalışan müşteki S.’ye bankaya yatırması için bir miktar para verdiği, müşteki S.’nin bankada sırada beklerken yanına gelen sanığın, kendisini O.’nun görevlendirdiği izlenimi uyandırarak O.’nun telefonla kendisine talimat verdiğini, parayı bankaya kendisinin yatıracağını, kendisinin ise Beyzade Halıcılık isimli işyerine gidip O.’nun alacağı olan parayı alması gerektiğini söylemesi üzerine, S.’in 500 Lirayı sanığa teslim edip bankadan ayrıldığı, ardından sanığın da bankadan çıkarak olay yerinden uzaklaştığı Beyzade Halıcılık adlı işyerini bulamayan S.’nin O.’nun araması üzerine aldatıldığını anladığı olayda, S.’ye patronunun ismini veren ve ne için bankada bulunduğunu bildiğini gösteren sanığın basit bir yalanı aşan, içinde bulunduğu durum itibariyle müştekiyi yanıltacak ve kandıracak yoğunluk ve güçteki sözleri ile ustaca sergilediği hareketlerin hileli davranış olduğu, TCK’nın 157. maddesinin düzenleniş şekli ve maddenin gerekçesi göz önüne alındığında, zilyetliğin geçici olarak teslimini sağlamaya yönelik bile olsa hileli davranışlar kullanılmış ve bu hileli davranışlar sonucu zilyetlik teslim edilmişse dolandırıcılık suçu oluşabileceğinden, eylemin dolandırıcılık suçunu oluşturacağının kabulü gerekmektedir. Başka bir anlatımla, dolandırıcılık suçunda önemli olan husus zilyetliğin hileli davranışlar sonucu devredilmesi olup, zilyetliğin belirli bir süre için sanığa devredilmiş olması ve diğer şartların da varlığı ile dolandırıcılık suçu oluşabilecektir. Bu nedenle Özel Dairenin bozma kararı isabetli olup Yerel Mahkeme direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.


YARGITAY 15. CEZA DAİRESİ Esas: 2014/25751 Karar: 2017/15770 Tarih: 19.06.2017

  • TCK 157. Madde

  • Basit Dolandırıcılık Suçu

Sanığın, kendisine ait şirket adına İş bankası Çanakkale şubesinden kullandığı kredi karşılığında borçlusu … olarak görünen 03.11.2008 düzenleme tarihli 4 adet sahte bonoyu 04.11.2008 günü verdiği ve karşılığında kredi kullandığı; ayrıca Akbank Çanakkale şubesinden aldığı kredi tutarı için şikâyetçi Şerife’nin kimlik bilgilerini kullanarak 21.07.2008 düzenleme tarihli 3 adet sahte senedi katılan … şube müdürlüğüne 06.08.2008 günü vererek kredi çektiği; yine Akbank’ın aynı şubesinden 07.08.2008 tarihinde çektiği krediye karşılık şikâyetçiler … ve ….’e ait senetleri aynı gün verdiği, aynı şekilde adı geçen banka şubesine şikayetçisi … olan 15.08.2008 tarihli sahte senedi vererek kredi kullandığı, bu şekilde sanığın sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarını işlediğinin iddia edildiği olayda;

Ayrıntıları Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 03.03.1998 tarih ve 6/8-69 Sayılı kararında da açıklandığı üzere, önceden doğmuş bir borç için hileli davranışlarda bulunulması halinde, zarar veya borç kandırıcı nitelikteki davranışlar sonucu doğmayacağından dolandırıcılık suçunun unsurları itibariyle oluşmayacağı ve sanık ile müdafisinin aşamalardaki savunmalarında, kredilerin genel kredi sözleşmeleri kapsamında kullanıldığını, senetler karşılığında kredi verilmediğini belirtmeleri yanı sıra sanık hakkında ilgili bankalara vermiş olduğu sahte senetlerle ilgili açılmış başka dosyaların da bulunduğunun UYAP kayıtlarından anlaşılması karşısında; her bir bankayla yapmış olduğu kredi sözleşmesi kapsamında farklı gerçek kişiler adına düzenlenmiş senetleri kullanması sebebiyle mağdur banka sayısınca sahtecilik ve dolandırıcılık suçunun işlendiği hususunda tereddüt bulunmamakta ise de; aynı borç ilişkisi çerçevesinde hukuki kesinti ( Suç tarihleri arasında iddianame düzenlenmesi ) bulunmadan verilmiş olan senetlerle ilgili olarak zincirleme suç hükümlerinin uygulanması gerekeceğinden, mükerrer yargılamanın önüne geçilmesi maksadıyla sanık hakkında ilgili bankalarla yapmış olduğu her bir kredi sözleşmesine dair olarak vermiş olduğu senetlerle ilgili eylemleri sebebiyle açılan davalar belirlenip, derdest olmaları halinde birleştirilmeleri, aksi takdirde ilgili dosyalardan bu davayı ilgilendiren kısımlarının onaylı örneklerinin dosya içerisine konulup, söz konusu dosyalardaki senetlerin farklı tarihlerde düzenlenip düzenlenmediklerinin açıklığa kavuşturulması, düzenlenmiş ise eylemlerin, bir suç işleme kararının icrası kapsamında işlenip işlenmediğinin değerlendirilmesi; yine, İş Bankasına yönelik eylem bakımından, çekilen kredi karşılığında çek ve senet yanında sanığın eşi olan …‘e ait gayrimenkulün ipotek gösterilmiş olması da dikkate alınarak, ipotek gösterilen evin gerçek değerinin ne kadar olduğu araştırılıp, gerçekte verilen çek ve senetlerle birlikte çekilen krediyi karşılayıp karşılamadığı, dolayısıyla dolandırıcılık suçunun yasal unsurlarının oluşup oluşmadığı ile sanığın kastının bulunup bulunmadığının tespit edilmesi; öte yandan, her ne kadar Akbank’ın 03.05.2012 tarihli müzekkeresinde, senetler verilmeden kredi kullandırılmayacağı belirtilmiş ise de; ilgili bankalardan ( Akbank’ın borçlarını Girişim Varlık Yönetim A.Ş’ye devretmesi sebebiyle ayrıca adı geçen şirketten ) ayrıntılı hesap özetleri ile ilgili ticari belgeler ( makbuz vs ) getirtilerek, sanığın ne tür krediler kullandığı ve kredi türüne göre teminatların ne şekilde alınması gerektiği ile işlek ( rotatif ) kredi kullanmış ise, belirlenen limit çerçevesinde, her zaman kredi kullandırılmasının mümkün olması da dikkate alınarak, teminatların tümünün sözleşmenin yapıldığı anda alınıp alınmadığı, alınmamışsa neden başlangıçta alınmayarak sonradan istenildiği, limit artırımı sırasında sahte senet verilip verilmediği, hesap özetlerine göre, suça konu senetlerin verilmesinden sonra belirlenen limit dışında para akışı olup olmadığı ve başlangıçta gösterilen teminatların çekilen parayı karşılayıp karşılamadığı hususlarında inceleme yapılması maksadıyla dosyanın alanında uzman bir bankacı, hukukçu bilirkişi ile mali müşavirden oluşacak bilirkişi kuruluna tevdi edilmesi neticesinde menfaat temininden sonra başka bir deyişle önceden doğan borç karşılığında sahte senetlerin verilip verilmediğinin her bir banka yönünden ayrı ayrı değerlendirilmesi, ayrıca Akbank’a yönelik olarak dolandırıcılık suçunun oluştuğunun kabulü halinde, Akbank’ın 20.09.2012 tarihli yazılarında, 9.000,00 ve 2.500,00 TL tutarlarındaki kredilerin senetlerin ödenmemesi sebebiyle takibe intikal ettiğini, takip anapara bakiyesinin teminattaki diğer çek ve senetlerin tahsilatlarıyla ödendiğini, 10.000,00 TL’nin de takibe konu olduktan sonra 15.09.2009 tarihinde sanık tarafından ödendiğinin belirtilmiş olması ve etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması bakımından munzam zarar niteliğindeki faiz ödemesinin şart olmadığı da dikkate alınarak, sanık hakkında ne şekilde takip yapıldığı sorulup buna dair dosyaların getirtilmesi ve 10.000,00 TL’lik krediye dair ödemenin ne zaman yapıldığı ile diğer senetlerin anapara bakiyesinin ödenmesine dair olarak teminattaki diğer çek ve senetlerin bankaya ne zaman verildiği, bu senetlerin hangi tarihte tahsil edilerek suça konu kredilerin anapara bakiyesinin ödendiği, tüm ödemelerin icra takibinden önce mi sonra mı olduğu, bankanın elinde başka teminat kalıp kalmadığının belirlenmesi sonucunda sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri yerine, eksik incelemeyle yazılı şekilde hüküm kurulması,

SONUÇ : Kanuna aykırı olup, sanık müdafinin temyiz itirazları bu sebeple yerinde görüldüğünden 5320 Sayılı Kanun’un 8. maddesi gereğince halen uygulanmakta olan 1412 Sayılı 321. maddesi uyarınca hükümlerin BOZULMASINA, 19.06.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 15. CEZA DAİRESİ Esas: 2014/23505 Karar: 2017/13116 Tarih: 05.06.2017

  • TCK 157. Madde

  • Dolandırıcılık Suçu

Sanıklardan …‘nın şikâyetçiye ait şirketteki pazarlama müdürünü arayarak 7 çiftçinin toplanıp 100 ton kükürt almak istediklerini, karşılığında çek vereceklerini belirtmesi üzerine yetkilinin çeki fakslamasını söylediği, faks üzerine müdürün malın 25 tonunu gönderdiği, sanık …‘a ait cep telefonu hattı üzerinden yapılan arama sonucundaki görüşmede ise, çekin kargoya verildiğini öğrenmesi üzerine 50 tonunu daha yolladığı, kargodan çekin çıkmaması üzerine de sanık …‘in, bu kez çeki Ramazan’ın yolladığını, çeki koymayı unuttuğunu belirttiği, yapılan araştırmada çekin daha önce bankaya ibraz edilen çekin ikizi olduğunun tespit edildiği, bu şekilde sanıkların fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ederek dolandırıcılık suçunu işlediklerinin iddia edildiği olayda;

Sanık …‘ın kullandığı hatla yapılan görüşmenin kimin tarafından yapıldığının tespit edilememesi yanı sıra suça iştirak ettiğine dair, cezalandırılmasına yeterli, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığından verilen beraat hükmünde hukuka aykırılık tespit edilmemiştir. Öte yandan, sanık …‘in sahte çeki fakslayarak 75 ton kükürtün kendisine gönderilmesini sağlaması ve çeki aldığı kişinin açık adres ve kimlik bilgilerini verememesi hususları birlikte değerlendirildiğinde, eyleminin dolandırıcılık suçunu oluşturduğuna dair mahkemenin kabul ve uygulamasında bir isabetsizlik görülmemiştir.

SONUÇ : Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, katılan vekilinin kararların hukuka aykırı olduğuna; sanık müdafinin ise, suçun sübut bulmadığına ve lehe hükümlerin uygulanmadığına dair yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükümlerin ONANMASINA, 05.06.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ Esas: 2016/459 Karar: 2017/4629 Tarih: 27.04.2017

  • TCK 157. Madde

  • Basit Dolandırıcılık Suçu

Sanık hakkında kamu kurum ve kuruluşlarını aracı kullanarak dolandırıcılık ve basit dolandırıcılık suçları yönünden kurulan hükümlere yönelik yapılan temyiz incelemesinde;

Sanığın mağdur …‘e gösterdiği iddia edilen nüfus cüzdanının aldatıcılık niteliği taşımaması karşısında, sanık hakkında basit dolandırıcılık suçundan hüküm kurulması gerektiği buna göre de, mağdurlar yönünden suçların farklı zamanlarda ve farklı kişilere karşı işlenmiş olması sebebiyle hükümden sonra 02.12.2016 tarih ve 29906 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 5271 Sayılı CMK.nun 253/1. maddesinde yapılan değişikliğe göre, 157/1. maddesinde düzenlenen dolandırıcılık suçunun uzlaşma kapsamına alınması karşısında; sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş olup, sanık müdafinin temyiz itirazları bu sebeple yerinde görüldüğünden, 5320 Sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 Sayılı CMUK.nun 321. maddesi uyarınca, hükümlerin BOZULMASINA, 27.04.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 15. CEZA DAİRESİ Esas: 2014/22085 Karar: 2017/9709 Tarih: 24.04.2017

  • TCK 157. Madde

  • Basit Dolandırıcılık Suçu ile Güveni Kötüye Kullanma Arasındaki Fark

Sanıklar …, … ve … hakkında hizmet sebebiyle güveni kötüye kullanma suçundan verilen mahkumiyet hükümlerine yönelik temyiz incelemesinde;

Güveni kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için; failin bir malın zilyedi olması,malın iade edilmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere faile rızayla tevdi ve teslim edilmesi,failin kendisine verilen malı,veriliş gayesinin dışında,zilyedi olduğu malda malikmiş gibi satması, rehnetmesi tüketmesi,değiştirmesi veya bozması ve benzeri şekillerde tasarrufta bulunması ya da devir olgusunu inkar etmesi şeklinde, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. TCK’nın 155. maddesinin gerekçesinde, bu suçla mülkiyetin korunması amaçlanmaktadır. Ancak, söz konusu suçun oluşabilmesi için eşya üzerinde mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyetlik tesis edilen kişi ( fail ) arasında bir sözleşme ilişkisi mevcuttur. Bu ilişkinin gereği olarak taraflar arasında mevcut olan güvenin korunması gerekmektedir. Bu mülahazalarla, eşya üzerinde mevcut sözleşme ilişkisiyle bağdaşmayan kasıtlı tasarruflar, cezai yaptırım altına alınmıştır. Suçun konusunu oluşturan mal üzerinde belirli bir şekilde kullanmak üzere fail lehine zilyetlik tesisi gerekir. Bu nedenle, güveni kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için hukuken geçerli bir sözleşme ilişkisinin varlığı gereklidir, açıklaması yapılmıştır. Madde gerekçesinde de belirtildiği üzere yasa koyucu tarafından mülkiyetin korunması amacıyla getirilen güveni kötüye kullanma suçu, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyetliği kendisine devredilmiş olan taşınır veya taşınmaz bir mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunulması veya bu devir olgusunun inkâr edilmesiyle oluşmaktadır. TCK’nın 155. maddesinde sözü edilen zilyetlik kavramı 4721 Sayılı Medeni Kanun’un 973. maddesinde; “bir şey üzerinde fiilî hâkimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir” şeklinde açıklanmış, asli ve fer’i zilyetlik ise Kanun’un 974. maddesinde; “Zilyet, bir sınırlı aynî hak veya bir kişisel hakkın kurulmasını ya da kullanılmasını sağlamak için şeyi başkasına teslim ederse, bunların ikisi de zilyet olur. Bir şeyde malik sıfatıyla zilyet olan aslî zilyet, diğeri fer’î zilyettir” biçiminde tanımlanmıştır. Güveni kötüye kullanma suçunda malın teslimi, belirli biçimde kullanılmak için hukuka ve yöntemine uygun, aldatılmamış özgür bir iradeye dayanılarak tesis edilmektedir. Söz konusu suçun oluşabilmesi için eşya üzerinde mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyetlik tesis edilen fail arasında bir sözleşme ilişkisi mevcut olmalı ve bu hukuki ilişkinin gereği olarak taraflar arasında oluşan güvenin korunması gerekmektedir. Bu amaçla, eşya üzerinde mevcut sözleşme ilişkisiyle bağdaşmayan kasıtlı tasarruflar ve devir olgusunu inkâr yasa koyucu tarafından cezai yaptırım altına alınmıştır. Eğer mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyetlik tesis edilen fail arasında hukuken geçerli bir sözleşme ilişkisi yoksa usulüne uygun bir teslim olmayacağı için güveni kötüye kullanma suçu da oluşmayacaktır. Zira, hukuksal anlamda geçerli bir sözleşmeden söz edilebilmesi için tarafların iradelerinin aldatılmamış olması gerekmektedir. Ayrıca bu suçun oluşabilmesi için mağdur tarafından zilyetliğin sanığa tam bir şekilde devredilmesi gerekmektedir.

Bu hukuksal bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde, katılanlar tarafından, aynı şirketin ortakları olan sanıklara herhangi bir şekilde zilyetlik devrinin yapılmadığı, bütün ortakların şirketi birlikte idare ettikleri, sanıklar tarafından kaçırılan malların tam bir şekilde sanıkların uhdesine bırakılan mallar olmadığı, sanıklar ile katılan arasında bir iş ilişkisi değil ortaklık ilişkisinin bulunduğu, bu sebeple hizmet sebebiyle güveni kötüye kullanma suçunun yasal unsurlarının somut olayda oluşmadığı, sanıkların sahte belge tanzim ederek hileli hareketlerle şirketin diğer ortaklarının zararına haksız menfaat temin etmeleri eyleminin, 5237 TCK’nın 157/1. maddesi kapsamında basit dolandırıcılık suçunu oluşturduğu gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşmek suretiyle yazılı şekilde hüküm kurularak fazla ceza tayini,

Kabule göre de; sanıklar … ve …‘in TCK’nın 37. maddesi kapsamında suçu asli faille birlikte işledikleri gözetilmeden, aynı Kanun’un 39. maddesi kapsamında yardım eden sıfatıyla cezalandırılmaları suretiyle eksik ceza tayini,

SONUÇ : Kanuna aykırı olup, o yer Cumhuriyet Savcısının ve sanıklar müdafiilerinin temyiz itirazları bu sebeple yerinde görüldüğünden, 5320 Sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 Sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca, hükümlerin BOZULMASINA, 24.04.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 4. CEZA DAİRESİ Esas: 2015/10708 Karar: 2017/7609 Tarih: 14.03.2017

  • TCK 157. Madde

  • Basit Dolandırıcılık Suçu

Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;

Mahkemece kendisine herhangi bir yükümlülük yüklenmeyen ve denetim süresi içerisinde kasıtlı suç işleyen sanık hakkında, önceki hükmün aynen açıklanması ile yetinilmesi gerekirken, yeniden değerlendirme sonucu, açıklanması geri bırakılan hükümdeki 5 ay hapis cezası, seçenek yaptırımlardan adli para cezasına çevrilmiş ise de, karşı temyiz bulunmadığından bu husus bozma sebebi yapılmamıştır.

Ancak

1-) Sanığın 5 yıllık denetim süresi içerisinde işlediği ve hükmün açıklanmasına neden olan kasıtlı suçun, Antalya 9.Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2013/131 E.-2013/662 K. sayılı ve 13.11.2013 tarihli ilamıyla TCK’nın 157 maddesi uyarınca hükmolunan dolandırıcılık suçunun olması, 02.12.2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 6763 Sayılı Kanun’un 34. maddesiyle değişik 5271 Sayılı CMK’nın 253. maddesi ve maddeye eklenen fıkraya göre uzlaşma hükümlerinin yeniden düzenlenmesi ve TCK’nın 157 maddesi kapsamındaki dolandırıcılık suçunun uzlaştırma kapsamına alınması karşısında, Antalya 9.Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2013/131 E.-2013/662 K. sayılı ve 13.11.2013 tarihli ilamına konu dolandırıcılık suçu yönünden, uyarlama yargılaması yapılıp yapılmadığı araştırılarak, anılan hüküm yönünden uzlaştırma işleminin olumlu sonuçlanmış olması durumunda, sanığın denetim süresinde işlediği başkaca kasıtlı suçlardan mahkum olup olmadığı tespit edilip sonucuna göre, açıklanması geri bırakılan hükmün açıklanıp açıklanmayacağının değerlendirilmesi zorunluluğu,

2-) CMK’nın 231/11. maddesinde yer alan, “Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine dair yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme hükmü açıklar. Ancak mahkeme, kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getiremeyen sanığın durumunu değerlendirerek, cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşullarının varlığı halinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkumiyet hükmü kurulabilir” şeklindeki düzenleme karşısında, mahkemece duruşma açılarak, sanığın duruşmaya çağrılması, varsa diyecekleri sorularak yapılan yargılama sonucuna göre aynı Kanunun 230. maddesi uyarınca hüküm fıkrasında bulunması gereken bütün hususlar da gözetilerek yeniden hüküm kurulması ve bu hükmün açıklanması gerektiği gözetilmeden, savunma hakkını kısıtlayacak biçimde duruşma açılmaksızın karar verilmesi,

3-) 02.12.2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 6763 Sayılı Kanun’un 34. maddesiyle değişik 5271 Sayılı CMK’nın 253. maddesi ve maddeye eklenen fıkraya göre uzlaşma hükümleri yeniden düzenlenmiş ve sanığa isnat edilen TCK’nın 106/1. maddesi kapsamındaki tehdit suçunun uzlaştırma kapsamında bulunduğu anlaşılmış olmakla, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 2, 7. maddeleri de gözetilerek, uzlaştırma işlemi uygulanarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun bu kapsamda tekrar değerlendirilip belirlenmesinde zorunluluk bulunması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanık …‘ın temyiz itirazları bu sebeple yerinde görülmüş olduğundan, diğer yönleri incelenmeksizin HÜKMÜN 5320 Sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 Sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 14.03.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 15. CEZA DAİRESİ Esas: 2014/18551 Karar: 2017/6847 Tarih: 01.03.2017

  • TCK 157. Madde

  • Dolandırıcılık Suçu

Sanığın, kız arkadaşı olan katılan …‘da güven telkin ederek toplam 5.000 TL para almasına rağmen geri iade etmeyerek dolandırdığı, yine sanığın 30.10.2009 tarihinde katılan …‘ya ait ofiste, kol saatini katılan …‘nun başına atarak basit tıbbi müdahale ile giderilebilir şekilde yaraladığı, ayrıca katılan …‘nun sanık ile arkadaşlığını sonlandırması üzerine bu kez sanığın katılanı öldürmek ile tehdit ettiği ve katılan …‘nun kullandığı cep telefonuna hakaret ve tehdit içerikli birden çok mesaj attığı, yine sanığın katılan …‘ya attığı bir kısım mesajlarda “eşyalarını vermez ise yanında iki ay çalıştığını, durumu SGK’ya bildireceğini ve 2.000 TL katılan …‘nun ablasının borcunu vermezse savcıya gidip durumu anlatacağını” içerir mesajlar çekerek katılan …‘ya şantaj yaptığı ve yine sanığın 18.12.2009 tarihinde bu kez katılanlar … ve ablası …‘nin birlikte avukatlık bürosu olarak kullandıkları ofiste iki kişiye bomba verdikleri yönünde polis imdat hattına ihbarda bulunduğu, sanığın bu surette dolandırıcılık, yaralama, tehdit, hakaret, şantaj ve iftira suçunu işlediği iddia ve kabul olunan somut olayda,

1-)Sanık hakkında yaralama, tehdit, hakaret ve iftira suçlarından verilen mahkumiyet hükümlerine yönelik temyiz başvurusunun incelenmesinde;

Sanığın, katılan …‘nun onur, şeref ve haysiyetini rencide edici şekilde birden fazla mesajlar atarak ve katılanı öldürmek ile tehdit ederek aynı içerikte birden fazla tehdit içerikli mesaj atmak suretiyle zincirleme şekilde hakaret ve tehdit suçlarını işlediği, yine sanığın katılanı kasten basit tıbbi tedavi ile giderilebilir şekilde darp etmek suretiyle basit yaralama suçunu işlediği ve katılanların ofisinde bomba olduğunu söyleyerek katılanlar hakkında adli soruşturma başlamasına neden olmak suretiyle iftira suçunu işlediği, sanık savunmaları, katılan ve tanık beyanları, mesaj tespit tutanakları, ihbar tutanağı ve tüm dosya kapsamından anlaşıldığından hakaret, tehdit, yaralama ve iftira suçlarından verilen mahkumiyet hükümlerinde bir isabetsizlik görülmemiştir.

Sanığın, bir suç işleme kararının icrası kapsamında birden fazla katılana karşı iftira suçunu işlemesi sebebiyle TCK’nın 43/2. maddesi uyarınca zincirleme suç hükümlerinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi, aleyhe temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.

Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanık müdafiinin suçların sübut bulmadığına yönelik yaptığı itirazın reddiyle, hükümlerin ONANMASINA,

2-) Sanık hakkında dolandırıcılık ve şantaj suçlarından verilen mahkumiyet hükümlerine yönelik temyiz başvurusunun incelenmesinde;

Sanık ile katılanın arkadaş oldukları ve bu arkadaşlıkları sebebiyle aralarında para alış verişinin bulunduğu, sanığın iddiaya konu parayı hileli eylemlerle katılandan aldığına ve katılanı dolandırmak kastı ile hareket ettiğine dair cezalandırılmasına yeter delil bulunmadığı, taraflar arasında ki bu anlaşmazlığın hukuki ihtilaf mahiyetinde bir anlaşmazlık olduğu, ayrıca sanığın katılan …‘da olan eşyaları ve alacağını istediği, vermemesi halinde ise yasal haklarını kullanacağını bildirmesi karşısında, bir hak iddiasının yerine getirilmemesi halinde yasal yolara başvurulacağının belirtilmesinin şantaj suçunun yasal unsurlarını oluşturmayacağı gözetilmeksizin, sanığın bu suçlardan beraatı yerine yazılı şekilde mahkumiyetine hüküm kurulması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı 5320 Sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 Sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 01.03.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 15. CEZA DAİRESİ Esas: 2014/12975 Karar: 2017/6228 Tarih: 16.02.2017

  • TCK 157. Madde

  • Dolandırıcılık Suçu

Sanıkların, markete gelerek kasiyere işyerin müdürünü sordukları, katılanın izinde olduğunu söylediği müdürün talimatı gereği yazar kasa kartuşu getirdiklerini söyleyerek, bir koli sahte ürünü bırakıp 00 TL para aldıkları olayda,

1-) Sanık hakkında dolandırıcılık suçundan kurulan beraat hükmünün temyiz incelemesinde;

Katılanın kendisine sahte kartuş satanların içerisinde sanığın bulunmadığına yönelik beyanı karşısında sanığın üzerine atılı suçu işlediğinin sabit olmadığı gerekçesine dayanan beraat hükmünde bir isabetsizlik görülmemiştir.

Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, o yer Cumhuriyet savcısının yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün ONANMASINA,

2-) Sanıklar hakkında dolandırıcılık suçundan kurulan mahkûmiyet hükümlerinin temyiz incelemesinde;

Hükümden sonra 02.12.2016 tarih ve 29906 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 5271 Sayılı CMK’nın 253/1. maddesinde yapılan değişikliğe göre, TCK’nın 157/1. maddesinde düzenlenen dolandırıcılık suçunun uzlaşma kapsamına alınması karşısında; sanıkların hukuki durumlarının yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş olup, sanıkların temyiz itirazları bu sebeple yerinde görüldüğünden, 5320 Sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 Sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca, sair yönleri incelenmeyen hükümlerin BOZULMASINA, 16.02.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 11. CEZA DAİRESİ Esas: 2015/841 Karar: 2017/1015 Tarih: 15.02.2017

  • TCK 157. Madde

  • Dolandırıcılık Suçu

1-) Sanığın “resmi belgede sahtecilik” suçundan kurulan mahkumiyet hükmüne yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde;

5237 Sayılı TCK’nın 53. maddesinin5237 Sayılı TCK’nın 53. maddesinin uygulanmasında, Anayasa Mahkemesi’nin 08.10.2015 gün 2014/140 Esas, 2015/85 Sayılı iptal kararının infaz aşamasında gözetilmesi mümkün görülmüştür.

Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanığa yüklenen “resmi belgede sahtecilik” suçunun sübutu kabul, oluşa ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde vasfı tayin edilmiş, cezayı azaltıcı nedenin nitelik ve derecesi takdir kılınmış, savunması inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş ve incelenen dosyaya göre verilen hükümde bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan, sanığın yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün ONANMASINA,

2-) Sanığın “dolandırıcılık” suçlarından kurulan mahkumiyet hükmüne yönelik temyiz itirazlarına gelince;

Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin soruşturma neticelerine uygun şekilde oluşan inanç ve takdirine incelenen dosya içeriğine göre sanığın yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine,

Ancak;

a-) Dolandırıcılık suçundan hükmolunan hapis cezası takdiren asgari hadden tayin olunduğu halde hapis cezası yanında belirlenen adli para cezasına esas alınan tam gün sayısının aynı gerekçelerle alt sınırdan uzaklaşılarak 60 gün olarak tayini suretiyle çelişkiye düşülmesi,

b-) Hükümden sonra, 02.12.2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 Sayılı Kanun’un 34. maddesiyle değişik CMK’nın 253. maddesi uyarınca, TCK’nın 157/1. maddesinde düzenlenen “dolandırıcılık” suçu, uzlaşma kapsamına alındığından, taraflara usulüne uygun olarak uzlaşma önerisinde bulunulup, sonucuna göre hüküm kurulması zorunluluğunun bulunması,

c-) 5237 Sayılı TCK’nın 53. maddesine dair uygulamanın Anayasa Mahkemesi’nin 08.10.2015 gün 2014/140 Esas, 2015/85 Sayılı iptal kararı ile birlikte yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 Sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 Sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 15.02.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 1. CEZA DAİRESİ Esas: 2016/5359 Karar: 2017/153 Tarih: 30.01.2017

  • TCK 157. Madde

  • Dolandırıcılık Suçu

Dolandırıcılık suçundan hükümlü … hakkında; Ankara 23. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 25.05.2006 tarihli ve 2006/115 esas, 2006/478 Sayılı kararı ile verilen 1 yıl 2 ay hapis cezasının infazı sırasında, adı geçen hükümlünün cezasının koşullu salıverilme tarihine kadar olan kısmının denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak infaz edilmesine dair Ankara 1. İnfaz Hakimliğinin 18.09.2015 tarihli ve 2015/2515 esas, 2015/2503 Sayılı kararı sonrasında, hükümlü müdafiinin hükümlünün Almanya’da çalıştığı, izin için Türkiye’de bulunduğu, izin bitiminde dönmemesi durumunda, çalışma izninin iptal edilebileceği gerekçesiyle imza yükümlülüğünün ayda bir Almanya’da konsoloslukta yerine getirilmesine karar verilmesi yönündeki talebinin reddine dair Ankara Denetimli Serbestlik Müdürlüğünün, 01.10.2015 tarihli ve 2015/3244 Sayılı kararına yönelik şikayetin reddine dair Ankara 1. İnfaz Hakimliğinin 07.10.2015 tarihli ve 2015/2590 esas, 2015/2614 Sayılı kararına yapılan itirazın kabulüyle anılan kararın kaldırılmasına, hükümlü hakkında ayda bir olmak üzere imza yükümlülüğü belirlenmesine, sair yükümlülüklerinin kaldırılmasına dair mercii Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 12.10.2015 tarihli ve 2015/904 değişik iş sayılı kararı ile ilgili olarak;

Dosya kapsamına göre, denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle cezasının infazına karar verilen hükümlü hakkında belli bir bölgede denetim, gözetim altında bulundurulma (imza yükümlülüğü) yükümlülüğü, bireysel görüşme ve seminerlere katılma yükümlülüğü ve kamuya yararlı bir işte çalıştırılma yükümlülüğü yüklendiği, Denetimli Serbestlik Hizmetleri Yönetmeliğinin “Denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezalarının infazına karar verilen hükümlüler hakkında;

a-) Kamuya yararlı bir işte ücretsiz olarak çalıştırılma,

b-) Bir konut veya bölgede denetim ve gözetim altında bulundurulma,

c-) Belirlenen yer veya bölgelere gitmeme,

ç) Belirlenen programlara katılma,

Yükümlülüklerinden bir veya birden fazlasına tabi tutulmasına, hazırlanan denetim planına göre komisyon tarafından karar verilir.” şeklinde düzenleme ile yine bir bölgede denetim ve gözetim altında bulunma başlıklı

“(1) Bir bölgede denetim ve gözetim altında bulunma; toplumun ve mağdurun korunması amacıyla bir bölgede bulunmayı esas alan, belirlenen yere belirlenen tarih ve saatlerde başvurma veya belirlenen bölge sınırları dışına çıkmama yükümlülüğüdür.

(2) Hükümlüden, belirlenen tarih ve saatlerde, denetimli serbestlik müdürlüğüne, kolluğa, muhtarlığa veya müdürlüğün belirleyeceği bir kamu görevlisine başvurması istenir.

(3) Belirlenen yerlere başvurma;

a-) Yüksek riskli hükümlülerin denetimli serbestlik tedbiri altında geçireceği süre içerisinde;

1-) İlk üç ay her gün,

2-) Üç ila altı ay arası haftada üç gün,

3-) Altı aydan sonra haftada iki gün,

b-) Orta riskli hükümlülerin denetimli serbestlik tedbiri altında geçireceği süre içerisinde;

1-) İlk üç ay haftada dört gün,

2-) Üç ila altı ay arası haftada iki gün,

3-) Altı aydan sonra haftada bir gün,

c-) Düşük riskli hükümlülerin denetimli serbestlik tedbiri altında geçireceği süre içerisinde;

1-) İlk üç ay haftada iki gün,

2-) Üç aydan sonra haftada bir gün,

olarak uygulanır.

(4) Bu yükümlülük, hükümlünün denetimli serbestlik müdürlüğüne başvurmasından itibaren on gün içinde başlar, koşullu salıverme süresinin sona ermesi ile tamamlanır.

(5) Bu yükümlülük; ağır bir hastalık, sakatlık veya kocama sebebiyle hayatlarını yalnız başına idame ettiremeyen hükümlüler hakkında uygulanmaz.

(6) Bu yükümlülük, yüksek riskli hükümlüler bakımından belirlenen bölge sınırları dışına çıkmama şeklinde de belirlenebilir.” şeklindeki düzenlemelere nazaran yapılan değerlendirmeye göre, orta riskli statüsünde bulunan hükümlü hakkında imza yükümlülüğünün denetim süresinin ilk üç ayı için haftada dört gün, üç ila altı ay arasında iki gün, altı aydan sonra ise haftada iki gün uygulanması gerektiği gözetilmeksizin, mevzuatta öngörülmeyen bir şekilde yükümlülük öngörülmesinde isabet görülmediğinden bahisle 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 03.08.2016 gün ve 94660652-105-06-13828-2015-Kyb sayılı yazılı istemlerine müsteniden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının tebliğnamesi ile Dairemize ihbar ve dava evrakı gönderilmekle, incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR VE SONUÇ : Kanun yararına bozma talebine dayanılarak, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen tebliğnamedeki bozma isteği, incelenen dosya kapsamına göre yerinde görüldüğünden, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 12.10.2015 tarihli ve 2015/904 değişik iş sayılı kararının 5271 Sayılı CMK’nun 309. maddesi uyarınca KANUN YARARINA BOZULMASINA, diğer işlemlerin yapılabilmesi için dosyanın Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 30.01.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 20. CEZA DAİRESİ Esas: 2015/10215 Karar: 2017/667 Tarih: 24.01.2017

  • TCK 157. Madde

  • Dolandırıcılık Suçu

A-) Sanık hakkında kenevir ekme suçundan verilen mahkûmiyet hükmünün incelenmesinde;

TCK’nın 53. maddesininTCK’nın 53. maddesinin uygulanması ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi’nin 08.10.2015 tarih ve E.2014/140; K.2015/85 Sayılı kararının infaz aşamasında gözetilmesi mümkün görülmüştür.

Yargılama sürecindeki işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, vicdanî kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, eyleme uyan suç tipi ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği anlaşıldığından; sanık müdafiinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün ONANMASINA,

B-) Sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma, kenevir ekme ve 6136 Sayılı kanuna muhalefet suçlarından verilen mahkûmiyet hükümlerinin incelenmesinde;

TCK’nın 53. maddesininTCK’nın 53. maddesinin uygulanması ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi’nin 08.10.2015 tarih ve E.2014/140; K.2015/85 Sayılı kararının infaz aşamasında gözetilmesi mümkün görülmüştür.

Yargılama sürecindeki işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, vicdanî kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eylemlerin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, eylemlere uyan suç tipleri ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği anlaşıldığından; sanığın yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükümlerin ONANMASINA,

C-) Sanık hakkında dolandırıcılık suçundan verilen mahkûmiyet hükmünün incelenmesinde;

Tüm dosya kapsamına göre; sanık …‘in sanık …‘den uyuşturucu madde satımı karşılığında para alması ve söz konusu uyuşturucu maddeyi teslim etmemesi şeklinde gerçekleşen eylemin ahlaka ve hukuka aykırı bir anlaşma sonucu oluştuğu ve bu sebeple ceza hukuku kapsamında korunmasının mümkün olmadığı, somut olayda sanık …‘in eyleminin hukuk düzeninin korumadığı ilişkiden kaynaklanan ihtilaf olduğu gözetilmeden atılı suçtan beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi,

SONUÇ : Kanuna aykırı, sanığın temyiz itirazları bu sebeple yerinde olduğundan hükmün BOZULMASINA, 24.01.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 21. CEZA DAİRESİ Esas: 2016/10519 Karar: 2017/69 Tarih: 10.01.2017

  • TCK 157. Madde

  • Dolandırıcılık Suçu

1-)Ayrıntıları Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 03.03.1998 gün ve 6/8-69 Sayılı kararı ile buna uyumlu Daire kararlarında da açıklandığı üzere; önceden doğmuş bir borç için hileli davranışlarda bulunulması halinde, zarar kandırıcı nitelikteki davranışlar sebebiyle meydana gelmediğinden dolandırıcılık suçunun oluşmayacağı, somut olayda ise; sanığın, suça konu senedi daha önceden doğmuş borcu karşılığında katılana verdiğinin katılanın beyanlarıyla anlaşılan eyleminde, borç önceden doğmuş bulunduğundan senet vermesinin hile unsuru olarak kabul edilemeyeceği ve verilen senet ile zarar arasında nedensellik bağı bulunmadığından dolandırıcılık suçunun oluşmayacağı gözetilerek yüklenen dolandırıcılık suçundan beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi,

2-)Sanığın, suça konu senedi kendisinin vermediğini, eski muhasebecisinin vermiş olduğunu, vekaletname verdiğini savunması, katılanın, senedin bizzat sanık tarafından imzalanarak verildiğini, bu konuyu bilen çalıştığı yerdeki esnafların bulunduğunu beyan etmesi karşısında; gerçeğin kuşkuya yer vermeyecek şekilde belirlenmesi bakımından, sanığın resmi kurumlardaki tatbike medar samimi yazı ve imza örnekleri celp edilip, huzurda sağ ve sol eli ile bol miktarda atılmış imza ve yazı örnekleri de alınmak suretiyle suça konu senetteki yazı ve imzaların aidiyeti hususunda bilirkişi incelemesi yaptırılması, katılandan olayla ilgili bilgisi olan tanıklarının açık kimlik ve adres bilgilerini bildirmesi istenerek bildirilen kişilerin taraflar arasındaki alacak borç ilişkisi ve senedin ne şekilde katılana verildiği hususunda tanık olarak beyanlarının alınması, savunmada adı geçenin İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı’nın 16.09.2013 tarihli yazısı ekindeki dilekçede yer alan adres de dikkate alınarak adresi araştırılıp tespit edilmesi halinde dinlenmesi, sanıktan verdiği vekaletnameyi ibraz etmesi de istendikten sonra toplanan deliller birlikte değerlendirilip sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, eksik inceleme ile resmi belgede sahtecilik suçundan yazılı şekilde mahkumiyetine hükmolunması,

3-)Kabul ve uygulamaya göre de;

a-) 157/1. maddesinde hapis cezası yanında öngörülen adli para cezasına da hükmedilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,

b-)Adli emanetinin 2013/18164 sırasında kayıtlı suça konu senedin akıbeti hakkında karar verilmemesi,

Yasaya aykırı,

c-)T.C. Anayasa Mahkemesi’nin, 53. maddesine dair olan, 2014/140 Esas ve 2015/85 Karar sayılı iptal kararının 24.11.2015 gün ve 29542 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmış olmasından kaynaklanan zorunluluk,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükümlerin bu sebeplerden dolayı 6723 Sayılı yasa ile değişik 5320 Sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 Sayılı CMUK’nun 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, ceza miktarı itibariyle kazanılmış hakkın saklı tutulmasına, 10.01.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 15. CEZA DAİRESİ Esas: 2014/8515 Karar: 2017/45 Tarih: 09.01.2017

  • TCK 157. Madde

  • Dolandırıcılık Suçu

… A.Ş.’nin yetkilisi olan sanığın şirket hakkında bulunan iflasın ertelemesi kararı sebebiyle şirketi borç altına sokacak işlem yapmasının yasak olduğu ve bu işlemler sebebiyle şirket hakkında icra takibinde bulunulamayacağını bildiği halde katılan …‘den aldığı borç karşılığında suça konu 29.09.2009 vade tarihli 75.000 TL bedelli bonoyu, … A.Ş. adına kefil sıfatıyla, 05.10.2009 tanzim tarihli 125.000 TL bedelli çeki ise şirket adına ciro eden sıfatıyla imzalayarak vermek ve bedelini ödemeyerek katılan sayısınca iki kez nitelikli dolandırıcılık suçunu işlediğinin iddia edildiği olayda,

Her ne kadar sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılıp bırakılmayacağı hususunda olumlu veya olumsuz bir karar verilmemiş ise de; Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olduğu anlaşıldığından, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için aranan, 5271 Sayılı 231/6.maddesinin (a) bendinde yazılı “kasıtlı bir suçtan mahkum olmamış bulunma” nesnel koşulunun bulunmaması nedeniyle, bu husus bozma nedeni yapılmamıştır.

Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp,onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı,sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi,mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır. İflasın ertelenmesi, borca batık durumda olan bir sermaye şirketinin mali durumunun ıslahının mümkün olması halinde o şirketin iflasının önlenmesini sağlayan bir kurumdur. İflasın ertelenmesi, borca batık durumu gerçekleşen sermaye şirketlerinin mahkemeye sunulan inandırıcı iyileştirme projesi çerçevesinde mahkeme tarafından atanacak bir kayyım nezaretinde ve belli bir süre içerisinde mali durumlarının düzeltilerek iflastan kurtulmaları için öngörülen hukuki bir müessesedir, olarak tarif edebiliriz. İflas erteleme müessesesi, alacaklıların yararının korunması yanında, geçici bir ekonomik sıkıntı yaşayan şirketlerin, bu durumdan kurtulması ve sürdürülebilir bir işletme haline gelmesi için yasaya konulmuştur. Bu müessese, somut veri ve faaliyetlere dayanır, yoksa bir fırsat ve şans müessesesi değildir. İflas ertelemenin en başta gelen amacı şirket aktiflerinin muhafaza edilmesi, erteleme süresince şirket aktiflerinin korunması, çalıştırılması ve bu şekilde şirket pasiflerinin azaltılmasıdır. İflas erteleme kurumu, şirketin iflasının ertelenmesi suretiyle durumunun daha da ağırlaşmasının önlenmesi ve alacaklıların korunmasına öncelik tanımaktadır. İflas erteleme kurumu, şirketin iflasının ertelenmesi suretiyle durumun daha da ağırlaşmasının önlenmesi ve böylece alacaklılarının korunmasına öncelik tanımaktadır.

Bu hukuksal olgular ışığında somut olay değerlendirildiğinde; sanık hakkında Yalova 2. Asliye Hukuk mahkemesin tarafından 27.05.2009 tarihinde iflasın ertelenmesi kararı verildiği, yapılan temyiz talebi üzerine, 04.05.2010 tarihli Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin kararıyla söz konusu hükmün kesinleştiği, ayrıca, sanığın, katılanlara ileri tarihli çek ve senet verdiği, katılan …, 29.11.2011 tarihli talimatla alınan ifadesinde, verilen çekin sanığın iflas etmeden önce kendilerine verdiğini belirttiği, sanık tarafından verilen bu çek ve senedin, çekilen krediye teminat olmak üzere katılan … tarafından bankaya ibraz edildiği, buna göre, senet ve çekin verildiği tarihte bir iflas veya iflasın ertelenmesi kararının bulunmadığı, dosya kapsamındaki bilgi ve belgeler ile taraf beyanlarına göre, sanıkla katılan …‘in baştan itibaren birbirini tanıdıkları, birlikte iş yaptıkları ve birbirlerinin ekonomik ve ticari durumlarını bildikleri, bu çerçevede, katılanın, sanığın ekonomik kriz içinde olduğunu bilerek sanık adına kredi çektiği, söz konusu iflas erteleme kararının çek ve senedin verildiği tarihte henüz kesinleşmediği, bu anlamda teknik olarak sanığın çek keşide etme ve senet düzenleme yetkisinin halen varolduğu, sanığın, kendi şirketi ya da ekonomik durumu durumu itibariyle katılanları yanıltacak hileli bir harekette bulunmadığı, icra aşamasında, söz konusu iflas erteleme kararı sebebiyle ihtiyati hacizlerin yasal olarak tatbik edilemediği, sanığın vaki çek ve senet sebebiyle borcunu inkar etmediği gibi ekonomik koşullarının iyileşmesi halinde ödeme yapacağını beyan ettiği dikkate alınarak sanıkla katılanlar arasında çek ve senet bedelinin ödenmemesi ile ilgili olarak hukuki bir ihtilaf bulunduğu, iflas erteleme kararından bahsedilmemesinin tek başına hile teşkil eden bir eylem olmadığı, söz konusu belgelerin tanzim edildiği tarihte bir iflas kararının da bulunmadığı dikkate alınarak unsurları itibariyle oluşmayan suçlar sebebiyle 5271 Sayılı CMK’nın 223/3-a maddesi gereğince sanık hakkında beraat kararı verilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde mahkumiyet kararı verilmesi,

Kabule göre de,

1-)Katılanların aynı işyerinin ortakları oldukları, dosya kapsamına göre; sanığın, herbir katılana yönelik ayrı bir eyleminin bulunmadığı, katılanların şirketinden aldığı borç para karşılığında katılanlara çek ve senet verdiği, 5237 Sayılı TCK’nın 43/1 maddesi kapsamında, aynı suç işleme kararıyla Kanun’un aynı hükmünü değişik zamanlarda birden fazla kez ihlal edilerek haksız menfaat temin edilmiş olması halinde zincirleme suç hükümlerinin uygulanması gerektiği, senet ve çekin aynı anda verildiğinin belirlenmesi halinde ise tek bir nitelikli dolandırıcılık suçunun oluşacağı dikkate alınarak, bu hususların araştırılması gerektiği, yine sanığın, katılanlara aynı şekilde başka bir çek daha verdiği ve bu çekle ilgili olarak da sanık hakkında Adana 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2011/271 esas sayılı dava dosyasının bulunduğunun beyan edilmesi karşısında; ilgili dava dosyasının getirtilip incelenmesi ile halen derdest olması halinde birleştirilmesinden sonra zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının birlikte değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeden eksik inceleme ile ve yazılı şekilde hüküm kurulup iki ayrı suçtan mahkumiyet kararı verilmek suretiyle fazla ceza tayini,

2-)Kasıtlı suçtan hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olan 5237 Sayılı TCK’nın 53/1. fıkrasında yazılı hak yoksunluğuna karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,

SONUÇ : Kanuna aykırı olup, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu sebeple yerinde görüldüğünden, 5320 Sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 Sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca, hükümlerin BOZULMASINA, 09.01.2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


YARGITAY 23. CEZA DAİRESİ Esas: 2015/12285 Karar: 2016/11296 Tarih: 29.12.2016

  • TCK 157. Madde

  • Dolandırıcılık Suçu

Esenler Otogarına gelen katılanın, Bağcılar’a gitmek üzere minibüs duraklarını kimliği tespit edilemeyen şüpheliye sorması üzerine beraber durağa yürümeye başladıkları sırada, şüphelinin yolda mendil içine sarılı para bularak cebine koyduğu, bir süre sonra sanığın yanlarına gelip mendil içinde parasını kaybettiğini söyleyerek mağdurun bulup bulmadığını sorduğu, mağdurunda bulmadığını söylemesi üzerine inanmadığını belirterek cebindeki paraları göstermesini istediği, bunun üzerine mağdurun cebinde bulunan 150 TL parasını çıkararak gösterdiği sırada yanında bulunan şüphelinin mağdurun elindeki parayı kaybolmasın diyerek alıp mendil içine sararak cebine koyduğu, mağdurun parasını istemesi üzerine ise içerisinde kağıt bulunan mendili cebinden çıkararak mağdura verdiği ve sanık ile birlikte olay yerinden uzaklaştıkları, bu sırada mağdurun mendil içerisinde kağıt olduğunu anlaması üzerine arkalarından bağırarak kovalamaya başladığı ve sanığın tanık İlkay tarafından çelme takılarak düşürülmesi sonucu yakalandığı, sanığın bu surette kimliği tespit edilemeyen şüpheli ile birlikte hareket ederek hileli eylemlerle haksız menfaat temin ettiği, sanığın suçtan kurtulmaya yönelik soyut savunması, mağdur ve tanık beyanı ile tüm dosya kapsamından anlaşıldığından, dolandırıcılık suçunun oluştuğuna yönelik kabulde bir isabetsizlik görülmemiştir.

Yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan suç vasfına ve sübutuna dair kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanığın yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine, ancak;

1-)02.12.2016 tarih ve 29906 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 Sayılı Kanun’un 34. maddesiyle değişik 5271 Sayılı Kanun’un 253 . maddesinin (b) bendine eklenen 6. alt bendi ile TCK’nın 157. maddesinde düzenlenen basit dolandırıcılık suçunun uzlaştırma kapsamına alınmış olması ve bu düzenlemenin sanık lehine olması karşısında; söz konusu kanun değişikliğine göre, sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,

2-)Kabule göre de,

a-)Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 18.06.2013 gün ve 2012/15-1351 Esas ve 2013/328 Karar sayılı kararında da vurgulandığı üzere, kanun koyucu, cezanın kişiselleştirilmesinin sağlanması bakımından hâkime somut olayın özellikleri ve işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı bir şekilde gerekçesini de göstererek alt ve üst sınır arasında temel cezayı belirleme yetki ve görevini yüklemiştir. Ancak, hâkimin temel cezayı belirlerken dayandığı gerekçe, bu düzenlemelere uygun olarak; suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesinde kullanılan araçlar, suçun işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı, güttüğü amaç ve saik ile dosya içeriğine yansıyan bilgi ve belgelerin isabetli biçimde değerlendirildiğini gösterir biçimde yasal ve yeterli olmalıdır. Somut olayda elde edilen haksız menfaat miktarı gözetilerek TCK’nın 3/1. maddesi uyarınca işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı olacak şekilde alt ve üst sınırlar arasında bir belirleme yapılması gerekirken, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezasını gerektiren dolandırıcılık suçundan, TCK’nın 61. maddesinde sayılan cezanın bireyselleştirilmesindeki ölçütler somutlaştırılmadan ve bu kriterler esas alınmadan hak ve nesafet kuralları ile orantılılık ilkesine aykırı olarak hapis cezasının 4 yıl olarak üst sınırdan tayini,

b-)Sanık hakkında, tekerrüre esas alınan Üsküdar 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nin ilamının 02.04.2008 tarihinde infaz edilmiş olması nedeni ile tekerrüre esas alınamayacağı gözetilmeden tekerrür hükümlerinin uygulanması,

c-)55237 Sayılı TCK’nın 53/1. maddesinde düzenlenen hak yoksunluklarının, Anayasa Mahkemesi’nin 24.11.2015 tarih ve 29542 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 tarih, 2014/140 E, 2015/85 Sayılı iptal kararı doğrultusunda uygulanmasının infaz aşamasında gözetilmesi mümkün görülmekle beraber, maddenin (b) fıkrasında yer alan “ve diğer siyasi hakları kullanmaktan” şeklindeki ibarenin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi ve ayrıca TCK’nın 53. maddesinin 3. fıkras 3. fıkrası uyarınca 53/1-c bendindeki “velayet hakkından; vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan” yoksunluğun sanığın sadece kendi altsoyu yönünden koşullu salıverme tarihine kadar süreceği, altsoyu haricindekiler yönünden ise hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar devam edeceğinin gözetilmemiş olması sebebiyle bu hususlar,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün bu sebeplerden dolayı 5320. Sayılı Kanun’un 6723. Sayılı Kanun’un 33. maddesiyle değişik 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 Sayılı CMK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 29.12.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 23. CEZA DAİRESİ Esas: 2015/10900 Karar: 2016/11134 Tarih: 26.12.2016

  • TCK 157. Madde

  • Dolandırıcılık Suçu

Katılan …‘ın oğlu …‘ın boşanma davasına dair temyiz incelemesinin kısa sürede bitmesi ve kararın bir an önce kesinleşmesini istediği, bunu belirttiği tanık …‘nın tanıdığı bir kişinin dosyaları Yargıtay’dan ücret karşılığında getirebildiğini söylemesi üzerine katılanların sanık …‘nun ofisine gittikleri, konuyu sanık ile paylaştıkları, sanığın katılanlara Yargıtay’da tanıdıklarının olduğunu, işi halledeceğini söyleyerek kendisi için 3.000,00 TL, işi yaptırabilmesi için ise 10.000,00 TL para istediği, katılanların teklifi kabul etmeleri üzerine 3.000,00 TL parayı tanık … aracılığıyla sanığa teslim ettikleri, daha sonra katılanların, dosyanın akıbetini sanığa sorduklarında sanığın 10.000,00 TL daha paraya ihtiyaç olduğunu söylediği, katılanlar sanığa verilmek üzere 28.05.2008 tarihinde Yapı Kredi Bankası Kemer şubesinden sanığın yanında çalışan tanık Ufuk …‘ün hesabına parayı yatırdığı sırada sanığın katılan …‘ın dalgınlığından faydalanılarak fazladan 12.500,00 TL para yatırılmasını sağladığı, bu şekilde sanığın 3.000,00 TL ve 12.500,00 TL olmak üzere menfaat temin ettiği,

Katılan … ile sanığın tanıştıktan sonra da görüşmeye devam ettikleri, sanığın yetkilisi ve ortağı olduğu H… Limited Şirteninin ekonomik yapısı ve gücünden katılan …‘a bahsettiği, şirketine Japonya’dan talipli bulunduğunu, çok fazla gelir getireceğini anlattığı, evleneceğini de belirterek katılan …‘da şirkete ortak alma düşüncesi oluşturduğu, katılan …‘a el yazısı ile yazıp imzaladığı şirketin değerini çok yüksek olduğu intibahını oluşturan belgeyi göstererek, şirketin değeri hususunda yalan beyanda bulunarak katılan …‘ı, şirkete ortak olma hususunda ikna ettiği, sanığın katılan … ile noterde hisse devir sözleşmesini yaptıkları, katılan …‘ın Kemer ilçe merkezindeki taşınmazlarını satarak hisseler karşılığındaki parayı sanığa ödediği, sanığın zaman içerisinde katılan …‘a şirketin borç batağında olduğunu söyleyerek farklı zamanlarda, 50.000,00 TL, 160.000,00 TL, 72.000,00 TL karşılığında USD, 22.000,00 TL, 5.000,00 TL, 5.000,00 TL, 5.000,00 TL, 36.000,00 TL ve 21.000,00 TL parayı aldığı, daha sonra şirket hisselerini kardeşine devrettiği, bu şekilde baştan itibaren gerçek dışı beyan ve vaatlerde bulunarak hileli davranışlar sergileyerek katılan …‘ı şirkete ortak yaptığı, belirtilen paraları aldığı,

Katılan …‘ın dükkanında bulunan kiracının tahliyesi için Kemer İcra Müdürlüğünde tahliye takibinde bulunduğu, sanığın katılan …‘a Kemer Adliyesinde tanıdıkları olduğunu, tahliyeyi yaptırabileceğini, dükkanın kardeşine devredilmesi halinde tahliyenin kolay olacağını söyleyerek işlemler karşılığında 2.500,00 TL para istediği, katılan …‘ın, tanık … aracılığıyla 2.500,00 TL parayı sanığa verdiği,

Sanığın bu şekilde katılanlar … ve …‘ı (2 kez) kamu görevlileri ile ilişkisinin olduğu ve onlar nezdinde hatırı sayıldığından bahisle ve belli bir işin gördürüleceği vaadiyle aldatarak menfaat temin etmek suretiyle ve şirketin ticari faaliyetleri kapsamında banka kuruluşlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırdığı iddia edilen olayda;

1-)Katılan …‘a yönelik dolandırıcılık suçu yönünden yapılan temyiz incelemesinde;

Sanığın katılana A4 kağıdına şirketin bir milyon dolar sermayesi olduğu ve ayrıca çeşitli miktarda malvarlığı olduğunu belirterek şirket hisselerini sattığının anlaşılmış olması karşısında bu katılana yönelik dolandırıcılık suçunun sübut bulduğu gözetilmeksizin mahkumiyet yerine yazılı şekilde karar verilmesi,

2-)Katılan …‘a yönelik dolandırıcılık suçu yönünden yapılan temyiz incelemesinde;

Yapılan yargılamaya, toplanan delillere ve tüm dosya kapsamına göre mahkemenin suç vasfına ve sübuta yönelik kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir.

Katılanlar vekili ve sanık müdafiinin sair temyiz itirazlarının reddine,

Ancak;

02.12.2016 tarih ve 29906 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 Sayılı Kanun’un 34. maddesiyle değişik 5271 Sayılı Kanun’un 253 . maddesinin (b) bendine eklenen 6. alt bendi ile 157. maddesinde düzenlenen basit dolandırıcılık suçunun uzlaştırma kapsamına alınmış olması ve bu düzenlemenin sanık lehine olması karşısında; söz konusu kanun değişikliğine göre, sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanık müdafii ve katılanlar vekillerinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı 5320 Sayılı Kanun’un 6723 Sayılı Kanun’un 33. maddesiyle değişik 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 Sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 26.12.2016 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


YARGITAY 15. CEZA DAİRESİ Esas: 2014/5731 Karar: 2016/6481 Tarih: 20.06.2016

  • TCK 157. Madde

  • Dolandırıcılık Suçu

Dolandırıcılık suçundan sanıkların mahkumiyetine dair hükümler, sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmekle dosya incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : Sanıkların, şikayetçilere uzun süreden beri define işiyle uğraştıklarını ve de define bulabileceklerini, bu işi resmi olarak yaptıklarından yüzde kırkını devlete verdiklerini söyledikleri, suç tarihinden bir hafta kadar önce …‘in şikayetçileri bir tarlaya götürdüğü ve gösterdiği yerde altın olduğunu söyleyerek o yeri kazmalarını istediği, sonrasında çukurun içine kana benzer bir ilaç dökerek kuyunun başında on dakika kadar uzaklaşıp, tekrar kuyunun yanına gelmelerini söylediği ve onlara çuval vererek “ Bu çuvalı eve götürün ben gelip açacağım siz açmayın” dediği, çuvalı evde odada yalnız iken açıp içerisinden de bir Meryem ana heykeli çıktığını söyleyerek şikayetçilere gösterdiği, daha sonra odadan dışarıya çıkarak sihir yaptığı küpün erken patladığını ve yarısının toprağın altında kaldığını çıkarmak için sihirli ilaca ihtiyacı olduğunu bunun için Ankara’ya gitmesinin gerektiğini belirterek alacağı malzemeler için şikayetçi …‘dan 20.000,00 Dolar aldığı, birkaç gün onları oyaladıktan sonra Ankara’dan telefonla sihir ilacı almak amacıyla tekrar para istediğini söylemesi üzerine şikayetçi …‘nin 10.067,50 TL’yi sanığın bildirdiği İş bankası hesabına havale ettiği, ertesi gün yeniden para istemesi sebebiyle şikayetçi …‘nin 16.291,79 TL parayı aynı hesaba havale yaptığı, sanığın gelmemesi üzerine … olarak bildikleri diğer sanık …‘u telefonla çağırdıkları, …‘un da … gibi şikayetçileri ikna amacıyla ne zaman sorun olursa yanına gelebileceklerini söylediği, …‘un bir kaç defa şikayetçilerin yanına giderek görüştüğü ve en son gidişinde heykelin bulunduğu kapalı odaya yalnız olarak girerek su istediği, odaya çağırdığı şikayetçilere heykelleri gösterip yerine koyduğu, şikayetçilerden kalan altınları çıkarması karşılığında 6.000,00 Euro para ile 1050 gram altın istediği, oyalandıklarını fark eden şikayetçilerin paralarını geri istemelerine rağmen alamadıkları anlaşıldığından, sanıkların eylemlerinin dolandırıcılık suçunu oluşturduğuna dair mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir.

Sanıkların her iki şikâyetçiden farklı zamanlarda para tahsil etmesi sebebiyle mağdur sayısınca cezalandırılmaları gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması suretiyle eksik ceza tayin edilmesi ile tekerrüre esas mahkumiyeti bulunan sanıklar hakkında 5237 Sayılı TCK’nın 58/6. maddesi uyarınca mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanmasına karar verilmemesi aleyhe temyiz olmadığından bozma sebebi yapılmamıştır.

SONUÇ : Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanıklar müdafilerinin sübuta dair yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükümlerin ONANMASINA, 20.06.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 21. CEZA DAİRESİ Esas: 2015/7821 Karar: 2016/4875 Tarih: 31.05.2016

  • TCK 157. Madde

  • Dolandırıcılık Suçu

Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin soruşturma neticelerine uygun şekilde oluşan inanç ve takdirine, incelenen dosya içeriğine göre sanıkların yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine,

Ancak;

1- Adli emanetin … sırasında kayıtlı bulunan suça konu kimlik belgelerinin dosyada delil olarak saklanması yerine müsaderesine karar verilmesi,

Yasaya aykırı,

2-T.C. Anayasa Mahkemesi’nin, TCK’nın 53. maddesine ilişkin olan, 2014/140 esas ve 2015/85 karar sayılı iptal kararının 24.11.2015 gün ve 29542 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmış olmasından kaynaklanan zorunluluk,

Bozmayı gerektirmiş, sanıkların temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nun 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, ancak yeniden duruşma yapılmasını gerektirmeyen bu hususun 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nun 322. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, “TCK’nın 53. maddesinin uygulanmasına ilişkin olan tüm kısımların” hükümden çıkartılması ile yerine “TCK’nın 53. maddesinin Anayasa Mahkemesi’nin 2014/140 esas ve 2015/85 karar sayılı iptal kararı da gözetilmek suretiyle uygulanmasına” ibaresi eklenmek ve hüküm fıkrasına “ emanette kayıtlı olan suça konu kimlik belgelerinin dosyada delil olarak saklanmasına” ibaresi eklenmek suretiyle, eleştiri dışında sair yönleri usul ve yasaya uygun olan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA,

II-Sanıkların “dolandırıcılık” suçundan mahkumiyetlerine dair hükme yönelik temyiz itirazlarına gelince;

1-Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.

Sanıkların suç tarihinde katılanın ikametgahına ellerinde çantalarla giderek …‘tan geldiklerini ve son ödediği faturayı göstermesini istedikleri, katılanın getirdiği faturaya bakan sanıkların, güven tesis etmek ve onun inanmasını sağlamak amacıyla şarteli indirip, kaldırıp lambaları yakmasını istedikleri, sırada içeride bulunan katılanın annesinin ‘‘gelenler kim’’ şeklinde seslenmesi üzerine, panikledikleri ve içeride kimin olduğunu sordukları, katılanın içeride annesinin olduğunu söylemesi üzerine sanıkların eylemlerine dışarıdan gelen bir etkenle devam etmeyip yarıda bırakarak hemen evden ayrıldıkları olayda, sanıkların, henüz katılandan çıkar sağlamaya yönelik suç boyutuna ulaşacak herhangi bir davranışlarının gerçekleşmemiş olması, iddianameye konu yapılan eylemin bu haliyle suç teşkil etmeyip hazırlık hareketi kapsamında kaldığı anlaşılmakla; unsurları itibariyle oluşmayan dolandırıcılık suçundan beraatlerine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde mahkumiyetlerine hükmolunması,

Yasaya aykırı,

2- ) Kabul ve uygulamaya göre ise;

T.C. Anayasa Mahkemesi’nin, TCK’nın 53. maddesine ilişkin olan, 2014/140 esas ve 2015/85 karar sayılı iptal kararının 24.11.2015 gün ve 29542 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmış olmasından kaynaklanan zorunluluk,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanıkların temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nun 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 31.05.2016 gününde oybirliği ile karar verildi.


YARGITAY 23. CEZA DAİRESİ Esas: 2015/7715 Karar: 2016/5833 Tarih: 05.05.2016

-TCK 157. Madde

  • Dolandırıcılık Suçu

Sanığın temyiz dışı sanık ile mağdurun işyerine giderek mağazada alışveriş yaptığı önce 200 TL bütün para verip mağdurdan parayı bozmasını istediği, mağdurun parayı bozması üzerine vazgeçtiklerini belirtip tekrar parayı bütünlemesini ve 200 TL bütün parayı geri vermesini istediği bu süre içerisinde mağdurun bozuk olarak verdiği paralardan 100 TL’yi alarak kalanını mağdura verdiği, mağdurun şikayeti üzerine yakalandığında gerçek kimliği yerine …‘ın adını ve kimlik bilgilerini kullanmak suretiyle sanığın dolandırıcılık ve başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması suretiyle iftira suçlarını işlediği iddia ve kabul olunan somut olayda;

1- )Başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması suretiyle iftira suçundan kurulan hükme yönelik yapılan incelemede;

Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanığın yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün ONANMASINA,

2- )Dolandırıcılık suçundan kurulan hükme yönelik yapılan incelemede;

Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanığın yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine, ancak;

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 19.06.2007 tarih ve 2007/10-108 E.,2007/152 K. sayılı ilamında da belirtildiği gibi yasa koyucunun ayrıca adli para cezası öngördüğü suçlarda, hapis cezasının alt sınırdan tayini halinde mutlak surette adli para cezasının da alt sınırdan tayini gerektiği yönünde bir zorunluluk bulunmamakta ise de, yeterli ve yasal gerekçe gösterilmeksizin adli para cezasının alt sınırın üzerinde 30 gün olarak tayin edilmesi,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı 5320 Sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 Sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, ancak yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu hususun aynı kanunun 322. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, hüküm fıkrasından adli para cezasına dair sırasıyla “30 GÜN”, “10 GÜN”, “8 GÜN” ve “160 TL.” terimlerinin tamamen çıkartılarak yerine, sırasıyla “5 GÜN”, “1 GÜN”, “1 GÜN” ve “20 TL” ibarelerinin eklenmesi suretiyle sair yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 05.05.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


UYARI

Web sitemizdeki tüm makale ve içeriklerin telif hakkı Av. Baran Doğan’a aittir. Tüm makaleler hak sahipliğinin tescili amacıyla elektronik imzalı zaman damgalıdır. Sitemizdeki makalelerin kopyalanarak veya özetlenerek izinsiz bir şekilde başka web sitelerinde yayınlanması halinde hukuki ve cezai işlem yapılacaktır. Avukat meslektaşların makale içeriklerini dava dilekçelerinde kullanması serbesttir.

Makale Yazarlığı İçin

Avukat veya akademisyenler hukuk makalelerini özgeçmişleri ile birlikte yayımlanmak üzere avukatbd@gmail.com adresine gönderebilirler. Makale yazımında konu sınırlaması yoktur. Makalelerin uygulamaya yönelik bir perspektifle hazırlanması rica olunur.

Paylaş
RSS