0 212 652 15 44
Çalışma Saatlerimiz
Hafta İçi 09.00 - 18.00

Suçu ve Suçluyu Övme Suçu

TCK Madde 215

(1) İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, bu nedenle kamu düzeni açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması hâlinde, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.



        ## TCK Madde 215 Gerekçesi

Madde metninde suçu veya suçluyu övme suçu tanımı yapılmıştır. Buna göre suçun oluşması için, failin işlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu bir suçtan dolayı bir kişiyi alenen övmesi gerekmektedir. İşlenmiş olan bir suçun failini veya kanuna uymayan kişiliğini, sırf suç işlemesi sebebiyle övme hâli de cezalandırılmaktadır. Suç işlemiş olan kişinin övülmesi hâlinde, aslında bu kişi aracılığıyla işlenmiş olan suç övülmektedir.


TCK 215 (Suçu ve Suçluyu Övme Suçu) Emsal Yargıtay Kararları


YARGITAY 16. CEZA DAİRESİ Esas: 2017/1688 Karar: 2017/4856 Tarih: 11.09.2017

  • TCK 215. Madde

  • Suçu ve Suçluyu Övme Suçu

1-) T.C. Anayasasının 34. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin Birleşmiş Milletler Medeni Siyasal Haklar Sözleşmesinin İnsan Haklan Avrupa Sözleşmesinin Çocuk Hakları Sözleşmesinin 2911 Sayılı Kanun’un 3. maddesiyle teminat altına alınan ve istikrar kazanmış uygulamaya göre ifade özgürlüğü kapsamında, ifadenin açıklanma yöntemlerinden biri olarak kabul edilen (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 16.09.2014 tarih, 147-376 Sayılı ve 10.11.2015 tarih 2015/9-111-381 Sayılı kararları vb.) “silahsız ve saldırısız toplanma hakkı”, demokratik toplumun gelişmesinde temel değerlerden biriyse de, amacı suç teşkil eden bir toplantı ya da gösteri yürüyüşünün koruma alanı dışında kalacağında (2911 saylı Kanunun 3. maddesi) ve bir nispi hak olması sebebiyle zorunlu hale geldiğinde meşru amaçlar için (Anayasa madde 34/2, AİHS madde 11/2) müdahaleye tabi tutulacağında kuşku yoktur.

Toplantının sükun ve düzenini, bildirimde (2911 saylı Kanunun 3 10. maddeleri) yazılı amaç dışına çıkılmamasını sağlamakla yükümlü ve sorumlu olan düzenleme kurulu, bunun için gereken önlemleri alır ve gerektiğinde güvenlik kuvvetlerinin yardımını ister. Toplantının amacı dışına çıktığı veya düzen içinde gerçekleşmesini İmkânsız gördüğü takdirde kurul veya toplanamadığı takdirde kurul başkanı dağılma kararı alır ve durumu derhâl yetkili kolluk amirine bildirir. (12. madde)Toplantı ve gösteri yürüyüşüne silah, araç, alet veya maddeler veya sloganlarla katılanların tanınması ve uzaklaştırılmasında düzenleme kurulu güvenlik kuvvetlerine yardım etmekle yükümlüdür.

Kanunun 12. maddesinde yazılı görevleri yerine getirmeyen düzenleme kurulu üyeleri, anılan kanunun 28/3. maddesi gereğince cezalandırılır.

Olay tutanağı, görüntü izleme ve inceleme tutanağı, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre; PKK terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye getirilişini protesto etmek amacıyla düzenlenen yürüyüş ve basın açıklaması sırasında sanığın, üzerinde PKK terör örgütünün sözde bayrağının figürünün yer aldığı pankartı taşıdığı ve “biji serok apo” şeklinde slogan attığı somut olayda; atılan sloganın ve taşınan pankartın, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2007/9-69-99 Sayılı ve Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 05.06.2002 tarih 5079-6668 Sayılı kararlarında da işaret olunduğu üzere TCK’nın 215. maddesinde düzenlenen “kamu düzeni açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde suçu ve suçluyu övme “suçunun oluşacağı, bu husustaki takdir ve değerlendirmenin mahkemeye ait olduğu da gözetilerek, sanık hakkında 2911 Sayılı Kanun’un 24/3 maddesi gereğince kolluk marifetiyle işlem yapılması gerektiğinde şüphe bulunmadığının tespiti ile yapılan incelemede:

Ayrıntıları Dairemizin 09.02.2016 tarih, 2015/7466 E. 2016/1025 K. sayılı kararında açıklandığı üzere, olay tarihi ve yeri, sanığın muhatap kitle üzerindeki etkisi, toplantının olaysız dağılmış olması da gözetildiğinde, atılan sloganın ve taşınan pankartın terör örgütünün cebir, şiddet ve tehdit içeren yöntemlerini öven, meşru gösteren ya da bu yöntemlere başvurulmasını teşvik eden bir muhteva da içermediğinin anlaşılması karşısında; terör örgütü propagandası suçunun unsurlarının oluşmadığı gözetilerek;

Sanık hakkında TCK’nın 215. maddesinde tanımlanan suçu ve suçluyu övme suçunun unsurları ve cezalandırılma şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediği tartışılarak sanığın hukuki durumunun takdiri yerine, yasal olmayan gerekçe ile yazılı şekilde beraatine karar verilmesi,

SONUÇ : Kanuna aykırı, O yer Cumhuriyet savcısının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı BOZULMASINA, 11.09.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 16. CEZA DAİRESİ Esas: 2017/1009 Karar: 2017/4573 Tarih: 20.06.2017

  • TCK 215. Madde

  • Suçu ve Suçluyu Övme Suçu

Dosya içerisinde mevcut belgelerden sanığın tebligat tarihinde cezaevinde bulunduğunun anlaşılması karşısında; sanığın 09.09.2015 tarihli temyizi süresinde olduğundan temyiz isteğinin reddine dair 10.09.2015 tarihli ek karar kaldırılarak yapılan incelemede;

A- ) Sanık hakkında görevi yaptırmamak için direnme ve hakaret suçları yönünden kurulan hükümlerin yapılan temyiz incelemesinde;

Anayasa Mahkemesi’nin 24.11.2015 tarih ve 29542 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 tarih, 2014/140 E., 2015/85 K. sayılı iptal kararının TCK’nın 53. maddesinin uygulanması yönünden infaz aşamasında gözetilmesi mümkün görülmüştür.

Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre sanığın ve sanık müdafiinin yerinde görülmeyen temyiz itirazının reddiyle hükmün ONANMASINA,

B- ) Sanık hakkında silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçu yönünden kurulan hükmün yapılan temyiz incelemesinde;

1- ) T.C. Anayasasının 34. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 20, Birleşmiş Milletler Medeni Siyasal Haklar Sözleşmesinin 21, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 11, Çocuk Hakları Sözleşmesinin 15. ve 2911 Sayılı Kanun’un 3. maddesiyle teminat altına alınan ve istikrar kazanmış uygulamaya göre ifade özgürlüğü kapsamında, ifadenin açıklanma yöntemlerinden biri olarak kabul edilen ( Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 16.09.2014 tarih, 147-376 Sayılı ve 10.11.2015 tarih 2015/9-111-381 Sayılı kararları vb. ) “silahsız ve saldırısız toplanma hakkı”, demokratik toplumun gelişmesinde temel değerlerden biriyse de, amacı suç teşkil eden bir toplantı ya da gösteri yürüyüşünün koruma alanı dışında kalacağında ( 2911 Sayılı Kanun’un 3. maddesi ) ve bir nispi hak olması sebebiyle zorunlu hale geldiğinde meşru amaçlar için ( Anayasa madde 34/2, AİHS madde 11/2 ) müdahaleye tabi tutulacağında kuşku yoktur.

Olay tutanağı ve tüm dosya kapsamına göre; sanığın DEV-GENÇ imzalı bildiriye istinaden üzerinde “… için ders yok, boykot var” yazısı bulunan ve “DEV-GENÇ” ibaresi yer alan pankartı, okul giriş kapasına asmaya çalıştığı esnada kolluk personelinin müdahalesi ile icra hareketlerini tamamlayamadığı somut olayda; asılmak istenen ancak güvenlik güçlerince engellenen pankart içeriğinin, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2007/9-69-99 Sayılı ve Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 05.06.2002 tarih 5079-6668 Sayılı kararlarında da işaret olunduğu üzere TCK’nın 215. maddesinde düzenlenen “kamu düzeni açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde suçu ve suçluyu övme” suçunun oluşacağı, bu husustaki takdir ve değerlendirmenin mahkemeye ait olduğu da gözetilerek yapılan incelemede:

Ayrıntıları Dairemizin 09.02.2016 tarih, 2015/7466 E, 2016/1025 K. sayılı kararında açıklandığı üzere, olay tarihi ve yeri, sanığın muhatap kitle üzerindeki etkisi, kolluk personelinin müdahalesi ile icra hareketlerinin tamamlanamadığı da gözetildiğinde, asılmak istenen pankart içeriğinin terör örgütünün cebir, şiddet ve tehdit içeren yöntemlerini öven, meşru gösteren ya da bu yöntemlere başvurulmasını teşvik eden bir muhteva da içermediğinin anlaşılması karşısında; terör örgütü propagandası suçunun unsurlarının oluşmadığı gözetilerek;

Sanık hakkında TCK’nın 215. maddesinde tanımlanan suçu ve suçluyu övme suçunun unsurları ve cezalandırılma şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediği tartışılarak sanığın hukuki durumunun takdiri yerine, yasal olmayan gerekçe ile yazılı şekilde propaganda suçundan mahkumiyetine karar verilmesi,

2- )Kabul ve Uygulamaya göre de;

Anayasa Mahkemesi’nin 24.11.2015 tarih ve 29542 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 tarih, 2014/140 E. 2015/85 Sayılı iptal kararı ile TCK’nın 53. maddesindeki bazı düzenlemelerin iptal edilmiş olması sebebiyle bu karar doğrultusunda hüküm kurulmasında zorunluluk bulunması,

SONUÇ : Kanuna aykırı, sanık ve sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı BOZULMASINA, 20.06.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ Esas: 2016/10135 Karar: 2017/4449 Tarih: 20.04.2017

  • TCK 215. Madde

  • Suçu ve Suçluyu Övme Suçu

Dosya kapsamına göre;

1-) 11.04.2013 tarihli ve 6459 Sayılı İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Bağlamında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 10. maddesiyle 5237 Sayılı Kanun’un 215. maddesinde yapılan değişiklikten sonraki “İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, bu sebeple kamu düzeni açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması hâlinde, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” şeklindeki hüküm uyarınca, örgüt bağlantısı tespit edilemeyen sanığın kaymakamlık makamına yazılan suçu ve suçluyu öven ifadeler içerir dilekçeyi imzalama şeklinde gerçekleştirmiş olduğu eyleminin gerçekleşme biçimi gözönüne alındığında ifade hürriyeti kapsamında düşünce açıklaması niteliğinde olduğundan suçun unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden mahkumiyet hükmü kurulmasında,

2-) 5352 Sayılı Adlî Sicil Kanunu’nun geçici 2. maddesinin 2. fıkras 2. fıkrası uyarınca arşiv kaydının silinmesine karar verilmiş ise de, karar tarihinden önce 11.04.2012 tarihli ve 28261 Sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6290 Sayılı Adlî Sicil Kanunu ile Sporda Şiddet ve Düzensizliğini Önlenmesine Dair Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 12. maddesinin 1. fıkras 1. fıkrası (b) bendi ile arşiv kayıtlarının silinmesi koşullarının yeniden düzenlendiği, kaldı ki yapılan değişiklikle arşiv kayıtlarının silinmesi işleminin Adlî Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünce yapılacağının hükme bağlandığı, öte yandan 5352 Sayılı Adlî Sicil Kanunu’nun geçici 2. maddesinin 2. fıkras 2. fıkrası uyarınca “Birinci fıkra gereğince işlem yapılarak arşive alınan kayıtlar hakkında, 3682 Sayılı Kanun’un 8. maddesinde öngörülen sürelerin dolduğu veya ertelenmiş olan hükmün esasen vaki olmamış sayıldığı hallerde bu tarih esas alınarak, Anayasanın 76. maddesi ve özel kanunlarda sayılan suç ve mahkûmiyetler dışındaki kayıtlar için ilgilinin, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın veya Adlî Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünün talebi üzerine hükmü veren mahkemece veya talep edenin bulunduğu yer asliye ceza mahkemesince arşiv kaydının silinmesine karar verilir.” şeklindeki düzenleme nazara alındığında, 11.04.2012 tarihinden itibaren adlî sicil ve arşiv kayıtlarının silinmesi işleminin Adlî Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünce yapılması gerektiği gibi sanığın eyleminin Anayasanın 76. maddesi kapsamında kaldığı ve 5352 Sayılı Kanun’un geçici 2. maddesinin 2. fıkras 2. fıkrası uyarınca mahkûmiyet hükmünün arşiv kaydından çıkarılmasının mümkün olmadığı gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle, 5271 Sayılı CMK.nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 02.08.2016 gün ve 2016/1585 Sayılı kanun yararına bozma istemine atfen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 19.09.2016 gün ve KYB/2016-323554 Sayılı ihbarnamesi ile Dairemize tevdii kılınmakla incelendi.

Gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : I-) Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin (Kapatılan 250. madde ile görevli) 12.07.2007 tarihli ve 2007/179 esas, 2007/126 Sayılı kararı yönünden yapılan incelemede;

“İşlenmiş bir suçun” veya “işlemiş olduğu bir suçtan dolayı bir kişinin” alenen övülmesi 215.maddesinde suç olarak düzenlenmiştir.Kişinin,işlediği suç sebebiyle övülmesi, bu kişinin işlediği suçun da övüldüğünü göstermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 90/5. maddesinde yeralan “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere dair milletlerarası andlaşmalarda kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi sebebiyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü uyarınca 19.03.1954 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 10.03.1954 tarih ve 6366 Sayılı Kanun ile onaylanmış bulunan “İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi” (AİHS), iç hukukumuzun uyulması zorunlu bir parçası haline gelmiştir.

Sözleşmenin 9. maddesinde din ve inanç hürriyeti, 10. maddesinde ifade hürriyeti, 11. maddesinde örgütlenme hürriyeti düzenlenmiştir. Bu üç madde; sözleşmenin genel amacı olan çoğulcu demokratik rejim için toplumda hoşgörünün sağlanarak çoğulcu demokrasinin yerleştirilmesi ve geliştirilmesine yönelik hükümlerdir.

İfade hürriyeti, bilgi verme ve bilgi edinme hürriyeti sözleşmenin 10. maddesinde düzenlenmiştir. Maddenin birinci fıkrasında, “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak kamu makamlarının müdahaleleri olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü, haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar”, ikinci fıkrasında ise, “Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın ve ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” denilmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, ifade özgürlüğüne dair kararlarında, kamuyu ilgilendiren sorunların kamuya açık olarak tam bir serbestlik içerisinde tartışılabilmesi, şiddeti teşvik eden eylemler hariç bu tartışmanın boyutlarının Devlet organları tarafından maksimuma çıkarılması gerektiği vurgulanmaktadır. Süreklilik gösteren bu kararlarda, kamuoyunun bir bölümünün ve hatta çoğunluğun hoşuna gitmeyen,ürkütücü, şok edici fikirlerin de sözleşmenin 10. maddesi tarafından korunduğu belirtilmektedir. (Handyside/Birleşik Krallık, Castells / İspanya vb. Kararlar),

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarında, ifade hürriyetinin iki istisnası olduğuna işaret edilmektedir. Birinci istisna şiddeti teşvik edici ve övücü söylemler, ikinci istisna ise azınlıklara karşı nefret söylemidir. Bunun için önce yazı veya sözün içeriğine bakılmalıdır.

Yazı veya Sözler;

a-) Şiddet, bir araç olarak öngörüyorsa,

b-) Kişileri hedef gösterip kanlı bir intikam istiyorsa,

c-) Benimsenen düşünceler için şiddete başvurmanın meşru olduğu ileri sürülüyorsa,

d-) İnsanda saldırgan duygular uyandıracak biçimde anlamsız bir nefret yaratarak şiddetin doğmasına uygun bir ortamı kışkırtıyorsa,

İfade hürriyetinden yararlanmayabilir. (Sürek/Türkiye, no.1 Büyük Daire, numara 26682/95, Güzel ve Özer / Türkiye, 6 Temmuz 2010 kararı),

Yazı veya sözün kim tarafından, nerede, nasıl bir ortamda, hangi koşullar altında yazıldığı veya söylendiği değerlendirilmelidir. Mahkeme “yakın ve mevcut tehlike” ölçütüne yaklaşarak sözleri söyleyen kişinin ne kadar etkili olduğu, söylenilen yer ve zaman bakımından söylenenlerin şiddet yaratmaya müsait olup olmadığına bakılması gerektiğini kabul etmektedir. (Zana /Türkiye, 25 Kasım 1997 kararı),

İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birini oluşturup, toplumun ilerlemesi ve her bir bireyin gelişimi için temel koşullardan biridir.

İfade özgürlüğü, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız görülen veya ilgilenmeye değmez bulunan “haber” ve “düşünceler” için değil, fakat aynı zamanda aleyhte olan, çarpıcı gelen ve rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın “demokratik toplum” olamaz. Sözleşme’nin 10. maddesinde belirtildiği üzere, bu özgürlüğün istisnaları vardır; ancak bu istisnalar dar yorumlanmalıdır. (23.09.1994 tarihli Jersild-Danimarka kararı; 21.01.1999 tarihli Janowski-Polanya kararı; 25.11.1999 tarihli Nilsen ve Johnsen - Norveç kararı; 25.07.2001 tarihli Perna - İtalya kararı),

Bu kapsamda şiddete, silahlı direnmeye veya isyana teşvik niteliği taşıyan yaklaşımlar ile azınlıklara yönelik nefret söylemi içeren açıklamalar sözleşmenin koruduğu ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. (02.10.2003 tarihli Kızılyaprak - Türkiye kararı; 27.05.2004 tarihli Yurttaş - Türkiye kararı ; 09.03.2004 tarihli Abdullah Aydın - Türkiye kararı),

Yazının içeriğine, şiddeti teşvik edip etmediğine, yazının hangi bağlamda yayınlandığına, yani şiddeti yaratmaya elverişli olup olmadığına bakılmalıdır. (Gözel ve Özel / Türkiye, 6 Temmuz 2010 kararı),

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 13, 14, 25, 26 ve AİHS’nin 9/2, 10/2, 17. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde Devlet yahut halkın bir bölümü için rahatsız edici, hoşa gitmeyen,kural dışı,endişe verici,fakat şiddet ve şiddet kışkırtıcılığı içermeyen nitelikteki, sözler de ifade hürriyeti kapsamındadır.

Somut olayda, sanık tarafından kaleme alınarak kaymakamlık makamına sunulan dilekçede “…Sayın Öcalan’ın Kürt sorununa barış ve demokratik çözüm konusunda büyük çaba göstermesi, Kürt-Türk kardeşliğini esas alan yaklaşımlarına rağmen İmralı adasında tek kişilik cezaevinde tutulması beni endişelendirmektedir. ….Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Kürt bir yurttaşı olarak sayın Abdullah Öcalan’ı halk önderim olarak kabul ediyor, demokratik kriterler ve evrensel değerlerle yoğrulmuş aydınlık düşüncelerinin Türkiye’de Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi için önemli olduğunu görüyor ve tüm düşüncelerimi paylaşıyorum, bu çerçevede kendisinin özgür bırakılmasını talep ediyorum” şeklinde ifadeler kullanılarak; cezaevinde yatan bir hükümlünün durumuna dair bir takım endişelerden söz edilmiş ve Türkiye’nin demokratikleşmesi yönünde bazı taleplerde bulunulmuştur.

Şiddeti, silahlı direnmeyi veya ayaklanmayı teşvik eden ifadelerin kullanılmadığı, işlenen bir suçu yahut işlediği suç sebebiyle kişiyi övücü nitelikte bulunmayan, başka bir hükümlü hakkında “sayın” denilerek onun ile ilgili kendi değer yargısını içeren düşüncelerini açıklayan sanığın eyleminde, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 90/5. maddesi uyarınca uygulanması gereken Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Skaka /Polonya - 27 Mayıs 2003, Korku / Türkiye-23 Eylül 2003 tarihli kararları da gözetildiğinde yüklenen suçun yasal unsurları oluşmadığı gözetilmeden yazılı şekilde mahkumiyetine hükmedilmesi ;

II- Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 13.07.2015 gün ve 2015/628 değişik iş sayılı kararına yönelik yapılan incelemede ;

11.04.2012 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 6290 Sayılı Kanunla değişik 5352 Sayılı Adli Sicil Kanunu’nun geçici 2/3. maddesi uyarınca arşive alınan kayıtların şartları oluştuğunda Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nce silineceği gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi,

SONUÇ : Yasaya aykırı ve Adalet Bakanlığı’nın kanun yararına bozma istemine dayalı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen ihbarname içeriği bu sebeple yerinde görüldüğünden, Erzurum 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nin (Kapatılan 250. madde ile görevli) 12.07.2007 tarihli ve 2007/179 esas, 2007/126 Sayılı kararının ve aynı mahkemenin 13.07.2015 gün ve 2015/628 değişik iş sayılı kararının 5271 Sayılı CMK.nun 309/4-d maddesi uyarınca, BOZULMASINA, sanığın sabit kabul edilen eyleminin kanunda suç olarak tanımlanmaması sebebiyle 223/2-a maddesi uyarınca beraatine, mahkemece hükmedilen cezanın çektirilmemesine, yargılama giderlerinin kamu üzerinde bırakılmasına, beraat kararı verilmesi karşısında, 5352 Sayılı Adli Sicil Kanununun 12/3. maddesi gereğince müteakip işlemlerin mahallinde yapılmasının temini için dosyanın Adalet Bakanlığı’na gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na tevdiine, 1 numaralı bozma yönünden Üye …‘nın suçun oluştuğuna dair karşı oyu ve oyçokluğuyla, 2.no’lu bozma yönünden ise oybirliğiyle, 20.04.2017 günü karar verildi.

KARŞI DÜŞÜNCE :

Kanun yararına bozma istemine dair Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 12.07.2007 tarih ve 2007/179 esas, 2007/126 sayılı, hükümlü …‘in 215, 62, 50, 52 maddeleri uyarınca mahkumiyetine dair kararın bozulmasına dair sayın çoğunluğun görüşüne aşağıdaki gerekçelerle karşı oy kullanılmıştır.

Türk Ceza Kanunun 215. maddesinde düzenlenen “suçu ve suçluyu övme” suçunun hareket unsuru, suçu ve suçu işleyen kimseyi övmek oluşturmaktadır. Övmek fiilinin sözlük karşılığı, birinin veya birşeyin iyiliklerini, üstünlüklerini söyleyerek değerini yüceltmek ve methetmektir. Övmede üstü kapalı olarak, tasvip etme ve yüceltme bulunmakta, bir şeyin iyiliğinden, üstünlüğünden söz edilmesi, iyi ve saygın olarak belirtmek ve tanıtmak için çaba gösterilmektedir.

“Suçu ve suçluyu övme” suçunda korunan hukuki yarar kamu düzeni ve barışının korunmasıdır.

Diğer yandan, anılan suçun oluşması için devletin ve toplumun güvenlik, düzenlilik ve sükun içinde bulunması, kamu hizmetlerinin aksamadan yürütülmesi anlamını ifade eden kamu düzeni açısından, açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması gerekmektedir.

Madde gerekçesinde de “işlenmiş olan bir suçun failini veya kanuna uymayan kişiliğini, sırf suç işlemesi sebebiyle övme halide cezalandırılmaktadır.Suç işlemiş olan kişinin övülmesi halinde, aslında bu kişi aracılığıyla işlenmiş suç övülmektedir.” denilmek suretiyle işlenmiş olan suçun failinin suç işlemiş olması sebebiyle övüldüğünü belirtmek suretiyle suçluyu her ne şekilde olursa olsun işlemiş olduğu suç sebebiyle övülmesinin suçu oluşturacağına yer verilmiştir.

3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 1. maddesinde terörün tanımı yapılmıştır.

PKK bir terör örgütü olup uluslararası kuruluşlar ve Avrupa Birliğince terör örgütü listesine alınmıştır.

PKK’nın silahlı bir terör örgütü olup kırk yıla yakın bir süredir ülkemizde başvurduğu birçok silahlı eylem sonucu binlerce insanın yaşamını yitirdiği ve bu eylemler sonucu Türk Devleti’nin ve vatandaşlarının büyük maddi kayıplara uğradığıda bilinen bir gerçektir.

PKK terör örgütünün silahlı terör eylemleri halen de devam etmekte, son bir kaç yıl içinde Ankara Güvenpark, Merasim Sokak, Elazığ, İstanbul ve birçok yerleşim yerinde gerçekleştirdiği eylemlerle yüzlerce insanın yaşamını yitirmesine neden olmuş ve halende hemen hemen hergün özellikle ülkemizin Güneydoğu bölgesinde Türk Silahlı Kuvvetleri, Emniyet Güçleri ve korucuları hedef almaktadır.

Son bir kaç yıldır, Güneydoğu bölgesinde birçok yerleşim biriminde, hendek kazılması, barikatlar, mayınlı tuzaklar gibi fiiller sonucu toplum ve kamu düzeninin bozulmasına ve kişilerin mal ve can kaybına neden olmuş, kamu düzeni açıkça yok edilmeye çalışılmıştır. Dolayısıyla anılan fiiller sonucu kamu düzeni açısından yakın ve açık tehlike oluşmuştur.

Abdullah Öcalan’ın da PKK terör örgütünün kurucusu ve lideri olduğu, ülkemizdeki terör eylemlerini yönlendirdiği bilinen bir husustur.

Avrupa İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi (AİHS) Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90/5 maddesi uyarınca iç hukukumuzun uyulması zorunlu bir parçasıdır.

Sözleşmenin 9. maddesinde din ve inanç hürriyeti, 10. maddesinde ifade hürriyeti, 11. maddesinde örgütlenme hürriyeti düzenlenmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 13. maddesince Temel Hak ve Hürriyetlerin sınırlanması, 14. maddesinde temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılmaması, 25. maddesinde düşünce ve kanaat hürriyeti, 26. maddesinde de düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetlerine yer verilmiştir.

AİHM’e göre, ifade özgürlüğü demokratik bir toplumun vazgeçilmez temel taşlarından biri olup toplumun ilerlemesinin ve bireylerin gelişmesinin temel şartlarından biridir.

Diğer taraftan Anayasanın 26.maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen istisnalar gereğince “ifade özgürlüğü mutlak bir hak niteliğinde değildir”.

Düşünce özgürlüğü, kişinin özgür bir biçimde bilgiye ulaşabilmesi, bunları başkasına iletebilmesi ve ulaştığı düşünceleri ile suçlanamamasıdır.

AİHM’since ulusal güvenlik, ülkenin toprak bütünlüğü, kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması, suçların önlenmesi gibi sebeplerle ifade özgürlüğünün sınırlanmasını kabul etmektedir.

Somut olayda, sanık tarafından Kaymakamlık makamına sunulan “…sayın Öcalan’ın kürt sorununa barış ve demokratik çözüm konusunda büyük çaba göstermesi, …sayın Öcalan’ı halk önderim olarak kabul ediyor…, bu çerçevede kendisinin özgür bırakılmasını talep ediyorum.” şeklindeki ifadeler sayın çoğunluğun kabul ettiği gibi, cezaevinde yatan bir hükümlünün durumuna dair endişeyi içerir söz ve demokratikleşme yönündeki bazı taleplerden sayılması ve bu bağlamda düşünce ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmesi olanaklı değildir.

Nitekim Dairemizin 26.01.2011 tarih ve 2008/17971 esas- 2011/326 K. sayılı kararında “açık hava toplantısında konuşma yapan sanığın konuşmasının bir bölümünde yasadışı terör örgütü lideri olmak suçundan mahkum olan ve halen cezası infaz edilmekte olan kişiye “sayın Öcalan” diye ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemiyeceği ve açıkça suçluyu övme kapsamında bulunduğu gözetilmeden…” denilmek suretiyle yasadışı terör örgütü liderine sayın denilerek hitap edilmesi dahi suçluyu övme olarak değerlendirilmiştir.

Kanun yararına bozma istemine dair olayda ise yukarıda belirtildiği üzere sanığın yasadışı silahlı terör örgütü lideri için halk önderi olarak kabul ediyorum şeklindeki sözleri ile uzun yıllardır Türkiye Cumhuriyeti topraklarının bir kısmını bölerek Marksist- Leninist rejime dayalı bağımsız bir devlet kurmayı hedefleyen ve bu amaçla binlerce vatan evladının ölümüne ve ülkenin büyük ekonomik kaybına neden olan, uluslararası kuruluşlar ile Avrupa Birliği’nce terör örgütü sayılan bir örgüt liderini açıkça işlemiş olduğu suçlar ve güttüğü amaç itibariyle halk önderi olarak gördüğünü ifade ederek suçluyu işlediği suçlar sebebiyle övmektedir.

Sanık tarafından kaleme alınan dilekçedeki söz ve ifadelerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9, 10, 17 ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 13, 14, 15, 26. maddeleri kapsamında, düşünce ve kanaat hürriyeti kapsamında değerlendirilmesi hukuken mümkün değildir.

Bu itibarla, sanığın ifade ettiği sözlerin 215. maddesinde tanımı yapılan suçu ve suçluyu övme suçunu oluşturduğu düşünüldüğünden sayın çoğunluğun suçun yasal unsurları oluşmadığı yönündeki görüşüne katılma imkanı olmamıştır.


YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ Esas: 2013/12126 Karar: 2013/20425 Tarih: 10.07.2013

  • TCK 215. Madde

  • Suçu ve Suçluyu Övme Suçu

1- “İşlenmiş bir suçun” veya “işlemiş olduğu bir suçtan dolayı bir kişinin” alenen övülmesi 215. maddesinde suç olarak düzenlenmiştir. Kişinin, işlediği suç nedeniyle övülmesi, bu kişinin işlediği suçun da övüldüğünü göstermektedir.

Türkiye Cumhuriyet Anayasasının yeralan “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarda kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü uyarınca 19.03.1954 günlü Resmi Gazete’de yayımlanan 10.03.1954 tarih ve 6366 sayılı Yasa ile onaylanmış bulunan “İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi” ( AİHS ), iç hukukumuzun uyulması zorunlu bir parçası haline gelmiştir.

Sözleşmenin din ve inanç hürriyeti, ifade hürriyeti, örgütlenme hürriyeti düzenlenmiştir. Bu üç madde; sözleşmenin genel amacı olan çoğulcu demokratik rejim için toplumda hoşgörünün sağlanarak çoğulcu demokrasinin yerleştirilmesi ve geliştirilmesine yönelik hükümlerdir.

İfade hürriyeti, bilgi verme ve bilgi edinme hürriyeti sözleşmenin düzenlenmiştir. Maddenin birinci fıkrasında, “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak kamu makamlarının müdahaleleri olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü, haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar”, ikinci fıkrasında ise, “Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın ve ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” denilmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, ifade özgürlüğüne ilişkin karar- larında, kamuyu ilgilendiren sorunların kamuya açık olarak tam bir serbestlik içerisinde tartışılabilmesi, şiddeti teşvik eden eylemler hariç bu tartışmanın boyutlarının Devlet organları tarafından maksimuma çıkarılması gerektiği vurgulanmaktadır. Süreklilik gösteren bu kararlarda, kamuoyunun bir bölümünün ve hatta çoğunluğun hoşuna gitmeyen, ürkütücü, şok edici, fikirlerin de sözleşmenin tarafından korunduğu belirtilmektedir. ( Handyside / Birleşik Krallık, Castells / İspanya vb. Kararlar )

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarında, ifade hürriyetinin iki istisnası olduğuna işaret edilmektedir. Birinci istisna şiddeti teşvik edici ve övücü söylemler, ikinci istisna ise azınlıklara karşı nefret söylemidir. Bunun için önce yazı veya sözün içeriğine bakılmalıdır.

Yazı veya Sözler;

a ) Şiddet, bir araç olarak öngörüyorsa,

b ) Kişileri hedef gösterip kanlı bir intikam istiyorsa,

c ) Benimsenen düşünceler için şiddete başvurmanın meşru olduğu ileri sürülüyorsa,

d )İnsanda saldırgan duygular uyandıracak biçimde anlamsız bir nefret yaratarak şiddetin doğmasına uygun bir ortamı kışkırtıyorsa,

İfade hürriyetinden yararlanmayabilir. ( Sürek / Türkiye, no.1 Büyük Daire, no Güzel ve Özer / Türkiye, 6 Temmuz 2010 kararı )

Yazı veya sözün kim tarafından, nerede, nasıl bir ortamda, hangi koşullar altında yazıldığı veya söylendiği değerlendirilmelidir. Mahkeme “yakın ve mevcut tehlike” ölçütüne yaklaşarak sözleri söyleyen kişinin ne kadar etkili olduğu, söylenilen yer ve zaman bakımından söylenenlerin şiddet yaratmaya müsait olup olmadığına bakılması gerektiğini kabul etmektedir. ( Zana / Türkiye, 25 Kasım 1997 kararı )

İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birini oluşturup, toplumun ilerlemesi ve her bir bireyin gelişimi için temel koşullardan biridir. İfade özgürlüğü, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız görülen veya ilgilenmeye değmez bulunan “haber” ve “düşünceler” için değil, fakat aynı zamanda aleyhte olan, çarpıcı gelen ve rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın “demokratik toplum” olamaz. Sözleşme’nin belirtildiği üzere, bu özgürlüğün istisnaları vardır; ancak bu istisnalar dar yorumlanmalıdır. ( 23.09.1994 tarihli Jersild - Danimarka kararı; 21.01.1999 tarihli Janowski - Polanya kararı; 25.11.1999 tarihli Nilsen ve Johnsen - Norveç kararı; 25.07.2001 tarihli Perna - İtalya kararı ).

Bu kapsamda şiddete, silahlı direnmeye veya isyana teşvik niteliği taşıyan yaklaşımlar ile azınlıklara yönelik nefret söylemi içeren açıklamalar sözleşmenin koruduğu ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. ( 02.10.2003 tarihli Kızılyaprak - Türkiye kararı; 27.05.2004 tarihli Yurttaş - Türkiye kararı ; 09.03.2004 tarihli Abdullah Aydın - Türkiye kararı )

Yazının içeriğine, şiddeti teşvik edip etmediğine, yazının hangi bağlamda yayınlandığına, yani şiddeti yaratmaya elverişli olup olmadığına bakılmalıdır. ( Gözel ve Özel / Türkiye, 6 Temmuz 2010 kararı )

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının AİHS’nin birlikte değerlendirildiğinde Devlet yahut halkın bir bölümü için rahatsız edici, hoşa gitmeyen, kural dışı, endişe verici, fakat şiddet ve şiddet kışkırtıcılığı içermeyen nitelikteki, sözler de ifade hürriyeti kapsamındadır.

Somut olayda, suça sürüklenen çocuğun katıldığı Nevroz etkinliklerinde, şiddeti, silahlı direnmeyi veya ayaklanmayı teşvik eden ifadelerin kullanılmadığı, işlenen bir suçu yahut işlediği suç nedeniyle kişiyi övücü nitelikte bulunmayan, bir hükümlü hakkında kendi değer yargısını içeren düşüncelerini açıklayan sanığın eyleminde, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının uyarınca uygulanması gereken Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Skaka/Polonya-27 Mayıs Korku/Türkiye-23 Eylül 2003 tarihli kararları da gözetildiğinde yüklenen suçun yasal unsurları oluşmadığının gözetilmemesi,

2- Kabule göre de; hüküm tarihinde yürürlükte bulunandan mahkumiyet hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ : Suça sürüklenen çocuk müdafiinin açıklanan nedenlerle; sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nun 321. maddesi gereğince BOZULMASINA, 10.07.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ Esas: 2009/13825 Karar: 2012/23385 Tarih: 04.07.2012

  • TCK 215. Madde

  • Suçu ve Suçluyu Övme Suçu

“İşlenmiş bir suçun” veya “işlemiş olduğu bir suçtan dolayı bir kişinin” alenen övülmesi 215. maddesinde suç olarak düzenlenmiştir. Kişinin, işlediği suç nedeniyle övülmesi, bu kişinin işlediği suçun da övüldüğünü göstermektedir.

Türkiye Cumhuriyet Anayasasının yeralan “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarda kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü uyarınca 19.03.1954 günlü Resmi Gazete’de yayımlanan 10.03.1954 tarih ve 6366 sayılı Yasa ile onaylanmış bulunan “İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi” ( AİHS ), iç hukukumuzun uyulması zorunlu bir parçası haline gelmiştir.

Sözleşmenin din ve inanç hürriyeti, ifade hürriyeti, örgütlenme hürriyeti düzenlenmiştir. Bu üç madde; sözleşmenin genel amacı olan çoğulcu demokratik rejim için toplumda hoşgörünün sağlanarak çoğulcu demokrasinin yerleştirilmesi ve geliştirilmesine yönelik hükümlerdir.

İfade hürriyeti, bilgi verme ve bilgi edinme hürriyeti sözleşmenin düzenlenmiştir. Maddenin birinci fıkrasında, “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak kamu makamlarının müdahaleleri olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü, haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar”, ikinci fıkrasında ise, “Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın ve ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” denilmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarında, kamuyu ilgilendiren sorunların kamuya açık olarak tam bir serbestlik içerisinde tartışılabilmesi, şiddeti teşvik eden eylemler hariç bu tartışmanın boyutlarının Devlet organları tarafından maksimuma çıkarılması gerektiği vurgulanmaktadır. Süreklilik gösteren bu kararlarda, kamuoyunun bir bölümünün ve hatta çoğunluğun hoşuna gitmeyen, ürkütücü, şok edici fikirlerin de sözleşmenin tarafından korunduğu belirtilmektedir. ( Handyside / Birleşik Krallık, Castells / İspanya vb. Kararlar )

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarında, ifade hürriyetinin iki istisnası olduğuna işaret edilmektedir. Birinci istisna şiddeti teşvik edici ve övücü söylemler, ikinci istisna ise azınlıklara karşı nefret söylemidir. Bunun için önce yazı veya sözün içeriğine bakılmalıdır.

Yazı veya Sözler;

a ) Şiddet, bir araç olarak öngörüyorsa,

b ) Kişileri hedef gösterip kanlı bir intikam istiyorsa,

c ) Benimsenen düşünceler için şiddete başvurmanın meşru olduğu ileri sürülüyorsa,

d ) İnsanda saldırgan duygular uyandıracak biçimde anlamsız bir nefret yaratarak şiddetin doğmasına uygun bir ortamı kışkırtıyorsa,

İfade hürriyetinden yararlanmayabilir. ( Sürek / Türkiye, no.1 Büyük Daire, no Güzel ve Özer / Türkiye, 6 Temmuz 2010 kararı )

Yazı veya sözün kim tarafından, nerede, nasıl bir ortamda, hangi koşullar altında yazıldığı veya söylendiği değerlendirilmelidir. Mahkeme “yakın ve mevcut tehlike” ölçütüne yaklaşarak sözleri söyleyen kişinin ne kadar etkili olduğu, söylenilen yer ve zaman bakımından söylenenlerin şiddet yaratmaya müsait olup olmadığına bakılması gerektiğini kabul etmektedir. ( Zana / Türkiye, 25 Kasım 1997 kararı )

İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birini oluşturup, toplumun ilerlemesi ve her bir bireyin gelişimi için temel koşullardan biridir. İfade özgürlüğü, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız görülen veya ilgilenmeye değmez bulunan “haber” ve “düşünceler” için değil, fakat aynı zamanda aleyhte olan, çarpıcı gelen ve rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın “demokratik toplum” olamaz. Sözleşme’nin belirtildiği üzere, bu özgürlüğün istisnaları vardır; ancak bu istisnalar dar yorumlanmalıdır. ( 23.09.1994 tarihli Jersild - Danimarka kararı; 21.01.1999 tarihli Janowski - Polanya kararı; 25.11.1999 tarihli Nilsen ve Johnsen - Norveç kararı; 25.07.2001 tarihli Perna - İtalya kararı ).

Bu kapsamda şiddete, silahlı direnmeye veya isyana teşvik niteliği taşıyan yaklaşımlar ile azınlıklara yönelik nefret söylemi içeren açıklamalar sözleşmenin koruduğu ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. ( 02.10.2003 tarihli Kızılyaprak - Türkiye kararı; 27.05.2004 tarihli Yurttaş - Türkiye kararı ; 09.03.2004 tarihli Abdullah Aydın - Türkiye kararı )

Yazının içeriğine, şiddeti teşvik edip etmediğine, yazının hangi bağlamda yayınlandığına, yani şiddeti yaratmaya elverişli olup olmadığına bakılmalıdır. ( Gözel ve Özel / Türkiye, 6 Temmuz 2010 kararı )

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının AİHS’nin birlikte değerlendirildiğinde Devlet yahut halkın bir bölümü için rahatsız edici, hoşa gitmeyen, kural dışı, endişe verici, fakat şiddet ve şiddet kırkırtıcılığı içermeyen nitelikteki, sözler de ifade hürriyeti kapsamındadır.

Somut olayda, sanık tarafından okunan bildiride Ülkede meydana gelen terör olaylarının sonlanması için doğru görülen öneriler açıklanmış ve bazı yargılamalara ilişkin çözümler açıklanmıştır. Şiddeti, silahlı direnmeyi veya ayaklanmayı teşvik eden ifadelerin kullanılmadığı, işlenen bir suçu yahut işlediği suç nedeniyle kişiyi övücü nitelikte bulunmayan, düşüncelerini açıklayan sanığın eyleminde, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının uyarınca uygulanması gereken Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararları da gözetildiğinde yüklenen suçun yasal unsurları oluşmadığından mahkumiyet hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nun 321. maddesi gereğince ( BOZULMASINA ), 04.07.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ Esas: 2009/5204 Karar: 2012/18361 Tarih: 30.05.2012

  • TCK 215. Madde

  • Suçu ve Suçluyu Övme Suçu

İşlenmiş bir suçun veya işlemiş olduğu bir suçtan dolayı bir kişinin alenen övülmesi 215. maddesinde suç olarak düzenlenmiştir. Kişinin, işlediği suç nedeniyle övülmesi, bu kişinin işlediği suçun da övüldüğünü göstermektedir.

Türkiye Cumhuriyet Anayasa’sının yer alan Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarda kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.> hükmü uyarınca 19.03.1954 günlü Resmi Gazete’de yayımlanan 10.03.1954 tarih ve 6366 sayılı Yasa ile onaylanmış bulunan İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi (AİHS), iç hukukumuzun uyulması zorunlu bir parçası haline gelmiştir.

Sözleşmenin din ve inanç hürriyeti, ifade hürriyeti, örgütlenme hürriyeti düzenlenmiştir. Bu üç madde; sözleşmenin genel amacı olan çoğulcu demokratik rejim için toplumda hoşgörünün sağlanarak çoğulcu demokrasinin yerleştirilmesi ve geliştirilmesine yönelik hükümlerdir.

İfade hürriyeti, bilgi verme ve bilgi edinme hürriyeti sözleşmenin düzenlenmiştir. Maddenin birinci fıkrasında, Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak kamu makamlarının müdahaleleri olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü, haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar, ikinci fıkrasında ise, Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın ve ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.> denilmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarında, kamuyu ilgilendiren sorunların kamuya açık olarak tam bir serbestlik içerisinde tartışılabilmesi, şiddeti teşvik eden eylemler hariç bu tartışmanın boyutlarının Devlet organları tarafından maksimuma çıkarılması gerektiği vurgulanmaktadır. Süreklilik gösteren bu kararlarda, kamuoyunun bir bölümünün ve hatta çoğunluğun hoşuna gitmeyen, ürkütücü, şok edici, hoşa gitmeyen fikirlerin de sözleşmenin tarafından korunduğu belirtilmektedir. (Handyside/Birleşik Krallık, Castells / İspanya vb. Kararlar),

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarında, ifade hürriyetinin iki istisnası olduğuna işaret edilmektedir. Birinci istisna şiddeti teşvik edici ve övücü söylemler, ikinci istisna ise azınlıklara karşı nefret söylemidir. Bunun için önce yazı veya sözün içeriğine bakılmalıdır.

Yazı veya Sözler;

a- Şiddet, bir araç olarak öngörülüyorsa,

b- Kişileri hedef gösterip kanlı bir intikam istiyorsa,

c- Benimsenen düşünceler için şiddete başvurmanın meşru olduğu ileri sürülüyorsa,

d- İnsanda saldırgan duygular uyandıracak biçimde anlamsız bir nefret yaratarak şiddetin doğmasına uygun bir ortamı kışkırtıyorsa,

İfade hürriyetinden yararlanmayabilir. (Sürek/Türkiye, no.1 Büyük Daire, no Güzel ve Özer / Türkiye, 6 Temmuz 2010 kararı),

Yazı veya sözün kim tarafından, nerede, nasıl bir ortamda, hangi koşullar altında yazıldığı veya söylendiği değerlendirilmelidir. Mahkeme yakın ve mevcut tehlike ölçütüne yaklaşarak sözleri söyleyen kişinin ne kadar etkili olduğu, söylenilen yer ve zaman bakımından söylenenlerin şiddet yaratmaya müsait olup olmadığına bakılması gerektiğini kabul etmektedir. (Zana / Türkiye, 25 Kasım 1997 kararı),

İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birini oluşturup, toplumun ilerlemesi ve her bir bireyin gelişimi için temel koşullardan biridir. İfade özgürlüğü, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız görülen veya ilgilenmeye değmez bulunan haber ve düşünceler için değil, fakat aynı zamanda aleyhte olan, çarpıcı gelen ve rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın demokratik toplum olamaz. Sözleşme’nin belirtildiği üzere, bu özgürlüğün istisnaları vardır; ancak bu istisnalar dar yorumlanmalıdır. (23.09.1994 tarihli Jersild-Danimarka kararı; 21.01.1999 tarihli Janowski-Polanya kararı; 25.11.1999 tarihli Nilsen ve Johnsen - Norveç kararı; 25.07.2001 tarihli Perna - İtalya kararı),

Bu kapsamda şiddete, silahlı direnmeye veya isyana teşvik niteliği taşıyan yaklaşımlar ile azınlıklara yönelik nefret söylemi içeren açıklamalar sözleşmenin koruduğu ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. (02.10.2003 tarihli Kızılyaprak - Türkiye kararı; 27.05.2004 tarihli Yurttaş - Türkiye kararı; 09.03.2004 tarihli Abdullah Aydın - Türkiye kararı),

Yazının içeriğine, şiddeti teşvik edip etmediğine, yazının hangi bağlamda yayınlandığına, yani şiddeti yaratmaya elverişli olup olmadığına bakılmalıdır. (Gözel ve Özel / Türkiye, 6 Temmuz 2010 kararı),

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının AİHS’nin birlikte değerlendirildiğinde Devlet yahut halkın bir bölümü için rahatsız edici, hoşa gitmeyen, kural dışı, endişe verici, fakat şiddet ve şiddet kışkırtıcılığı içermeyen nitelikteki, sözler de ifade hürriyeti kapsamındadır.

Somut olayda, sanık tarafından kaleme alınan dilekçede, cezaevinde yatan bir hükümlünün sağlığına ilişkin bir takım endişelerden söz edilerek, bu kapsamda bazı taleplerde bulunulmuştur. Şiddeti, silahlı direnmeyi veya ayaklanmayı teşvik eden ifadelerin kullanılmadığı, işlenen bir suçu yahut işlediği suç nedeniyle kişiyi övücü nitelikte bulunmayan, başka bir hükümlü hakkında sayın denilerek onun sağlığı ile ilgili kendi değer yargısını içeren düşüncelerini açıklayan sanığın eyleminde, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının uyarınca uygulanması gereken Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Skaka / Polonya - 27 Mayıs Korku / Türkiye -23 Eylül 2003 tarihli kararları da gözetildiğinde yüklenen suçun yasal unsurları oluşmadığından mahkumiyet hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

Sonuç; Açıklanan nedenlerle; sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK. nun 321. maddesi gereğince BOZULMASINA, 30.05.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.


YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ Esas: 2009/7316 Karar: 2012/17738 Tarih: 23.05.2012

  • TCK 215. Madde

  • Suçu ve Suçluyu Övme Suçu

“İşlenmiş bir suçun” veya “işlemiş olduğu bir suçtan dolayı bir kişinin” alenen övülmesi TCK’nın 215. maddesinde suç olarak düzenlenmiştir. Kişinin, işlediği suç nedeniyle övülmesi, bu kişinin işlediği suçun da övüldüğünü göstermektedir.

Türkiye Cumhuriyet Anayasası’nın 90/5. maddesinde yer alan “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarda kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü uyarınca 19.03.1954 günlü Resmi Gazete’de yayımlanan 10.03.1954 tarih ve 6366 sayılı Yasa ile onaylanmış bulunan “İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi” (AİHS), iç hukukumuzun uyulması zorunlu bir parçası haline gelmiştir.

Sözleşmenin 9. maddesinde din ve inanç hürriyeti, 10. maddesinde ifade hürriyeti, 11. maddesinde örgütlenme hürriyeti düzenlenmiştir. Bu üç madde; sözleşmenin genel amacı olan çoğulcu demokratik rejim için toplumda hoşgörünün sağlanarak çoğulcu demokrasinin yerleştirilmesi ve geliştirilmesine yönelik hükümlerdir.

İfade hürriyeti, bilgi verme ve bilgi edinme hürriyeti sözleşmenin 10. maddesinde düzenlenmiştir. Maddenin birinci fıkrasında, “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak kamu makamlarının müdahaleleri olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü, haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar”, ikinci fıkrasında ise, “Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın ve ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” denilmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarında, kamuyu ilgilendiren sorunların kamuya açık olarak tam bir serbestlik içerisinde tartışılabilmesi, şiddeti teşvik eden eylemler hariç bu tartışmanın boyutlarının Devlet organları tarafından maksimuma çıkarılması gerektiği vurgulanmaktadır. Süreklilik gösteren bu kararlarda, kamuoyunun bir bölümünün ve hatta çoğunluğun hoşuna gitmeyen, ürkütücü, şok edici, hoşa gitmeyen fikirlerin de sözleşmenin 10. maddesi tarafından korunduğu belirtilmektedir (Handyside/Birleşik Krallık, Castells/İspanya vb. Kararlar).

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarında, ifade hürriyetinin iki istisnası olduğuna işaret edilmektedir. Birinci istisna şiddeti teşvik edici ve övücü söylemler, ikinci istisna ise azınlıklara karşı nefret söylemidir. Bunun için önce yazı veya sözün içeriğine bakılmalıdır.

Yazı veya Sözler;

Şiddet, bir araç olarak öngörülüyorsa,

Kişileri hedef gösterip kanlı bir intikam istiyorsa,

Benimsenen düşünceler için şiddete başvurmanın meşru olduğu ileri sürülüyorsa,

İnsanda saldırgan duygular uyandıracak biçimde anlamsız bir nefret yaratarak şiddetin doğmasına uygun bir ortamı kışkırtıyorsa,

İfade hürriyetinden yararlanmayabilir (Sürek/Türkiye, no. 1, Büyük Daire, no 26682/95, Güzel ve Özer/Türkiye, 6 Temmuz 2010 kararı).

Yazı veya sözün kim tarafından, nerede, nasıl bir ortamda, hangi koşullar altında yazıldığı veya söylendiği değerlendirilmelidir. Mahkeme “yakın ve mevcut tehlike” ölçütüne yaklaşarak sözleri söyleyen kişinin ne kadar etkili olduğu, söylenilen yer ve zaman bakımından söylenenlerin şiddet yaratmaya müsait olup olmadığına bakılması gerektiğini kabul etmektedir (Zana/Türkiye, 25 Kasım 1997 kararı).

İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birini oluşturup, toplumun ilerlemesi ve her bir bireyin gelişimi için temel koşullardan biridir. İfade özgürlüğü, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız görülen veya ilgilenmeye değmez bulunan “haber” ve “düşünceler” için değil, fakat aynı zamanda aleyhte olan, çarpıcı gelen ve rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın “demokratik toplum” olamaz. Sözleşme’nin 10. maddesinde belirtildiği üzere, bu özgürlüğün istisnaları vardır; ancak bu istisnalar dar yorumlanmalıdır (23.09.1994 tarihli Jersild - Danimarka kararı; 21.01.1999 tarihli Janowski-Polonya kararı; 25.11.1999 tarihli Nilsen ve Johnsen-Norveç kararı; 25.07.2001 tarihli Perna-İtalya kararı).

Bu kapsamda şiddete, silahlı direnmeye veya isyana teşvik niteliği taşıyan yaklaşımlar ile azınlıklara yönelik nefret söylemi içeren açıklamalar sözleşmenin koruduğu ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez (02.10.2003 tarihli Kızılyaprak-Türkiye kararı; 27.05.2004 tarihli Yurttaş- Türkiye kararı; 09.03.2004 tarihli Abdullah Aydın-Türkiye kararı).

Yazının içeriğine, şiddeti teşvik edip etmediğine, yazının hangi bağlamda yayınlandığına, yani şiddeti yaratmaya elverişli olup olmadığına bakılmalıdır (Gözel ve Özel/Türkiye, 6 Temmuz 2010 kararı).

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 13, 14, 25, 26 ve AİHS’nin 9/2, 10/2, 17. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde Devlet yahut halkın bir bölümü için rahatsız edici, hoşa gitmeyen, kural dışı, endişe verici, fakat şiddet ve şiddet kışkırtıcılığı içermeyen nitelikteki sözler de ifade hürriyeti kapsamındadır.

Somut olayda, sanık tarafından kaleme alınan dilekçede, cezaevinde yatan bir hükümlünün sağlığına ilişkin birtakım endişelerden söz edilerek, bu kapsamda bazı taleplerde bulunulmuştur. Şiddeti, silahlı direnmeyi veya ayaklanmayı teşvik eden ifadelerin kullanılmadığı, İşlenen bir suçu yahut işlediği suç nedeniyle kişiyi övücü nitelikte bulunmayan, başka bir hükümlü hakkında “sayın” denilerek onun sağlığı ile ilgili kendi değer yargısını içeren düşüncelerini açıklayan sanığın eyleminde, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90/5. maddesi uyarınca uygulanması gereken Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Skaka/Polonya - 27 Mayıs 2003, Korku/Türkiye - 23 Eylül 2003 tarihli kararları da gözetildiğinde yüklenen suçun yasal unsurları oluşmadığından mahkumiyet hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

Sonuç: Açıklanan nedenlerle; sanık ve müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Yasa’nın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi gereğince (BOZULMASINA), 23.05.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 9. CEZA DAİRESİ Esas: 2012/882 Karar: 2012/6067 Tarih: 10.05.2012

  • TCK 215. Madde

  • Suçu ve Suçluyu Övme Suçu

Sanıkların röportaj sırasında söyledikleri dava konusu sözler bir bütün olarak ele alınıp değerlendirildiğinde; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin öngörülen Yargıtay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları ile de desteklenen ifade hürriyetinin kullanılması kapsamında kaldığı ve atılı suçun yasal unsurları itibariyle oluşmadığı gözetilmeden yüklenen suçtan beraatleri yerine yazılı gerekçe ile mahkumiyetlerine karar verilmesi,

Kanuna aykırı, sanıklar müdafıinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebepten dolayı BOZULMASINA, 10.05.2012 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

NOT: KONUNUN ÖNEMİ GEREĞİ YEREL MAHKEME İLAMINI AŞAĞIDA YAYIMLIYORUZ.

T.C.

ANKARA

  1. AĞIR CEZA MAHKEMESİ (CMK. İ İLE GÖREVLİ)

DOSYA NO: 2006/290

KARAR NO: 2008/69

C.SAVCILIĞI ESAS NO: 2006/172

SUÇ: nun muhalefet

SUÇ TARİHİ/SAATİ: 19.09.2005

SUÇ YERİ: ANKARA

KARAR TARİHİ:11.03.2008

Sanıklar hakkında Ankara C.Başsavcılığının 17.01.2006 tarih 2006/24 esas nolu iddianamesi ile suç ve suçluyu övme suçundan dolayı Ankara 9. Sulh Ceza Mahkemesine kamu davası açılmıştır. Anılan mahkemece isnat edilen suça bakma görevinin mahkememize ait olması nedeniyle 31.10.2006 tarih ve 2006/78 esas 2006/765 karar sayılı kararı ile görevsizlik kararı verilmiştir. Görevsizlik kararı üzerine dosya mahkememize gelmiş olmakla mahkememizce yapılıp bitirilen açık yargılama sonucunda;

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

İDDİA;

Sanıklar hakkında Ankara 9. Sulh Ceza Mahkemesinden verilen görevsizlik kararı ile sanıkların suç tarihinde Roj Tv isimli televizyon kanalı ile yaptıkları röportajda kullandıkları Sayın Ö. üzerinde devam eden tecrit ve uygulamaların Kürt halkı tarafından kabul edilmezliği, bu konular üzerinde duruldu… AB Türkiye’deki Kürtler ve Türkiye’deki Kürdistan’dan kimsenin katılmaması ile ilgilenmiyor… Kürdistan’ın birkaç bölgesinde Kürt grubu, Kürt siyasetçileri, Kürt aydınları, bu konular diplomaside siz Almanya lobisine yetişebilir misiniz?… Kürt ve savaşlı bir Kürdistan ne özgür ne demokrasi olmasın, geri gitsin, aşiret olsun, aşiret savaşı olsun ve birbirine girsin…> sözleriyle röportajın tümü birlikte dikkate alındığında sanıkların TCK.’nun tanımlanan Suçu ve işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kimseyi alenen öven şeklindeki hükmüne aykırı hareket ettiklerinden bahisle TCK.’nun gereğince cezalandırılmaları istemiyle haklarında dava açılmış ise de, iddianamede sanıklar tarafından söylendiği ileri sürülen sözlerin nitelik ve içeriği ile iddianameye konu edilen CD çözüm tutanağında yazılı bulunan PKK/KONGRA-GEL gerilla gibi sözlerin yasadışı terör örgütünün propagandasını yapmak niteliğini taşıdığından 3713 sayılı yasanın 7/2 maddesi gereğince sanıkların cezalandırılması istemiyle birlikte dosya görevsizlik kararıyla mahkememize gönderilmiştir.

SAVUNMALAR;

Sanık S. S. İdil Asliye Ceza Mahkemesinde talimatla alınan savunmasında; iddianamede adı geçen televizyon kanalının programında bir siyasetçi olarak ülke sorunları hakkında görüşlerini çözüm yollarına aktarmaya çalıştığını, ancak iddianamede söylediği sözlerin sadece bir kısmının değerlendirildiğini, konuşmasının tamamen incelendiğinde bir suçu veya suçluyu övme amacının olmadığını belirtmiştir.

Aynı konuda görevsizlik kararı öncesi İdil Sulh Ceza Mahkemesinde daha önce savunma yaptığını bu savunmasının geçerli olduğunu söylemiştir. Sanık İdil Sulh Ceza Mahkemesinde yaptığı savunmasında iddianamede belirtilen cümlelerin kendisine ait olduğunu, kendisinin siyasetçi olduğunu, ülkede bulunan kurt sorununun çözümü için bu şekilde konuştuğunu Sayın Öcalan hitabını da ülkede bulunan sorunlara yardımcı olacağını düşündüğü birisi için söylediğini, ayrıca Abdullah Öcalan’ın milyonlarca insan tarafından benim siyaset irademdir deniyor ise bu insana sayın demenin suç olmaması gerektiğini bu yöndeki savunmasında belirtmiştir.

Sanık M. H. D. savunmasında; Kendisinin Diyarbakır Sulh Ceza Mahkemesinde görevsizlik kararı öncesinde savunma yaptığını, bu savunmasını aynen tekrar ettiğini belirtmiştir.

Sanık Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesinde yapmış olduğu savunmasında; Belirtilen tarihte Avrupa Parlamentosu bünyesinde bir kurt sorunu çözümü konulu konferansın toplandığını, kendisinin de bu konferansa davetli olduğunu, burada konuşma yaptığını, konferans gününde Finlandiya televizyonu ve Roj Tv’de konferans ile ilgili kendisiyle röportajlar yapıldığını, bu röportajlar sırasında konferanstaki konuşmalarıyla ilgili olarak ve diğer konuşmacıların düşünceleri ile ilgili açıklamalarda bulunduğunu, televizyonda yapmış olduğu açıklamaların suç olduğunu kabul etmediğini, savaş kışkırtıcılığı, ırkçılık ve kişiye hakaret dışındaki tüm düşünce açıklamalarının düşünce özgürlüğü kapsamında olduğunu, bu nedenle Roj Tv’deki konuşmalarının suç olduğunu düşünmediğini savunmuştur.

DELİLLER;

1- 21.09.2005 günü saat 20.45’de Roj Tv’de yayınlanan Rojev (Gündem) adlı programa konuşmacı olarak katılan sanık S. S.’ın televizyon kanalında yapmış olduğu konuşmaya ilişkin çözüm tutanağı,

2- 21.09.2005 günü saat 20.00’de Roj Tv’de yayınlanan Rojev (Gündem) adlı programa konuşmacı olarak katılan sanık M. H. D.’nin televizyon kanalında yapmış olduğu konuşmaya ilişkin çözüm tutanağı,

3- Sanıkların söz konusu konuşmayı yaptıklarına ilişkin kabulleri,

4- Dosya içerisinde bulunan diğer tüm bilgi ve belgeler.

DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ, SÜBUT VE TAKTİR;

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 3. maddesi, Türkiye Devleti ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür düzenlemesi yer almaktadır.

PKK (Partiya Karkeren Kürd İstan-Kürdistan İşçi Partisi) amacı Türkiye Cumhuriyeti Hakimiyeti altında bulunan bir kısım toprakları, silahlı mücadele vererek Devletin egemenliğinden ayrılarak ayrı bir Kürt devleti kurma amacını taşıyan ve bu amaçla çok sayıda öldürme, yaralama, gasp, tehdit, adam kaçırma, bombalama ve toplu öldürme gibi eylemlerde bulunan ve halen de silahlı eylemlerini sürdürmeye devam eden 5237 sayılı yasanın 314. Maddesi ve 3713 Sayılı Terörle Mücadele Yasası kapsamında olan silahlı bir terör örgüttür.

A. Ö. yıllarca silahlı PKK örgütünün ele başılığını yapmıştır, daha sonra da yakalanıp, yargılanmış, devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya yönelik eylemde bulunmak suçundan dolayı mahkum olmuş halen de bu mahkumiyeti nedeniyle hükümlü bulunan bir kişidir.

3713 sayılı terörle mücadele yasasının 7/2. maddesi şiddet veya terör yöntemlerine başvurmayı teşvik edecek şekilde propaganda yapmayı suç olarak düzenlemiştir.

5237 Sayılı TCK.’nun 215. maddesinde işlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimsenin cezalandırılacağını düzenlemektedir.

Bu madde kapsamında ülke topraklarından bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya yönelik eylemde bulunmak suçundan yargılanıp mahkum olan hükümlü A. Ö.’ı bu eyleminden dolayı övmek suç oluşturmaktadır.

Anayasanın 26. maddesinin 2. fıkras 2. fıkrasında düşünce açıklama ve yayma hürriyetinin Devletin ülkesi ve Milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması amacıyla sınırlandırılabileceğini düzenlemektedir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesinin 2. fıkras 2. fıkrasında ifade özgürlüğünün kullanılması, görev ve sorumluluk gerektiren bir özgürlük olduğu vurgulandıktan sonra, maddede sayılan diğer nedenlerle birlikte, ülkenin kamu güvenliği ve toprak bütünlüğü sağlanması amacıyla kanunla belirli sınırlamalara tabi tutulacağı düzenlemesi yer almaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 17. maddesinde, sözleşmede sayılan hakların kötüye kullanılmasına izin vermemektedir.

Bu hukuki düzenlemeler taraf olunan sözleşmeler ve müeyyidelerden hareketle sanıkların durumuna gelindiğinde; sanık M. H. D.’nin PKK terör örgütünün yayın organı olan ve Avrupa’da yayın yapan Roj Tv’de suç tarihinde yapmış olduğu konuşmada PKK terör örgütü üyelerinden gerilla diye bahsettiği, yine bu PKK örgütünün kurucusu ve lideri olan A. Ö. için de Sayın Ö. üzerinde devam eden tecrit ve uygulamaların kurt halkı tarafından kabul edilmezliği şeklinde sözler söyleyerek işlemiş olduğu bir suçundan dolayı A. Ö.’ı övücü şekilde konuşmalar yaptığı, böylelikle TCK.’nun 215. maddesindeki suçu işlediği sonucuna varılmıştır.

Sanık S. S.’ın da aynı tarihte ve aynı televizyon kanalında yaptığı konuşmasında PKK örgütünün 15-16 yıldan beri savaş yaptığı, Avrupa’nın PKK’yı terör örgütü ilan etmediği, ne zaman ki savaşı bitirdi birlikte bölgedeki ve Türk sınırları içerisinde demokrasi isteyince Avrupa’nın Kongra-Gel’i terör örgütü listesine aldığı, sayın Ö. üzerinde tecrit ve baskının çoğaltıldığından bahsettiği, böylelikle işlemiş olduğu suçundan dolayı A. Ö sanık tarafından övülmek suretiyle TCK.’nun 215. maddesindeki suçu işlediği anlaşıldığından sanık S. S.’ın da bu madde gereğince cezalandırılmasına karar vermek gerekmiştir.

Sanıklar her ne kadar siyasetçi olduklarını, bu nedenle konuşmalarının siyasi durum tespiti ve çözümü ile ilgili olduğunu ve konuşmanın bir bütün olarak ifade özgürlüğü içerisinde olduğunu savunarak beraatlerini istemiş iseler de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin yukarıda belirtildiği gibi 10. maddesinin 2. fıkras 2. fıkrasında belirtilen ifade özgürlüğünün kullanılmasının görev ve sorumluluk gerektiren özgürlük olduğu gerçeğiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 17. maddesinde sayılan hakların kötüye kullanılmasının izin verilmemesi ilkesiyle TCK.’nun 215. maddesindeki düzenlemenin siyasetçiler yönünden bir ayrıcalık getirmemesi karşısında sanıkların ayrı ayrı yapmış oldukları konuşmaları kendi bütünlükleri içerisinde değerlendirildiğinde ayrılıkçı terör örgütü PKK’nın lideri konumunda olan A. Ö.’ın işlediği suçundan dolayı siyasi taraf olarak olumlayan anlam ve saygı ifadeleri ile övdükleri, bu şekildeki eylemleri ile ifade özgürlüğü kapsamını aşan ve göre suç oluşturan fiili işledikleri anlaşıldığından sanıklar hakkında aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.

Hüküm: Yukarıda açıklanan gerekçelere binaen;

Sanıklar M. H. D. ve S. S.’ın sübut bulan yasadışı silahlı bölücü pkk terör örgütünün amacı doğrultusunda suç ve suçluyu övmek suçundan eylemlerine uyan, 5237 sayılı nun 215 maddesi uyarınca, suçun işleniş biçimi, suçun işlendiği zaman ve yer, kastın ağırlığı, bahse konu terör örgütünün eylem yoğunluğu nazara alınarak taktiren ve teşdiden 6 şar ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına,

Sanıklar hakkında başkaca artırım veya indirim yapılmasına taktiren yer olmadığına,

3713 sayılı yasanın 5 maddesindeki değişiklik suç tarihinden sonra yapılmış olmakla bu maddeden dolayı verilen cezalarından artırım yapılmasına yer olmadığına,

Sanık hakkında 5237 sayılı TCK.nun 53 maddesinin 1, 2, 3, fıkralar 1, 2, 3, fıkralarının tatbikine,

Sanıkların ayrı ayrı kişilikleri ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre verilen hürriyeti bağlayıcı cezalarının 50. maddesindeki seçenek yaptırımlara çevrilmesine yer olmadığına,

Sanıkların geçmişteki halleri gözönüne alındığında ileride bir daha suç işlemeyecekleri konusunda mahkememizce yeterli kanaat edinilemediğinden sanıklar hakkında nun 51. maddesi gereğince cezalarının ertelenmesine yer olmadığına,

231’deki hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasının aynı maddenin 6. fıkrasında sanıkların daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmaları sebebi ile uygulanmasına yer olmadığına,

Aşağıda dökümü gösterilen (32) YTL yargılama giderinin sanıklardan eşitlikle alınarak hazineye gelir kaydına,

Sonuç: Dair talebe uygun, 7 gün içinde Yargıtay yolu açık olmak üzere oybirliği ile verilen karar, sanıkların yokluklarında Cumhuriyet Savcısı Mustafa Bilgili’nin huzurunda açıkça okunup usulen anlatıldı. 11.03.2008


YARGITAY 18. CEZA DAİRESİ Esas : 2016/8028 Karar : 2018/5394 Tarih : 11.04.2018

  • TCK 215. Madde

  • Suçu ve Suçluyu Övme Suçu

Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.

Ancak;

Cezaevi ring aracı içerisinde meydana gelen eylemde, TCK’nın 215. maddesinde düzenlenen suçun, kamu düzeni açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması unsuru ile aleniyet unsurunun gerçekleşmediği gözetilmeksizin suçu ve suçluyu övme suçu için beraat yerine mahkûmiyet hükmü kurulması,

Kabule göre de;

1- Hakaret suçunda temel ceza doğrudan 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 125/3-a maddesi gereğince tayini yerine aynı Yasanın 125/1. maddesi ile belirlenip daha sonra artırılması,

2- Türk Ceza Yasasının 125/3-a maddesine göre ceza belirlenirken hapis cezası yerine 1 yıl gün karşılığı adli para cezası yazılmak suretiyle hükümde karışıklığa yol açılması,

3- Adliye nezarethanesinde meydana gelen hakaret suçunda aleniyet unsurunun ne suretle gerçekleştiği tartışılıp açıklanmadan 5237 Sayılı Türk Ceza Yasasının 125.maddesinin 4. fıkrası uygulanmak sureti ile fazla ceza tayin olunması,

4- TCK’nın 53/1-b maddesinde yer alan hak yoksunluğunun uygulanmasına ilişkin hükmün, Anayasa Mahkemesi’nin 08.10.2015 tarihli ve 2014/140 esas, 2015/85 karar sayılı kararıyla iptal edilmesi nedeniyle uygulama olanağının ortadan kalkmış olması,

Kanuna aykırı, sanık …‘un temyiz nedenleri yerinde görülmekle tebliğnameye uygun olarak HÜKÜMLERİN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 11/04/2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.


UYARI

Web sitemizdeki tüm makale ve içeriklerin telif hakkı Av. Baran Doğan’a aittir. Tüm makaleler hak sahipliğinin tescili amacıyla elektronik imzalı zaman damgalıdır. Sitemizdeki makalelerin kopyalanarak veya özetlenerek izinsiz bir şekilde başka web sitelerinde yayınlanması halinde hukuki ve cezai işlem yapılacaktır. Avukat meslektaşların makale içeriklerini dava dilekçelerinde kullanması serbesttir.

Makale Yazarlığı İçin

Avukat veya akademisyenler hukuk makalelerini özgeçmişleri ile birlikte yayımlanmak üzere avukatbd@gmail.com adresine gönderebilirler. Makale yazımında konu sınırlaması yoktur. Makalelerin uygulamaya yönelik bir perspektifle hazırlanması rica olunur.

Paylaş
RSS