0 212 652 15 44
Çalışma Saatlerimiz
Hafta İçi 09.00 - 18.00

Bozma Sebepleri

HMK Madde 371

(1) Yargıtay, aşağıda belirtilen sebeplerden dolayı gerekçe göstererek temyiz olunan kararı kısmen veya tamamen bozar:

a) Hukukun veya taraflar arasındaki sözleşmenin yanlış uygulanmış olması.

b) Dava şartlarına aykırılık bulunması.

c) Taraflardan birinin davasını ispat için dayandığı delillerin kanuni bir sebep olmaksızın kabul edilmemesi.

ç) Karara etki eden yargılama hatası veya eksiklikleri bulunması.



HMK Madde 371 Gerekçesi

Maddede, Yargıtayın hangi sebeplerden dolayı temyiz olunan kararı bozacağı düzenlenmekte ve bozma kararının gerekçeli olacağı belirtilmektedir.

Temyiz incelemesini, istinaf incelemesinden ayıran temel özellik, temyiz incelemesinin usûl hukuku veya maddî hukuk yönünden incelemeyi gerektirmesi, maddî vakıaların denetimi ile delil değerlendirmesine girmemesidir.

Maddede bu hukukî denetimin hangi sebeplerle yapılacağı açıklığa kavuşturulmuştur. Bugüne kadar istinaf yolunun olmamasından dolayı zaman zaman Yargıtay maddî vakıalara ve delil değerlendirmesine de girmek zorunda kalabilmekteydi, istinafla birlikte artık bu ihtiyaç ortadan kalkmış ve Yargıtay tamamen bir hukukî denetim ve içtihat mercii olmuştur.

Yargıtay, hukukun veya taraflar arasındaki sözleşmenin yanlış uygulanması, dava şartlarına aykırılık bulunması, taraflardan birinin davasını ispat için dayandığı delillerin yasal bir sebep olmadan kabul edilmemesi, karara etki eden yargılama hatası veya eksiklikleri bulunması durumunda temyiz olunan kararı kısmen veya tamamen bozabilir.

Ayrıca maddede, temyiz incelemesi sonunda Yargıtayca bozma sebeplerinin tespit edilmesi hâlinde, hükmün kısmen veya tamamen bozulabileceği ifade edilmektedir. Bozma sebebi nispî nitelikte ise tespit edilen bozma sebebinin hükmü etkilemesi gerekir. Nitekim karara etki eden yargılama hatası veya eksikliklerin mevcut olması hâlinde, bunların bozma sebebi sayılabilmesi için, ayrıca hükmün sonucunu etkilemiş olmaları gerekmektedir. Buna karşılık, dava şartlarının bulunmaması veya taraflardan birinin iddiasını ispat için dayandığı delillerin yasal bir neden olmaksızın kabul edilmemesi hâlinde, bu bozma sebepleri mutlak bozma sebebi olup, ayrıca hükmün sonucunu etkileyip etkilemediğinin araştırılması gerekli değildir. Hukukun veya taraflar arasındaki sözleşmenin yanlış uygulanmış olması ise hükmün sonucunu etkileyecektir.


HMK 371 (Bozma Sebepleri) Emsal Yargıtay Kararları


YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ Esas : 2018/2476 Karar : 2018/5310 Tarih : 5.07.2018

  • HMK 371. Madde

  • Bozma Sebepleri

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle HMK 355. maddesindeki kamu düzenine aykırılık halleri resen gözetilmek üzere istinaf incelemesinin, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılacağı kuralına uygun biçimde inceleme yapılıp karar verilmiş olmasına, dava şartları, delillerin toplanması ve hukukun uygulanması bakımından da hükmün bozulmasını gerektirir bir neden bulunmamasına göre davalıların tüm temyiz itirazları reddedilmelidir.

2-Davacının temyiz itirazlarına gelince;

Davacı vekili; davalılardan …‘ın sürücüsü, …‘ın işleteni olduğu araçla olay tarihinde meydana gelen trafik kazasında davacının bir gözünün kaybına neden olacak şekilde yaralanmasına sebebiyet verdiklerini belirterek oluşan manevi zararın tazminini talep etmiştir.

Davalılar vekili; davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece; ceza dosyası kapsamı ve alınan bilirkişi raporu dikkate alınarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Hükme karşı, davacı vekili ve davalılar tarafından istinaf talebinde bulunulmuştur.

Bölge Adliye Mahkemesince; davacı ile davalıların istinaf başvurularının ayrı ayrı reddine karar verilmiş; karar, davacı vekili ve davalılar tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, trafik kazasından kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 56. maddesi (Mülga 818 sayılı BK m.47) hükmüne göre hakimin özel halleri göz önünde tutarak manevi zarar adı ile hak sahibine verilmesine karar vereceği bir para tutarı adalete uygun olmalıdır. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi mal varlığı hukukuna ilişkin bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. 22/06/1966 günlü ve 7/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde takdir olunacak manevi tazminatın tutarını etkileyecek özel hal ve şartlar da açıkça gösterilmiştir. Bunlar her olaya göre değişebileceğinden hakim bu konuda takdir hakkını kullanırken ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir.

Somut olayda; olayın oluş şekli, olay tarihi, olayın gelişimi, maluliyet derecesi ve yukarıdaki ilkeler göz önüne alındığında davacılar yararına ilk derece mahkemesince hükmedilen manevi tazminat miktarı azdır. Bölge adliye mahkemesince davacıların başvurusunun esastan reddine dair karar kaldırılarak daha üst düzeyde manevi tazminata hükmedilmek üzere ilk derece mahkemesi kararının bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: : Yukarıda açıklanan nedenlerle; temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının HMK 373/1. maddesi gereğince KALDIRILMASINA ve İlk Derece Mahkemesi kararının HMK 371. maddesi uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine GÖNDERİLMESİNE ve davacıdan peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 05/07/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ Esas : 2017/4090 Karar : 2018/5335 Tarih : 5.07.2018

  • HMK 371. Madde

  • Bozma Sebepleri

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle HMK 355. maddesindeki kamu düzenine aykırılık halleri resen gözetilmek üzere istinaf incelemesinin, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılacağı kuralına uygun biçimde inceleme yapılıp karar verilmiş olmasına, dava şartları, delillerin toplanması ve hukukun uygulanması bakımından da hükmün bozulmasını gerektirir bir neden bulunmamasına göre davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

2-Davacının diğer temyiz itirazlarına gelince;

Dava, haksız hacizden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, hükme karşı; taraf vekillerinin istinaf yoluna başvurusu üzerine Bölge Adliye Mahkemesince, davacının istinaf başvurusunun esastan reddine, davalının istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesinin kararının düzeltilerek, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili; davalının davacı aleyhine kambiyo senetlerine özgü haciz yolu ile icra takibi başlattığını, davacının icra takibinden araçlarının haczedilip, bir otobüsünün yakalanması üzerine haberdar olduğunu, bunun üzerine icra takibinin dayanağı olan senetlerdeki imzanın kendisine ait olmadığı, isim benzerliği bulunduğu, yanlış kişinin mallarının haczedildiği hususlarını davalıya bildirdiğini, bu hususun icra dosyası kapsamındaki yazılardan da anlaşıldığı halde davalının kasıtlı olarak işlemler yaptığını, davacının icra müdürlüğüne de müracaat ederek hacizlerin kaldırılmasını istediğini, davalının kabul etmemesi nedeniyle talebinin reddedildiğini, davalı ile yapılan görüşmelerin sonuç vermemesi nedeniyle davacının imzaya, borca ve fer’ileri ile icra takibine itiraz ettiğini, … 4. İcra Hukuk Mahkemesinin 2012/600 esas, 2012/1287 karar sayılı ilamı ile haklılığının anlaşıldığını ve icra takibinin iptal edildiğini, davacının üç ay süreyle otobüsünü haksız haciz nedeniyle kullanamadığını, kazanç kaybının oluştuğunu, anlaşmalarının sıkıntıya girdiğini ve bir anlaşmasının da feshedildiğini belirterek, uğranılan maddi ve manevi zararların tazmini isteminde bulunmuştur

Davalı vekili; davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

İlk derece mahkemesince; alınan 11/12/2016 tarihli bilirkişi raporu benimsenerek, maddi tazminat isteminin kısmen kabulüne, haksız haciz uygulanması ile davacının kişilik haklarının saldırıya uğradığı gerekçesiyle manevi tazminat isteminin kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Hükme karşı, taraf vekillerince istinaf talebinde bulunulmuştur.

Bölge Adliye Mahkemesince; davacının istinaf başvurusunun esastan reddine, davacının 09/11/2015 tarihli bilirkişi raporunda belirlenen zarar miktarına itiraz etmediği ve belirlenen tutarı kabul ettiği, bu şekilde davalı yararına usuli kazanılmış hak oluştuğu, haksız takip ve haczin haksız fiil niteliğinde olduğu, haksız fiilden kaynaklanan tazminat davalarında gerçek zarar ilkesinin geçerli olduğu, usuli kazanılmış hak kapsamında davacının tespit edilen zararından, icra hukuk mahkemesince borca itiraz davasında davacı yararına hükmedilen ve davacı tarafından tahsil edilen kötüniyet tazminatının indirilmesi gerektiği gerekçesiyle, davalının istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesinin kararının düzeltilerek, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

İcra mahkemesi, yapacağı veya bilirkişiye yaptıracağı inceleme sonunda inkâr (itiraz) edilen imzanın borçluya ait olmadığına kanaat getirirse itirazın kabulüne karar verir (İİK. m. 170/3, c. 1). İtirazın kabulü kararı ile, borçlu hakkında yapılan takip durur. İtirazın kabulüne karar veren icra mahkemesi, alacaklının kambiyo senedini takibe koymada kötü niyetli ve ağır kusuru bulunduğunu tespit ederse aynı karar ile alacaklıyı kambiyo senedine dayanan takip konusu alacağın yüzde yirmisinden aşağı olmamak üzere tazminata ve alacağın yüzde onu oranında para cezasına mahkûm eder (İİK. m.170/4,c.1).

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 13/03/2015 gün, 2013/19-1708 esas, 2015/1025 karar sayılı ilamında belirtildiği üzere İİK’nun 170/4. maddesinde düzenlenen tazminat icra inkar tazminatı niteliğindedir. Bölge Adliye Mahkemesince davacının belirlenen maddi zararından mahsup edilen … 4. İcra Hukuk Mahkemesinin 2012/600 esas, 2012/1287 karar sayılı ilamında davacı lehine hükmedilen tazminat, davalının kambiyo senedini takibe koymasındaki kötüniyet ve ağır kusurunun karşılığı olup, İcra ve İflas Kanunu’na ve takip hukukuna özgü, sadece icra prosedürü içerisinde değerlendirilen ve farklı yargılama usulüne tabi, götürü bir tazminat niteliğinde olup gerçek zararı karşılama amacı taşımaz. Şu durumda; davacının haksız hacizden kaynaklanan maddi zararının giderilmesini, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 41.(6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu`nun 49.) maddesi uyarınca, icra hukukunun prensiplerine bağlı olmaksızın genel hukuk kurallarına, farklı hukuki sebep, kapsam ve niteliğe dayalı olarak talep etmiş olduğu gözetilerek, haksız haciz nedeniyle belirlenen maddi tazminattan, niteliği itibarıyla icra inkar tazminatı olan kötüniyet tazminatının mahsup edilmemesi gerekirken, yanılgılı gerekçeyle yazılı şekilde hüküm tesis edilmesi doğru görülmemiş, Bölge Adliye Mahkemesi kararının bu nedenle bozulması gerekmiştir.

SONUÇ:Yukarıda (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle; temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının HMK 371. maddesi gereğince BOZULMASINA, davacının diğer temyiz itirazlarının (1) numaralı bentte gösterilen nedenlerle reddine, dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine GÖNDERİLMESİNE ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 05/07/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ Esas : 2017/5529 Karar : 2018/708 Tarih : 5.02.2018

  • HMK 371. Madde

  • Bozma Sebepleri

Dava ketmiverese hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Davacılar, davalıların annesi … üvey kardeşleri olduğunu, mirasbırakan …‘ın 07/05/1994 tarihinde öldüğünü, geriye mirasçı olarak anneleri ile davalıların kaldığını,1 parsel sayılı taşınmazda mirasbırakan …‘ın 299 metrekare işgaline karşılık tapu tahsis belgesi bulunduğunu, bu taşınmazın imar uygulaması sonucu 2559 ada, 14 parsel olarak tespit gördüğünü, taşınmazın 257,91 m2 lik kısmının … Belediye Başkanlığına 17/07/2012 tarih ve 2012/856 sayılı kararı ile … mirasçıları adına tescil edildiğini, 14 sayılı parselin başka taşınmazlarla tevhid edilip 21 parsel numarası aldığını ve sadece davalıların hissedar yapıldığını, davalıların … Sulh Hukuk Mahkemesinin 2009/125 -190 E. K. sayılı kararıyla mirasçılık belgesi aldıklarını, bu belgede kendilerinin mirasçı olarak görünmediğini,… . Sulh Hukuk Mahkemesinin 2015/161- 277 E.K. sayılı kararıyla mirasçılık belgesinin alındığını, kendilerinin de yasal mirasçı olmaları nedeniyle taşınmazda pay sahibi olmaları gerektiğini ileri sürerek dava konusu taşınmazda davalılar adına olan payların iptali ile miras payları oranında adlarına tescilini istemişlerdir.

Davalılar, zamanaşımı def’inde bulunmuş, davaya konu taşınmazın 6292 Sayılı yasa uyarınca hak sahiplerine satışının gündeme geldiğini, anılan yasanın 6.maddesi gereğince süresi içerisinde başvuru yapıp … Belediyesine 95.000,00TL arsa bedeli, 11.000,00 TL vergi borcu olmak üzere toplam 106.000,00-TL ödeyerek tapularını aldıklarını, davacıların hiçbir masrafa katlanmadan paylarını istediklerini, dava konusu taşınmazda hiçbir hakları bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, davanın kabulüne ilişkin karara karşı davalılar İstinaf başvurusunda bulunmuş, … Bölge Adliye Mahkemesi .Hukuk Dairesince talebin esastan reddine karar verilmiştir.

Somut olayda mahkemece davacıların tapu iptali ve tescil talebinin kabulüne karar verilmesi doğrudir. Ancak;

Davalılar, … Belediyesine başvurularak 95.000,00 TL arsa bedeli ve 11.000,00 TL vergi borcu olmak üzere toplam 106.000,00 TL ödediklerini ileri sürüp, bu miktarın davacılar tarafından depo edilmesini istedikleri halde mahkemece bu husus üzerinde durulmamıştır.

Hal böyle olunca mahkemece davalılarınistemleri doğrultusunda araştırma yapılarak davalılarca … Belediyesine yapılan ödemeler belirlenip, dava dosyasına depo edilmesinin sağlanması gerekirken, bu husus üzerinde durulmaksızın sonuca gidilmesi isabetli olmamıştır.

Davalıların yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/1. maddesi uyarınca Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, İlk Derece Mahkemesi kararının yukarıda yazılı nedenlerden dolayı 6100 sayılı HMK’nın 371/1-a maddesi uyarınca BOZULMASINA, dosyanın kararı veren … Asliye Hukuk Mahkemesi’ne, kararın bir örneğinin … Bölge Adliye Mahkemesi . Hukuk Dairesi’ne gönderilmesine, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 05.02.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ Esas : 2017/5319 Karar : 2018/155 Tarih : 11.01.2018

  • HMK 371. Madde

  • Bozma Sebepleri

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil mümkün olmazsa tenkis isteğine ilişkindir.

Davacı, davalı ile ortak mirasbırakanları Mediha Pancarcı’nın, 1452 ada 156 parsel sayılı taşınmazda yer alan A blok 3. kat 17 numaralı bağımsız bölümdeki 2/8 payının tamamını 28.12.2006 tarihinde davalıya satış suretiyle temlik ettiğini, işlemin mirasçılardan mal kaçırmak amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek miras payı oranında tapu iptali ve tescil mümkün olmazsa tenkis isteğinde bulunmuştur.

Davalı, zamanaşımı ve hak düşürücü süre itirazında bulunmuş, taşınmazı bedel karşılığında temlik aldığını ayrıca mirasbırakanın paylaştırma amacıyla hareket ettiğini, 1991 yılında davacının ev alması sırasında mirasbırakanın bütün birikimini vererek davacıya maddi anlamda yardım ettiğini, bunun karşılığında taşınmazın kendisine devredildiğini belirtip davanın reddini savunmuştur.

İlk Derece Mahkemesince, muvazaa iddiasının sabit olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile pay oranında tapu iptali ve tescile karar verilmiş, Bölge Adliye Mahkemesince, davalının istinaf başvurusu esastan reddedilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden, mirasbırakan …nın çekişme konusu 1452 ada 156 parsel sayılı taşınmazda yer alan 17 numaralı bağımsız bölümdeki 2/8 payının intifa hakkını üzerinde bırakarak çıplak mülkiyetini 3.500,00 TL bedelle davalı torununa 28.12.2006 tarihinde satış suretiyle temlik ettiği, temlike konu payın temlik tarihindeki değerinin 40.500,00 TL, dava tarihindeki değerinin ise 105.000,00 TL olduğunun keşfen saptandığı, 03.10.1934 doğumlu mirasbırakanın 11.11.2014 tarihinde öldüğü geriye mirasçıları olarak davacı oğlu ile kendisinden önce ölen diğer oğlu …’dan torunu davalının kaldığı, mirasbırakan adına kayıtlı toplam 4 parça taşınmazın daha bulunduğu anlaşılmaktadır.

Uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (nitelikli-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve l.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere; görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de 4721 s. Türk Medeni Kanunu’ nun (TMK) 706, 6098 s. Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237 (818 s. Borçlar Kanunu’nun (BK) 213) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki kişisel ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Öte yandan miras bırakan sağlığında hak dengesini gözeten kabul edilebilir ölçüde ve tüm mirasçıları kapsar biçimde bir paylaştırma yapmışsa mal kaçırmak kastından söz edilmeyeceğinden olayda 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanamayacağı da kuşkusuzdur.

Somut olayda, davalının denkleştirme savunması üzerinde durulmamış, mirasbırakanın gerçek iradesi açıklığa kavuşturulmamıştır.

Diğer taraftan, davalı satış bedelinin mirasbırakana ödendiğini de savunmuş olup gerçekten de satış işleminin gerçekleştirildiği 28.12.2006 tarihinden 21 gün sonra 18.01.2007 tarihinde davalının annesi dava dışı Hale Mine tarafından mirasbırakanın banka hesabına taşınmazın satış bedeli adı altında 11.800,00 TL gönderildiği sabittir.

Her ne kadar İstinaf Mahkemesi, temlike konu payın satış bedeli ile satış tarihindeki gerçek bedeli arasında aşırı oransızlık olduğunu hükmüne gerekçe yapmış ise de bu husus tek başına muvazaanın kanıtı değildir.

Hal böyle olunca, yukarıdaki ilkeler uyarınca soruşturma yapılması, davalının denkleştirme savunmasının araştırılması, gerçekten de mirasbırakanın davacıya taşınmaz, para vs. verip vermediğinin tanıklar yeniden dinlenerek belirlenmesi, mirasbırakanın mal kaçırma amacıyla mı yoksa denkleştirme amacıyla mı hareket ettiğinin duraksamaya yer vermeyecek şekilde açıklığa kavuşturulması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/1. maddesi uyarınca Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, İlk Derece Mahkemesi kararının yukarıda yazılı nedenlerden dolayı 6100 sayılı HMK’nın 371/1-a maddesi uyarınca BOZULMASINA, dosyanın kararı veren … … 17. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne, kararın bir örneğinin … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi’ne gönderilmesine, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 11.01.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 5. HUKUK DAİRESİ Esas : 2017/22389 Karar : 2017/20451 Tarih : 28.09.2017

  • HMK 371. Madde

  • Bozma Sebepleri

Dava, 4650 sayılı Kanunla değişik 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 10. maddesine dayanan kamulaştırma bedelinin tespiti ve kamulaştırılan taşınmazın yol olarak tapudan terkini istemine ilişkindir.

İlk derece mahkemesince davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karara karşı, davacı idare vekili tarafından yapılan istinaf başvurusunun … Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesince HMK’nun 353/1-b-1 maddesi uyarınca esastan reddine, gerekçeli kararın hüküm fıkrasının faize ilişkin bendinin HMK`nun 353/1-b-2 maddesi uyarınca düzeltilmesine ilişkin hüküm davacı idare vekilince temyiz edilmiştir.

Dosyada bulunan kanıt ve belgelere, kararın dayandığı gerekçelere göre; arsa niteliğindeki … İli, … İlçesi … Mahallesi … ve … parsel sayılı taşınmazlara 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 11/1-g maddesi uyarınca emsal karşılaştırması yapılarak değer biçilmesine ve tespit edilen bedelin bloke ettirilerek hükmün kesinleşmesi beklenmeden davalı tarafa ödenmesine ilişkin ilk derece mahkemesinden verilen karara karşı yapılan istinaf başvurusunun bedel yönünden reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir.

Ancak;

6100 sayılı HMK`nun 353/1-b-2 nolu bendinde “Yargılamada eksiklik bulunmamakla beraber, kanunun olaya uygulanmasında hata edilip de yeniden yargılama yapılmasına ihtiyaç duyulmadığı takdirde veya kararın gerekçesinde hata edilmiş ise düzelterek yeniden esas hakkında duruşma yapılmadan karar verileceği düzenlenmiştir.

Bu itibarla Bölge Adliye Mahkemesince ilk derece mahkemesinden verilen kararın faize ilişkin bölümünden kanunun olaya uygulanmasında hata edildiği gerekçesiyle yapılan düzeltmenin yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle yapılması gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde sadece faize ilişkin olarak yapılan düzeltmenin ilk derece mahkemesi kararına şerh edilmesi,

Doğru görülmemiştir.

Davacı idare vekilinin temyiz itirazları yerinde olduğundan … Bölge Adliye Mahkemesi 5.Hukuk Dairesinin hükmünün açıklanan nedenlerle H.M.K.nun 371. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 28/09/2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ Esas : 2016/402 Karar : 2017/5844 Tarih : 28.06.2017

  • HMK 371. Madde

  • Bozma Sebepleri

Çekişmeli … ili, … ilçesi, … köyü, … mevkiinde bulunan 1621 parsel sayılı 3625,00 m2 yüzölçümündeki taşınmaz bağ niteliğinde … adına tapuda kayıtlıdır.

Davacı … Kadastro Mahkemesine verdiği 26/09/2012 havale tarihli dava dilekçesinde özetle, sınırlarını bildirdiği taşınmazların tapu kaydı bulunduğunu, malikin murisi olduğunu, taşınmazın evveliyatından itibaren … vasfında olmadığını, yörede 2010-2011 yıllarında yapılan … kadastrosunda … sınırları içine alındığını ileri sürerek … tahditinin iptali ile … sınırları dışına çıkarılmasını ve adına tescilini istemiştir. Dava konusu 1621 parsel sayılı taşınmaza dair dava ana davadan tefrik edildikten sonra … Kadastro Mahkemesinin …’nın 22/05/2013 tarih ve 460 sayılı kararıyla kapatılması üzerine dava … Kadastro Mahkemesine devredilmiştir. Kadastro mahkemesince davanın kanuni sürede açılmadığı gerekçesiyle görevsizlik karaı verilmiş, dosya … Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilerek 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2014/642 Esasına kaydedilmiştir.

Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava 6 aylık sürede açılmış … kadastrosuna itiraza ilişkindir.

Yörede … kadastrosu 6831 sayılı Kanun hükümlerine göre yapılmış, 11/04/2012 tarihinde ilan edilmiş, itiraz edilmeyen taşınmazlar yönünden kesinleşmiş, çekişmeli taşınmaz … sınırları içine alınmıştır. Genel arazi kadastro işlemi/tapulama 1975 yılında yapılmış, taşınmaz belgesizden bağ niteliğiyle … adına tespit edilmiş, tespit 28/02/1978 tarihinde kesinleşmiştir.

Bilindiği üzere 6831 sayılı … Kanunun 26/02/2014 tarihinde yürürlüğe giren 6527 Sayılı Kanun 1. maddesi ile değişik) 11. maddesinin birinci fıkrasına göre … kadastro komisyonlarınca alınan kararlara ilişkin düzenlenen tutanak ve haritalar askı suretiyle otuz gün süre ile ilan edilir. Bu ilan ilgililere şahsen yapılan tebliğ hükmündedir. Tutanak ve haritalara karşı itirazı olanlar; askı tarihinden itibaren otuz gün içinde kadastro mahkemelerinde, kadastro mahkemesi olmayan yerlerde kadastro davalarına bakmakla görevli mahkemelerde dava açabilirler” denilmektedir. Değişiklikten önceki halinde ise “otuz gün” ibaresi “6 ay” olarak düzelendiğinden, 26.02.2014 tarihinden önce ilandan itibaren 6 aylık sürede açılan … kadastrosuna itiraz davalarında görevli mahkeme kadastro mahkemesidir. 6100 sayılı Kanunun 1. maddesi gereğince mahkemelerin görevi, ancak kanunla düzenlenir. Göreve ilişkin kurallar, kamu düzenindendir. Aynı Kanunun 114/1-c madde uyarınca görev dava şartlarındandır. 115. maddesi gereğince mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırır. Hüküm tarihinde yürürlükte bulunan (mülga)1086 sayılı HUMK’nın 437/2 maddesi gereğince “dava şartlarına aykırılık bulunması” bozma nedenidir(6100 sayılı HMK’nın 371/1-b m.).

Bu bilgiler ışığında somut olay incelendiğinde, dava 6 aylık ilan süresi içinde açılan … kadastrosuna itiraz davasıdır. Davacı davasını kadastro mahkemesinde açmış bulunmasına rağmen yargılama sırasında 6527 sayılı Kanunla 6831 sayılı Kanunun 11. maddesinde değişiklik yapılıp … kadastrosu ilan süresi 30 gün olarak düzenlendiği ve davanın süresinde açılmadığı gerekçesiyle kanun değişikliği yanlış yorumlanarak görevsizlik kararı verilmiş, hüküm temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir. Yukarıda anlatıldığı üzere görev hususu kamu düzenine ilişkindir, taraflarca ileri sürülmese de mahkemece kendiliğinden gözetilmelidir. Her dava açıldığı tarihte yürürlükte bulunan kanun hükümlerine göre çözüme kavuşturulur. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6831 sayılı Kanun 11. maddesinde … kadastro işlemlerinin ilan süresi 6 ay olarak belirlenmiş olmasına, davanın da ilan süresi içinde açılmış bulunmasına göre davaya bakma görevi kadastro mahkemesinindir.

Mahkemece kadastro mahkemesinin görevli olduğu belirtilerek görevsizlik kararı verilmesi yerine yanılgılı değerlendirmeyle görev hususu değerlendirilmeyip işin esasına girilerek hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenle davacının temyiz itirazının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, temyiz harcının istek halinde iadesine 28/06/2017 günü oy birliğiyle karar verildi.


YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ Esas : 2014/15755 Karar : 2014/26324 Tarih : 22.12.2014

  • HMK 371. Madde

  • Bozma Sebepleri

Mahkeme hükmünün hukuki varlık kazanabilmesi için onun tefhim edilmesi gerekir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa göre; hüküm, yargılamanın sona erdiği duruşmada verilir ve tefhim olunur. Hükmün tehimi, herhalde hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur. (6100 s. HMK. m.294/2-3) Zorunlu nedenlerle sadece hüküm sonucunun tefhim edildiği hallerde, gerekçeli kararın tefhim tarihinden başlayarak bir ay içinde yazılması gerekir. (6100 s. HMK. m.294/4) Gerekçeli karar, tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı olamaz. (6100 s. MK. m.298/2)

Hüküm sonucunun neleri ihtiva edeceği ise, Hukuk Muhakemeleri Kanununun 297. maddesinin 2. fıkrasında gösterilmiştir. Buna göre, mahkeme “ gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların , sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.” “Ekli karar tefhim edildi”, “gerekçeli kararın mahkeme kaleminden alınmasına” veya benzeri şekilde tutanağa geçirilen beyanlarla hüküm tefhim edilmiş sayılamaz.

Mahkemece son oturum tutanağında “davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine” denilmekle yetinilmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanunun 297/2. maddesinde gösterildiği şekilde hüküm sonucunu belirtmeyen böyle bir beyanla hüküm tefhim edilmiş ve hukuki varlık kazanmış sayılamaz. Başka bir anlatımla hakim, yargılamayı sona erdirdiği oturumda hiçbir karar vermemiştir. Diğer taraftan Hukuk Muhakemeleri Kanununun 371/1-ç .maddesindeki hükmün sonucunu etkilemeyen usul yanlışlıklarının bozma sebebi yapılamayacağına ilişkin kural, Hukuk Muhakemeleri Kanununun 294/3. ve 297/2. maddesine uygun şekilde tefhim edilen hükümlerle ilgilidir. Yukarıda açıklanan nedenler karşısında ortada hukuki varlık kazanmış bir karar mevcut olmadığından anılan 371/1-ç. maddesinin uygulanması da söz konusu bulunmamaktadır. Bu bakımdan yeniden yargılama yapılarak Hukuk Muhakemeleri Kanununun 294/2-3 ve 297/2. maddelerinde, l0.4.l992 günlü ve 7/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında gösterildiği şekilde hüküm verilmek üzere temyiz olunan kararın bozulmasına, bozma sebebine göre, diğer yönlerin şimdilik incelenmesine yer olmadığına karar verilmesi gerekmiştir.

Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple ( BOZULMASINA ), bozma sebebine göre diğer yönlerin şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 22. HUKUK DAİRESİ Esas: 2015/16248 Karar: 2017/15636 Tarih: 03.07.2017

  • HMK 371. Madde

  • Bozma Sebepleri

Davacı, işverence iş akdine haksız olarak son verildiğini öne sürerek kıdem ve ihbar tazminatları ile kötüniyet tazminatı, fazla çalışma ve ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının tahsilini istemiştir.

Davalı Cevabının Özeti:

Davalı vekili; davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece, toplanan delillere göre ve bilirkişi raporu doğrultusunda ihbar ve kötüniyet tazminatlarının reddine, diğer taleplerin kabulüne karar verilmiştir.

Temyiz:

Kararı taraflar vekilleri temyiz etmiştir.

Gerekçe:

1-)Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere ve temyiz nedenlerine göre, tarafların aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine,

2-)Davacı işçinin ulusal bayram ve genel tatillerde çalışma karşılığı ücretlere hak kazanıp kazanmadığı hususu taraflar arasında uyuşmazlık konusudur.

Ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını iddia eden işçi, bu iddiasını ispatla yükümlüdür. İşçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. Bir başka anlatımla bordronun sahteliği ileri sürülüp kanıtlanmadıkça, imzalı bordroda yer alan bayram ve genel tatil ücreti ödemesinin yapıldığı varsayılır. Bordroda ilgili bölümünün boş olması ya da bordronun imza taşımaması halinde işçi, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını her türlü delille ispat edebilir.

Ulusal bayram ve genel tatillerde çalışıldığının ispatı konusunda işyeri kayıtları, özellikle işyerine giriş çıkışı gösteren belgeler, işyeri iç yazışmaları, yazılı delil niteliğindedir. Ancak, sözü edilen çalışmanın bu tür yazılı belgelerle kanıtlanamaması durumunda, tarafların dinletmiş oldukları tanık beyanları ile sonuca gidilmesi gerekir. Bununla birlikte, işyerinde çalışma düzenini bilmeyen ve bilmesi mümkün olmayan tanıkların anlatımlarına değer verilemez.

İmzalı ücret bordrolarından, ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinin ödendiği anlaşılıyorsa, işçi tarafından daha fazla çalışıldığının ileri sürülmesi mümkün değildir. Ancak, işçinin alacağının bordroda görünenden daha fazla olduğu yönünde bir ihtirazi kaydının bulunması halinde, ulusal bayram ve genel tatil çalışmalarının ispatı her türlü delille yapılabilir. Bordroların imzalı ve ihtirazi kayıt taşımaması durumunda dahi, işçinin bordroda yazılı olanın dışında ulusal bayram ve genel tatil çalışmalarının yapıldığını yazılı delille kanıtlaması imkân dahilindedir.

6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 26. maddesi6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 26. maddesi “Hâkim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir.” hükmü uyarınca taleple bağlılık kuralına aykırı olarak talepten fazlasına karar verilmesi usule aykırıdır.

Somut olayda; davacı, dini bayramlar hariç ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını iddia etmesine karşın tanık beyanları sebebiyle Kurban Bayramının 4. günü de çalıştığının kabul edilmiş olması talep aşımı mahiyetinde olduğundan hatalı bulunmuştur.

3-)Taraflar arasında ıslaha karşı zamanaşımı itirazının usulüne uygun şekilde dikkate alınıp alınmadığı diğer bir uyuşmazlık konusudur.

Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu “eksik bir borç” haline dönüştürür ve “alacağın dava edilebilme özelliği”ni ortadan kaldırır.

Uygulamada, fazlaya dair hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkâr olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı sebeplerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya dair hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi davaya konu yapılan miktar için kesilir.

Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda, 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümlerinin uygulandığı dönemde, ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı def’i de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder. Ancak Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamada, 371/2, 319. maddeler uyarınca ıslah dilekçesinin davalı tarafa tebliği üzerine iki haftalık süre içinde ıslaha konu kısımlar için zamanaşımı def’inde bulunulabileceği kabul edilmelidir.

1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu yürürlükte iken süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı def’ine davacı taraf süre yönünden hemen ve açıkça karşı çıkmamışsa (suskun kalınmışsa) zamanaşımı def’i geçerli sayılmakta iken, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun uygulandığı dönemde süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı def’inin geçerli sayılabilmesi için davacının açıkça muvafakat etmesi gerekir. Başka bir anlatımla 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamalar bakımından süre geçtikten sonra ileri sürülen zamanaşımı def’ine davacı taraf muvafakat etmez ise zamanaşımı def’i dikkate alınmaz.

Somut olayda; mahkemece,ıslaha karşı süresinde yapılan zamanaşımı savunması resen hesaplama yapılarak dikkate alınmış ise de; hesaplama hatalıdır. Davacı 01.04.2015 tarihinde davasını ıslah etmiştir. Islaha karşı zamanaşımı savunması sebebiyle 01.04.2010 tarihi öncesine ait fazla çalışma ve ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacakları dava dilekçesinde talep edilen tutarlar dışında zamanaşımına uğrar. Mahkemece, 01.04.2010 tarihi öncesine ait hesaplanan fazla çalışma ve ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacağı miktarının, dava dilekçesinde talep edilen 1.000,00 TL fazla çalışma ve 200,00 TL ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacağı dışında kalan tutarının zamanaşımına uğrayacağı, dava dilekçesinde talep edilen bu miktarlar yönünden zamanaşımının kesildiği gözardı edilmiştir.

Mahkemece bu hususlar gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebeplerle BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının talep halinde ilgililere iadesine, 03.07.2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


YARGITAY 7. HUKUK DAİRESİ Esas: 2014/8877 Karar: 2014/16649 Tarih: 10.09.2014

  • HMK 371. Madde

  • Bozma Sebepleri

1- )Dosyadaki yazılara, hükmün Dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayandığı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine,

2- )Davacı, davalı bakanlığa bağlı Akıncıtürk İhsan Dikmen ilköğretim Okulunda 15.9.1997-8.6.2012 tarihleri arasında hizmetli olarak çalıştığını, 14.9.2010 tarihi itibariyle E. K. sigortalısı olarak gösterildiğini, davalının asıl işveren olarak sorumlu olduğunu, iş akdinin feshi esnasında alt işveren tarafından kıdem ve ihbar tazminatına mahsuben 2.640,00 TL ödendiğini, ancak ödemenin eksik olduğunu, iş akdinin haksız ve gerekçesiz olarak feshedildiğini ileri sürerek, kıdem ve ihbar tazminatlarıyla yıllık izin ve fazla çalışma ücreti alacaklarının tahsilini istemiştir.

Davalı, davacının 1.9.2010 tarihine kadar Akıncıtürk İ. Dikmen İlköğretim Okulunda çalıştığını, davacının işvereninin Akıncıtürk İhsan Dikmen İlköğretim Okulu Okul Aile Birliği olduğunu, davacının 1.9.2010 tarihinden sonra Akıncıtürk İhsan Dikmen İlköğretim Okulunda hizmet satın alınan şirketler tarafından çalıştırıldığını, bu süre içinde Bakanlıkla davacı arasında alt ya da üst işveren ilişkisi olmadığını, bu davada husumetin Milli Eğitim Bakanlığına yöneltilmesinin doğru olmadığını bildirerek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davalı bakanlığın asıl işveren olduğu, davacının iş akdinin bir miktar tazminat ödenmek suretiyle feshedildiği ve fark kıdem tazminatı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Taraflar arasında, işçilik alacaklarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır.

Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu “eksik bir borç” haline dönüştürür ve “alacağın dava edilebilme özelliği”ni ortadan kaldırır. Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu incelemesi mümkün değildir.

Zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren ortadan kaldıran bir olgu olmayıp, salt doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini ortadan kaldıran bir savunma aracıdır. Bu bakımdan zamanaşımı alacağın varlığını değil, istenebilirliğini ortadan kaldırır. Bunun sonucu olarak da, yargılamayı yapan yargıç tarafından yürüttüğü görevinin bir gereği olarak kendiliğinden gözönünde tutulamaz. Borçlunun böyle bir olgunun var olduğunu, yasada öngörülen süre ve usul içinde ileri sürmesi zorunludur. Demek oluyor ki zamanaşımı, borcun doğumuyla ilgili olmayıp, istenmesini önleyen bir savunma olgusudur. Şu durumda zamanaşımı, savunması ileri sürülmedikçe, istemin konusu olan hakkın var olduğu ve kabulüne karar verilmesinde hukuksal ve yasal bir engel bulunmamaktadır.

4857 Sayılı Kanundan daha önce yürürlükte bulunan 1475 Sayılı Yasada ücret alacaklarıyla ilgili olarak özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediği halde, 4857 Sayılı İş Kanunun 32/8 maddesinde, işçi ücretinin beş yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Ancak bu Kanundan önce tazminat niteliğinde olmayan, ücret niteliği ağır basan işçilik alacakları, 818 Sayılı Borçlar Kanununun 126/1 maddesi ( 6098 Sayılı ) uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabidir.

5521 Sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 7. maddesinde, iş mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanır. Ancak 1.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 447. maddesiyle sözlü yargılama usulü kaldırılmış, aynı Kanunun 316 vd. maddeleri gereğince iş davaları için basit yargılama usulü benimsenmiştir. Sözlü yargılama usulünün uygulandığı dönemde zamanaşımı defi ilk oturuma kadar ve en geç ilk oturumda yapılabilir. Ancak 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlükte olduğu dönemde 319. madde hükmü uyarınca savunmanın değiştirilmesi yasağı cevap dilekçesinin verilmesiyle başlayacağından, zamanaşımı defi cevap dilekçesiyle ileri sürülmelidir. 1.10.2011 tarihinden sonraki dönemde ilk oturuma kadar zamanaşımı definin ileri sürülmesi ve hatta ilk oturumda sözlü olarak bildirilmesi mümkün değildir.

Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda, 1086 Sayılı H.U.M.K.hükümlerinin uygulandığı dönemde, ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı defi de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder. Ancak Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 1.10.2011 tarihinden sonraki uygulamada, 317/2, 319. maddeler uyarınca ıslah dilekçesinin davalı tarafa tebliği üzerine iki haftalık süre içinde ıslaha konu kısımlar için zamanaşımı definde bulunulabileceği kabul edilmelidir.

Cevap dilekçesinde zamanaşımı defi ileri sürülmemiş ya da süresi içinde cevap dilekçesi verilmemişse ilerleyen aşamalarda 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 141 /son maddesi uyarınca zamanaşımı defi davacının açık muvafakatiyle yapılabilir.

1086 Sayılı H.U.M.K.yürürlükte iken süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı define davacı taraf süre yönünden hemen ve açıkça karşı çıkmamışsa zamanaşımı defi geçerli sayılmakta iken, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun uygulandığı dönemde süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı definin geçerli sayılabilmesi için davacının açıkça muvafakat etmesi gerekir.

Bundan başka yukarda açıklandığı üzere Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 1.10.2011 tarihinden sonraki uygulamada, 371/2, 319. maddeler uyarınca ıslah dilekçesinin davalı tarafa tebliği üzerine iki haftalık süre içinde ıslaha konu kısımlar için zamanaşımı definde bulunulabileceği kabul edilmelidir. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun uygulandığı dönemde süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı definin geçerli sayılabilmesi için davacının açıkça muvafakat etmesi gerekir. Başka bir anlatımla 1.10.2011 tarihinden sonraki uygulamalar bakımından süre geçtikten sonra ileri sürülen zamanaşımı define davacı taraf muvafakat etmez ise zamanaşımı defi dikkate alınmaz.

Zamanaşımı definin cevap dilekçesinin ıslahı yoluyla ileri sürülmesi de mümkündür ( Yargıtay HGK. 4.6.2011 gün 2010/9-629 E. 2011/70. K. ).

Somut olayda; davalı vekili cevap dilekçesini ıslah ederek zamanaşımı savunmasında bulunmuş olup davalının zamanaşımı savunmasının dikkate alınması gerekirken eksik incelemeyle karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarda açıklanan sebeple BOZULMASINA, temyiz harcının istenmesi halinde iadesine, 10.09.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ Esas: 2013/16303 Karar: 2014/84 Tarih: 13.01.2014

  • HMK 371. Madde

  • Bozma Sebepleri

1- ) Dosyadaki yazılara, hükmün dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayandığı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalının tüm, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine.

2- ) Davacı, davalı şirketin taşeoronlarından … Denizcilik Acentesi Nak. Tic. Ltd. Şirketi’nde 15.04.1996 tarihinde işe girdiğini 08.01.2008 tarihinde işten çıkarıldığını, bu süre içerisinde davalı … Çimento Tic. ve San. A.Ş.’nin işini yaptığını, haftanın 7 günü sabah 07.00 - akşam en erken 22.00’ye kadar çalıştığını, mekaniker ustası olduğunu ve aylık net 00.-TL ücretle çalıştığını, kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık izin, genel tatil ve fazla mesai ücretlerinin ödenmediğini iddia ederek alacaklarının tahsilini talep etmiştir.

Davalı … Çimento Tic. ve San. A.Ş., davacının kendi işçisi olmadığını, … Denizcilik Acentesi Nak. Tic. Ltd. Şirketi’nin işçisi olduğunu, bu şirket ile arasında ise asıl-alt işveren ilişkisi bulunmadığını, davacının aldığı ücrete hiçbir ihtirazi kayıt koymadan asgari ücret ile çalıştığını, davacının haftanın 7 günü sabah 7:00 - akşam 22.00 arası çalıştığı ve de hiç tatil kullanmadığı iddiasının hayatın olağan akışına uygun olmadığını savunarak davanın karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, davacı işçinin 15.04.1996 tarihinde davalı şirketin taşeron şirketine bağlı olarak 15.04.1996 - 13.11.2000 ve 20.03.2001 - 08.01.2008 tarihleri arasında çalıştığı, iş akdinin taşeoron şirket tarafından haksız ve bildirimsiz olarak feshedildiği ancak fazla mesai ve tatil alacaklarında zamanaşımı savunması nedeniyle talepten aza karar verildiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Taraflar arasında, işçilik alacaklarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır.

Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu “eksik bir borç” haline dönüştürür ve “alacağın dava edilebilme özelliği”ni ortadan kaldırır. Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu incelemesi mümkün değildir.

Zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren ortadan kaldıran bir olgu olmayıp, salt doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini ortadan kaldıran bir savunma aracıdır. Bu bakımdan zamanaşımı alacağın varlığını değil, istene-bilirliğini ortadan kaldırır. Bunun sonucu olarak da, yargılamayı yapan yargıç tarafından yürüttüğü görevinin bir gereği olarak kendiliğinden göz önünde tutulamaz. Borçlunun böyle bir olgunun var olduğunu, yasada öngörülen süre ve usul içinde ileri sürmesi zorunludur. Demek oluyor ki zamanaşımı, borcun doğumu ile ilgili olmayıp, istenmesini önleyen bir savunma olgusudur. Şu durumda zamanaşımı, savunması ileri sürülmedikçe, istemin konusu olan hakkın var olduğu ve kabulüne karar verilmesinde hukuksal ve yasal bir engel bulunmamaktadır.

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 7’nci maddesinde, iş mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanır. Ancak 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 447’nci maddesi ile sözlü yargılama usulü kaldırılmış, aynı Yasanın 316 ve devamı maddeleri gereğince iş davaları için basit yargılama usulü benimsenmiştir. Sözlü yargı-lama usulünün uygulandığı dönemde zamanaşımı defi ilk oturuma kadar ve en geç ilk oturumda yapılabilir. Ancak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlükte olduğu dönemde 319’uncu madde hükmü uyarınca savunmanın değiştirilmesi yasağı cevap dilekçesinin verilmesiyle başlayacağından, zamanaşımı defi cevap dilekçesi ile ileri sürülmelidir. 01.10.2011 tarihinden sonraki dönemde ilk oturuma kadar zamanaşımı definin ileri sürülmesi ve hatta ilk oturumda sözlü olarak bildirilmesi mümkün değildir.

Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda, 1086 sayılı hükümlerinin uygulandığı dönemde, ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı defi de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder. Ancak Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamada, 317/2, 319. maddeler uyarınca ıslah dilekçesinin davalı tarafa tebliği üzerine iki haftalık süre içinde ıslaha konu kısımlar için zamanaşımı definde bulunulabileceği kabul edilmelidir.

Cevap dilekçesinde zamanaşımı defi ileri sürülmemiş ya da süresi içince cevap dilekçesi verilmemişse ilerleyen aşamalarda 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 14 l /son maddesi uyarınca zamanaşımı defi davacının açık muvafakati ile yapılabilir.

1086 sayılı yürürlükte iken süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı define davacı taraf süre yönünden hemen ve açıkça karşı çıkmamışsa ( suskun kalınmışsa ) zamanaşımı defi geçerli sayılmakta iken, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun uygulandığı dönemde süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı definin geçerli sayılabilmesi için davacının açıkça muvafakat etmesi gerekir.

Başka bir anlatımla 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamalar bakımından süre geçtikten sonra ileri sürülen zamanaşımı define davacı taraf muvafakat etmez ise zamanaşımı defi dikkate alınmaz.

Bundan başka yukarıda açıklandığı üzere Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamada, 371/2, 319. maddeler uyarınca ıslah dilekçesinin davalı tarafa tebliği üzerine iki haftalık süre içinde ıslaha konu kısımlar için zamanaşımı definde bulunulabileceği kabul edilmelidir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun uygulandığı dönemde süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı definin geçerli sayılabilmesi için davacının açıkça muvafakat etmesi gerekir. Başka bir anlatımla 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamalar bakımından süre geçtikten sonra ileri sürülen zamanaşımı define davacı taraf muvafakat etmez ise zamanaşımı defi dikkate alınmaz.

Zamanaşımı definin cevap dilekçesinin ıslahı yoluyla ileri sürülmesi de mümkündür ( Yargıtay HGK.nun 04.06.2011 gün 2010/9-629 E., 2011/70. K. ).

Somut olayda davacı taraf 02.07.2012 tarihinde dava konusu alacakları miktar yönünden ıslah etmiş; davalı vekili ise, 09.07.2012 havale tarihli dilekçesi ile ıslah dilekçesine karşı süresinde zamanaşımı savunmasında bulunmuş olup aynı zamanda cevap dilekçesini de ıslah ettiğini belirterek dava dilekçesine karşı zamanaşımı savunmasında bulunduğunu bildirmiştir. Ancak cevap dilekçesinin ıslahı 6100 sayılı 176 vd. maddelerine uygun olarak yapılmadığı için geçerli kabul edilemez. Bu nedenle dava dilekçesinde istenilen alacaklara karşı zamanaşımı savunmasının nazara alınmaması ve sadece ıslah dilekçesine karşı yapılan zamanaşımı savunması dikkate alınarak alacakların hesaplanıp hüküm altına alınması gerekirken yazılı şekilde sonuca gidilmesi hatalıdır.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı nedenle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, aşağıda yazılı temyiz harcının davalıya yükletilmesine, 13.01.2014 gününde oybirliği ile karar verildi.


UYARI

Web sitemizdeki tüm makale ve içeriklerin telif hakkı Av. Baran Doğan’a aittir. Tüm makaleler hak sahipliğinin tescili amacıyla elektronik imzalı zaman damgalıdır. Sitemizdeki makalelerin kopyalanarak veya özetlenerek izinsiz bir şekilde başka web sitelerinde yayınlanması halinde hukuki ve cezai işlem yapılacaktır. Avukat meslektaşların makale içeriklerini dava dilekçelerinde kullanması serbesttir.

Makale Yazarlığı İçin

Avukat veya akademisyenler hukuk makalelerini özgeçmişleri ile birlikte yayımlanmak üzere avukatbd@gmail.com adresine gönderebilirler. Makale yazımında konu sınırlaması yoktur. Makalelerin uygulamaya yönelik bir perspektifle hazırlanması rica olunur.

Paylaş
RSS