0 212 652 15 44
Çalışma Saatlerimiz
Hafta İçi 09.00 - 18.00

Delil Başlangıcı

HMK Madde 202

(1) Senetle ispat zorunluluğu bulunan hâllerde delil başlangıcı bulunursa tanık dinlenebilir.

(2) Delil başlangıcı, iddia konusu hukuki işlemin tamamen ispatına yeterli olmamakla birlikte, söz konusu hukuki işlemi muhtemel gösteren ve kendisine karşı ileri sürülen kimse veya temsilcisi tarafından verilmiş veya gönderilmiş belgedir.



HMK Madde 202 Gerekçesi

Madde, senetle ispat kuralının istisnalarından biri kabul edilen, delil başlangıcının bulunmasını düzenlemektedir. Bu konuda 1086 sayılı Kanundaki düzenleme esas alınmıştır. Ancak, maddenin ikinci fıkrasında, 1086 sayılı Kanunun 292 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “vukuuna delalet eden” ifadesi yerine, hem Türk uygulama ve öğretisinde hem de mukayeseli hukukta genellikle benimsenen anlayışa uygun olarak, “muhtemel gösteren” ifadesi kullanılmıştır.

Öte yandan, haberleşmenin önemli bir türünü oluşturan faks mesajlarının delil değerini, delil başlangıcı olarak benimseyen içtihatlarla uyum sağlanması amacıyla, “verilmiş” sözcüğünün yanına “gönderilmiş” sözcüğünün de ilâve edilmesi kabul edilmiştir. Böylece, faks mesajı ve bu konudaki benzer yollarla göndermenin, bir belgenin verilip verilmemesi sayılmasına ilişkin tereddüt ve tartışmaların önüne geçilebilecek, teknik araçlarla gönderilen belgeler de delil başlangıcı sayılabilecektir.


HMK 202 (Delil Başlangıcı) Emsal Yargıtay Kararları


YARGITAY 13. HUKUK DAİRESİ Esas : 2018/406 Karar : 2018/7889 Tarih : 12.07.2018

  • HMK 202. Madde

  • Delil Başlangıcı

Davacı, 29.08.2006 tarihli Gayrimenkul Satış Sözleşmesi başlıklı sözleşme ile 70.000,00 TL’si peşin, 40.000,00 TL’si tapu devrinden itibaren 2 ay içerisinde ödenmek üzere toplam 110.000,00 TL bedelle adına kayıtlı 10 numaralı bağımsız bölümü davalıya sattığını, bilahare tapu devri yapıldığı halde, sözleşme kapsamında 2 ay içerisinde ödenmesi gereken bakiye 40.000,00 TL’nin ödenmediğini, 40.000,00 TL asıl alacak ve 31.460,00 TL işlemiş faiz alacağı olmak üzere toplam 71.460,00 TL’nin tahsili için başlattığı takibe davalının itiraz ettiğini ileri sürerek; itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesini istemişir.

Davalı, taşınmaz bedelinin tamamının ödendiğini, resmi senette satış bedelinin tamamen ödendiğinin yazılı olduğunu savunmuş, görevli mahkemeye vermiş olduğu 01.02.2017 tarihli cevap dilekçesinde bunlara ilaveten, davacının internet ortamında kendisine gönderdiği mesajda evin kalan borcunun 5.000,00 TL olduğunu bildirdiğini ve bu miktarı kendisinden istediğini beyan etmiştir.

Yerel mahkemece, resmi senette satış bedelinin tamemen ve nakden ödenmiş olduğunun yazılı olduğu, resmi senetteki bu beyanın aksinin aynı güçte başka bir delil ile ispatlanamadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş; davacının istinaf talebi üzerine BAM ilgili dairesince “alıcının bedelden doğan borcunun tümüyle yerine getirmemiş olması resmi sözleşme ile doğan hukuki sonucu değiştiremez. Adi yızılı senetteki gerçek bedelden bir kısmının ödenmemesi satıcıya, bedelin ödenmeyen bölümünün tahsilini isteme hakkı verecektir. Bu bedeli ödediğini kanıtlama külfeti ise davalıya ait olup, bakiye satış bedelinin ödendiğini yasal kanıtlarla kanıtlayamamıştır.” gerekçesi ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın kabulü ile itirazın iptaline, takibin devamına karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, harici satış sözleşmesi ile satışı yapılıp, bilahare tapu devri yapılan taşınmazın ödenmeyen bakiye bedelinin tahsili için başlatılan takibe vaki itirazın iptali isteğine ilişkin olup, davalı taraf, görevli mahkemeye sunduğu 01.02.2017 havale tarihli dilekçesinde, davacının 07.04.2016 tarihli sosyla medya (Facebook) üzerinden gönderdiği mesajda “… bey daireyi satmışsın. 105 bin lira verdin halen bana 5 bin lira borcun var. Ödemezsen elimdeki evrağı avukata verecem. Telefonum 0532 … “ şeklinde mesaj gönderdiğini bildirmiş, dilekçesinin ekinde de anılan mesaj içeriklerini dosyaya sunmuştur. Dosya kapsamından, gerek ilk derece mahkemesince, gerekse istinaf mahkemesince sunulan bu mesajlar üzerinde durulmadığı, diğer deliller kapsamında dosyanın ele alınıp sonuçlandırıldığı anlaşılmaktadır. 6100 sayılı HMK’nun 199.maddesinde belge kavramı ‘‘Uyuşmazlık konusu vakıaları ispata elverişli yazılı veya basılı metin, senet, çizim, plan, kroki, fotoğraf, film,görüntü veya ses kaydı gibi veriler ile elektronik ortamdaki veriler ve bunlara benzer bilgi taşıyıcıları bu Kanuna göre belgedir.’’ şeklinde düzenlenmiştir.Bu halde davacı yanca delil olarak dayanılan facebook kayıtlarının 6100 sayılı HMK’nun 199. maddesi anlamında belge niteliğinde olduğunun kabulü gerekir. HMK’nun 202.maddesinde de (1)Senetle ispat zorunluluğu bulunan hallerde delil başlangıcı bulunursa tanık dinlenebilir. (2) Delil başlangıcı, iddia konusu hukuki işlemin tamamen ispatına yeterli olmamakla birlikte, söz konusu hukuki işlemi muhtemel gösteren ve kendisine karşı ileri sürülen kimse veya temsilcisi tarafından verilmiş veya gönderilmiş belgedir.”şeklinde düzenleme getirilerek bu tür belgeler delil başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Davalı delil olarak davacı tarafından internet ortamından gönderilen mesajlara da dayandığından, az yukarıda açıklanan ilke ve esaslar doğrultusunda inceleme ve araştırma yapılarak, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde eksik inceleme ile hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir. Kabule göre de, bir temerrüt ihtarı olmadığı halde, takip dosyasına konu işlemiş faiz alacağı yönünden kabul kararı verilmiş olması doğru olmamıştır. Açıklanan nedenlerle, davalının bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesinin kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA, HMK’nın 373/1. maddesi uyarınca dava dosyasının Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 12/07/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ Esas : 2015/2937 Karar : 2018/67 Tarih : 9.01.2018

  • HMK 202. Madde

  • Delil Başlangıcı

Asıl dava tapu iptali ve tescil, birleştirilen dava elatmanın önlenmesi isteğine ilişkindir.

Davacılar, mirasbırakanları …’e ait 242 parsel sayılı taşınmazın mirasbırakanın ehliyetsiz olduğu dönemde alınan vekaletname kullanılmak suretiyle davalı … tarafından akrabası olan diğer davalı …’ya satış suretiyle temlik edildiğini, ayrıca davalı …’e ödeyeceği borçlara teminat amacıyla, borçlar ödenmediği takdirde de taşınmaz satılarak ödediği bedeli satış bedelinden alıp kalanı iade etmek koşuluyla vekalet verildiğini, vekalet görevinin de kötüye kullanıldığını ileri sürerek, tapu iptal ve tescile karar verilmesini istemişler, yargılama sırasında taşınmazın el değiştirmesi nedeniyle davaya yeni malike karşı tapu iptal ve tescil davası olarak devam etmek istediklerini, taleplerinin kabul edilmemesi halinde taşınmaz bedelinin davalılardan tahsilini istemişlerdir.

Davalı …, taşınmazın bedeli ödenerek alındığını belirterek davanın reddini savunmuş, birleşen davada davacı …, …’ın çekişme konusu taşınmaza elatmasının önlenmesine karar verilmesini istemiş, dahili davalı … ise, iyiniyetli olduğunu, tapuya güven ilkesinden yararlanması gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Davanın reddine ilişkin olarak verilen karar Dairece, ehliyetsizlik ve vekalet görevinin kötüye kullanılması iddialarının reddedilmiş olmasında bir isabetsizlik bulunmadığı, inançlı işlem iddiasının araştırılmadığı gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda asıl davanın kabulüne, konusuz kalan birleşen dava bakımından karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 242 parsel sayılı taşınmazın davacıların mirasbırakanı Selahattin adına kayıtlı iken davalı vekil Siyahmet eliyle 31.01.2006 tarihinde davalı …’ya satış suretiyle temlik edildiği, yargılama sırasında davalı …’nın anılan taşınmazı 05.10.2011 tarihinde dahili davalı …’e aynı şekilde devrettiği, davacıların da davaya 6100 sayılı …nun 125. maddesi uyarınca taşınmazı satın alan Hüseyin’e karşı iptal ve tescil istekli olarak devam etmek istediklerini bildirdikleri anlaşılmaktadır.

Hemen belirtilmelidir ki, 05.02.1947 tarihli 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca inançlı işlem iddiasının yazılı belge ile kanıtlanması zorunludur. İddiasını yazılı belge ile kanıtlayamayan kimsenin 6100 sayılı HMK.’nun 202.maddesi (1086 sayılı HUMK.’nun 292.maddesi) gereğince delil başlangıcı sayılabilecek nitelikte banka kaydı, mektup, ihtar vs. gibi bir delilin varlığı halinde iddiasını her türlü delil ile kanıtlamasının mümkün olacağı tartışmasızdır.

Somut olaya gelince; 05.02.1947 tarihli 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gereğince davacıların iddiasını kanıtlar nitelikte yazılı bir belgeyi dosyaya ibraz etmedikleri açıktır.

Ne var ki; dava dilekçesinin deliller bölümünde açıkça yemin deliline dayanılmamış ise de “ilgili tüm deliller” denildiği ve davanın 1086 sayılı HUMK.un yürürlüğü döneminde 06.05.2008 tarihinde açılmış olması dikkate alınarak anılan bu hususun yemin delilini de kapsadığı gerek öğretide gerekse yargısal uygulamalarda kabul edilmektedir. Buna göre, yazılı bir belgenin veya delil başlangıcının bulunmadığı böylesi durumlarda, iddia sahibinin son başvuracağı çarenin karşı tarafa yemin teklif etmek olduğu hususu yerleşik içtihatlarla benimsenmiştir.

Yemin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 228. (1086 sayılı HUMK’nun 337.vd.) maddesi ve devamı maddelerinde düzenlenen ve davayı sonuçlandıran yasal ve kesin delildir. 05/02/1947 tarih, 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca iddiasını yazılı delille kanıtlayamayan kimsenin karşı tarafa yemin teklif etme hakkı bulunmaktadır. Oysa eldeki davada davacılara bu olanak tanınmamıştır.

Öte yandan, hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla 4721 s. Türk Medeni Kanununun (TMK) 2.maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989., tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir.

Bilindiği üzere, bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke TMK’nin 1023. maddesinde aynen “tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan 3 ncü kişinin bu kazanımı korunur” şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024.maddenin 1. fıkrasına göre “Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken 3 ncü kişi bu tescile dayanamaz” biçiminde öngörülmüştür.

Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır.

Bu nedenle, yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi niyetli gözükeni değil, gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir.

Nitekim bu görüşten hareketle, “kötü niyet iddiasının def’i değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden (resen) nazara alınacağı” ilkeleri 8.11.1991 tarih l990/4 esas l99l/3 sayılı İçtdihadı Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.

Hâl böyle olunca; inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davada, davacılara yemin teklif etme hakkının hatırlatılması, bu hakkın kullanılıp inançlı işlem iddiasının kanıtlanması halinde çekişmeli taşınmazı yargılama sırasında devralan Hüseyin’in iyiniyetli olup olmadığının yukarıda belirtilen ilkeler doğrultusunda araştırılarak hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve eksik inceleme ile yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması isabetsizdir.

Dahili davalı …’in yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 30.12.2017 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden dahili davalı vekili için 1.630.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 09.01.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 15. HUKUK DAİRESİ Esas : 2017/2525 Karar : 2017/4168 Tarih : 28.11.2017

  • HMK 202. Madde

  • Delil Başlangıcı

Dava, davacının eser sözleşmesinden kaynaklanan alacak istemine ilişkin olup, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, karar davalı vekilince temyiz edilmiştir.

Davacı, davalıya ait restoranın traverten ve mermer işlerini yaptığını ancak iş bedeli karşılığı kesilen faturadaki 64.544,64 TL alacağının ödenmediğini belirterek alacağının tahsiline karar verilmesini istemiş, davalı süresi içerisinde cevap vermemiş, yargılama aşamasında davanın reddi gerektiğini savunmuş, mahkemece davalının … … 3. Asliye Ticaret Mahkemesi`nin 2012/1508 Esas sayılı dosyasında açmış olduğu menfi tespit davası ile iddialarını ispatlayamadığı, dava konusu hususlara dair delil bildirmediği, alınan bilirkişi raporu ve tanık beyanları ile tarafların anlaşma sağladıkları, mermer işlerinin davacı tarafından yapıldığı, isticvap edilerek dinlenen davalı şirket yetkilisinin beyanlarının kabul edilmediğinden bahisle davanın kabulüne karar verilmiş olup, hüküm davalı vekilince temyiz edilmiştir.

Dava, TBK’nın 470 ve devamı maddelerinde düzenlenen, traverten ve mermer yapım işini konu alan eser sözleşmesinden kaynaklanan alacağın tahsili istemidir.

Kural olarak, eser sözleşmesi zorunlu şekil koşuluna bağlı değildir. Sözleşmenin kurulması için yazılı şekil şartı yok ise de davalı tarafından sözleşme ilişkisi inkâr edildiği takdirde yazılı delille ispata ilişkin kuralların gözetilmesi gerekir. 6100 sayılı HMK’nın 200. maddesine göre bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri ikibinbeşyüz Türk lirasını geçtiği takdirde senetle ispat olunması gerekir. Bu hukuki işlemlerin miktar veya değeri ödeme veya borçtan kurtarma gibi bir nedenle ikibinbeşyüz Türk lirasından aşağı düşse bile senetsiz ispat olunamaz.

Yazılı sözleşme olmasa da sözleşmenin varlığını ortaya koyan davalının veya onun adına hareket eden kişinin imzasını taşıyan teslim belgesi, irsaliyeli fatura ile de sözleşme ilişkisinin ispatı mümkündür. Yazılı delil niteliğinde olmayan ancak kesin delil niteliğindeki ticari defterler, ikrar veya yemin delilleri ile de sözleşme ilişkisi ispatlanabilir.

Tüm bu delillerle de sözleşme ilişkisi ispatlanmış değilse HMK’nın 200. maddesindeki düzenleme hatırlatılarak karşı tarafın açık muvafakati halinde tanık dinlenebilir. Açık muvafakat olmazsa tanıkla sözleşme ilişkisi ispatlanamaz. Bunun da istisnası olan HMK’nın 202. maddesine göre senetle ispat zorunluluğu bulunan hallerde delil başlangıcı bulunursa tanık dinlenebilir.

Delil başlangıcı, iddia konusu hukuki işlemin tamamen ispatına yeterli olmamakla birlikte, söz konusu hukuki işlemi muhtemel gösteren ve kendisine karşı ileri sürülen kimse veya temsilcisi tarafından verilmiş veya gönderilmiş belgedir.

Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; dava sözleşme ilişkisine dayalı olarak açılmış olup, yazılı olarak sözleşme yapıldığı kanıtlanmamıştır. Sözlü eser sözleşmesi kurulduğu da miktar itibarıyla tanıkla kanıtlanamaz. Sözleşme ilişkisini ispatlayan yazılı belge bulunmadığı gibi, tanık dinlenmesini mümkün kılacak delil başlangıcı niteliğinde belge de bulunmadığından davalının dinlenmesine açıkça muvafakat etmediği tanık beyanları esas alınarak sözleşme ilişkisinin ispatlandığı kabul edilemez. Mahkemece söz konusu hususlar nazara alınarak kanıtlanamayan davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile hüküm kurulması yerinde olmamış, kararın bozulması uygun bulunmuştur.

SONUÇ: Yukarıda yazılı nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün temyiz eden davalı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine, karara karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteminde bulunulabileceğine 28.11.2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 14. HUKUK DAİRESİ Esas : 2016/11315 Karar : 2017/1780 Tarih : 7.03.2017

  • HMK 202. Madde

  • Delil Başlangıcı

Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Davacı vekili 973 ada 13 parsel sayılı taşınmazın, davacının annesi olan davalı … adına kayıtlı iken, … 5. Noterliğinin 13/01/2010 tarihli ve 1763 yevmiye nolu finansal kiralama sözleşmesi ile lehtarı davalı … İthalat Şirketi olmak üzere 750.000 TL bedelle davalı … Şirketine satıldığını, ancak dava konusu taşınmazın 1/2 payının davacı müvekkiline ait olduğunu, bu satıştan davacının haberi olmadığını, davalıların taşınmazdaki 1/2 payın davacıya ait olduğunu bildiklerini belirterek dava konusu taşınmazın 1/2 payına ilişkin tapu kaydının iptali ile davacı adına tescilini talep ve dava etmiştir.

Davalı … vekili dava konusu taşınmazın şirket tarafından satın alındığını ve … İthalat Şirketine kiralandığını, daha sonra bu şirkete devredildiğini, şu an şirketin davalı adına kayıtlı olmadığını, husumet yokluğu nedeniyle davanın reddini istediğini, taşınmazın tapuda malik gözüken …‘dan satın alındığını, davanın reddini savunmuştur.

Davalı … İthalat vekili davacının inanç sözleşmesine dayandığını yazılı belgesinin olmadığını, muvazaa iddiasının yersiz olduğunu, tapu kütüğüne dayanılarak taşınmazın satın alındığını belirterek davanın savunmuştur.

Davalı …, oğlunun açtığı davayı kabul ettiğini, taşınmazın yarısının oğlu adına kayıtlı olduğunu, diğer oğlu …, … Elektrik yetkilisi …‘ın kendi şirketleri adına, sıfıra yakın faizle kredi çekip, kredi borcunu ödediklerinde tapuyu kendilerine geri verileceğini söylediğini, buna inanarak tapuyu devrettiklerini, gerçekte bir satışın olmadığını, bu devirlerden davacı oğluna bilgi vermediklerini beyan etmiştir.

Davalı … davayı kabul etmiştir.

Mahkemece dava reddedilmiş, hükmü davacı vekili temyiz etmiştir.

İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren işlemlerdir.

İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmekte ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmaktadır.

İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır.

İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.

İnanç sözleşmesi, 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.

Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, taraflar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış

fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) “delil başlangıcı” niteliğinde bir belge varsa 6100 sayılı HMK’nın 202. maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir.

Yazılı delil veya “delil başlangıcı” yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HMK m.188) yemin (HMK m.225 vd) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Davacının yemin deliline dayanması halinde mahkemenin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir.

İnanç sözleşmesinden doğan davalar için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediğinden Borçlar Kanununun 125. maddesi hükmü gereğince inanç sözleşmesinden kaynaklanan davalarda zamanaşımı süresi on yıl olarak kabul edilmektedir.

Hukukumuzda, kişilerin satın aldığı şeylerin ilerde kendilerinden geri alınabileceği endişesi taşımamaları, dolayısıyla toplum düzeninin sağlanması düşüncesiyle, satın alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bir tanımlama yapmak gerekirse iyiniyetten maksat, hakkın doğumuna engel olacak bir hususun hak iktisap edilirken kusursuz olarak bilinmemesidir.

Belirtilen ilke, TMK’nun 1023. maddesinde aynen “tapu kütüğündeki tescile iyiniyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur” şeklinde hükme bağlanmış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024. maddede “bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise, bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz” biçiminde vurgulanmıştır. Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde huzur ve güveni koruma, toplam düzenini sağlama uğruna tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin iyiniyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır.

Somut olayda, davacı 13 parsel sayılı taşınmazın 1/2 hissesinin kendisi tarafından alındığını ancak tapuda annesi davalı … adına tescil edildiğini iddia etmiş, davalı … taraflar arasındaki inançlı işlemi ikrar ederek davayı kabul etmiştir. Böylece davacı taşınmazın 1/2 payının kendisi tarafından alındığını ispat etmiştir.

Davacı sonraki malikler olan davalıların kötüniyetli olduğunu dava konusu taşınmazın 1/2 hissesinin kendisine ait olduğunu bildiklerini iddia etmiş iddiasını kanıtlamak için tanık deliline dayanmıştır. Mahkemece 17.09.2015 tarihli celsede davalının muvafakatı olmadığından diğer tanıkların dinlenme talebinin reddine karar verilmiştir. Davacı tarafından sonraki kayıt maliki olan davalıların kötü niyetli oldukları ileri sürüldüğünden, malikin ayni hakkın

yolsuz olarak tescil edildiğini bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi olup olmadığının araştırılması zorunludur.

Böyle olunca, davacının kötüniyet iddiasına karşı daha önce bildirmiş olduğu tanıklar dinlenmeli ve sonraki tapu maliki davalıların durumu Türk Medeni Kanununun 3. maddesi çerçevesinde değerlendirilerek sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş bu sebeple hükmün bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, 1.480 TL Yargıtay duruşma vekalet ücretinin davalılardan alınarak davacıya verilmesine, peşin yatırılan harcın istek halinde yatırana iadesine, kararın 15 günlük yasal süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 07.03.2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ Esas : 2016/5463 Karar : 2017/688 Tarih : 9.02.2017

  • HMK 202. Madde

  • Delil Başlangıcı

Davacı mirasçılar vekili, müvekkilleri …‘ın kocası, …‘ın ise babası olan … isimli kişiden 90.000,00 TL bedelli bononun miras olarak kaldığını, bononun vade tarihinin bulunmadığını, müvekkili …‘ın kardeşi olan diğer mirasçının temlikname ile senetten kaynaklanan hakkını müvekkillerinin her ikisine terekeden aldığı başka mallar nedeniyle temlik ettiğini, müvekkillerine miras kalan bono için borçlu şirket ve yetkilisine ulaştıklarını, alacaklarını talep ettiklerinde borçluların borçlarını inkar ettiklerini ve ödemekten imtina ettiklerini ileri sürerek, fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla borçluların müvekkillerine olan 90.000,00 TL borcunun ibraz süresinin sonu olan 21/07/2011 tarihinden itibaren avans faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davacı muris tereke temsilcisi, tereke mümessili olarak muris mirasçıları davacılar … ve … tarafından açılan davaya muvafakat ettiğini, muris terekesi adına davayı takip edeceğini, davanın talep gibi kabulüne karar verilmesini istemiştir.

Davalılar vekili, müvekkillerinden …‘nun senet metninde adının yer almadığını, dava konusu olan senedin davacıların murisi …‘a sağlığında ödendiğini ancak murisin senetlerin kaybolduğunu, bu konuda kendisine hiçbir zarar gelmeyeceğini şahitler huzurunda beyan ederek müvekkilinin rahat olmasını söylediğini, hatta davaya konu olan senet nedeni ile davacı tarafından özel belgeyi yok etmek ve gizlemek suçlaması ile müvekkili hakkında şikayette bulunulduğunu, yapılan yargılamada müvekkilinin beraatine karar verildiğini savunarak davanın reddini talep etmiştir.

Mahkemece, 6102 sayılı TTK 778/3-700 ila 702 maddeleri uyarınca (6762 sayılı TTK 690-612-614) davalı şirketi davalı şirket müdürü …‘nun münferiden temsile yetkili olduğu, şirket adına atılan imza yanındaki ikinci imzanın aval vermek için atıldığı, aval veren davalının tanzim borçlusu gibi taahhüt altına girip sorumlu olacağı, davalıların bono bedelinin ödendiğine ilişkin cevaplarının 6100 sayılı HMK 200-201-202 maddeleri uyarınca usulen yazılı delille ispatlanamadığı gerekçesi ile davanın kabulü ile bono sebebiyle 90.000,00 TL alacağın vade tarihi 21/07/2011 tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile tereke temsilcisine ödenmesine karar verilmiştir.

Kararı davalılar vekili temyiz etmiştir.

Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalılar vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davalılar vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, takdir olunan 1.480,00 TL duruşma vekalet ücretinin davalılardan alınarak davacılara verilmesine, aşağıda yazılı bakiye 4.610,90 TL temyiz ilam harcının temyiz eden davalılardan müştereken ve müteselsilen alınmasına, 09.02.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 13. HUKUK DAİRESİ Esas : 2015/27905 Karar : 2015/34445 Tarih : 25.11.2015

  • HMK 202. Madde

  • Delil Başlangıcı

Davacı, davalıların murisine vermiş olduğu borç para karşılığında muhtelif rakamlı bonolar düzenlenerek kendisine verildiğini, davalı tarafın borcu ödememesi nedeniyle de icra takibi başlattığını, davalıların takibe haksız itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazının iptali ile % 20 `dan aşağı olmamak üzere icra inkar tazminatına karar verilmesini istemiştir.

Davalılar, bonoların zamanaşımına uğradığından ve borçları olmadığından bahisle davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, zamanaşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, bu davasında davalıların murisinden alacaklı olduğunu, muris Sadık Başık tarafından düzenlenen 10.05.2002 tanzim tarihli 07.08.2004 vade tarihli ve 10.000, 00 Amerikan Doları tutarlı bono, 12.05.2001 tarihli 10.10.2004 vade tarihli 10.000.000.000, 00 TL(eski) tutarlı bono, 12.05.2001 tanzim tarihli 07.09.2004 vade tarihli ve 70.500, 00 Alman Markı tutarlı, 12.05.2001 tanzim 11.12.2004 vade tarihli 15.000, 00 Alman Markı bonolara dayanmak suretiyle talepte bulunmuştur.

Mahkemece, takip dosyasına dayanak yapılan bonoların 3 yıllık zaman aşımı süresinin dolmasından itibaren bir yıllık süre içerisinde takip başlatılmadığı, ayrıca bonoların taraflar arasındaki borç ilişkisine ilişkin düzenlendiği, hatta borç paranın teminatı olarak 2000 yılında taraflar arasında satış vaadi temlik sözleşmesinin yapıldığı, bu itibarla taraflar arasındaki temel borç ilişkisi üzerinden yaklaşık 14 yıllık süre geçtiği ve sözleşme ilişkilerinde öngörülen 10 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçe gösterilerek davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir.

Taraflar arasındaki ilişki ödünç sözleşmesinden kaynaklanmaktadır.

Bu tür sözleşmelerde, Türk Borçlar Kanunu`nun 146.maddesi hükmünce zamanaşımı borcun ödenmesi gerektiği tarihten itibaren 10 yıllık süre geçmiş olmakla dolar. Dava konusu senetlerde vade tarihlerinden itibaren takip tarihine göre zamanaşımının dolmadığı açıkta anlaşılmaktadır.

Hal böyle olunca mahkemece, davaya konu senetlerin yazılı delil başlangıcı niteliğinde olduğu ve davacının iddiasını HMK. 202 maddesi kapsamında her türlü delillerle ispatlayabileceği de gözetilerek bu yöndeki tarafların tanık dahil tüm delilleri toplandıktan sonra sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken bu yönlerin göz ardı edilerek eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

çıklanan nedenlerle davacının temyiz itirazının kabulü ile hükmün davacı yararına ( BOZULMASINA ), oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 10. HUKUK DAİRESİ Esas : 2015/16672 Karar : 2015/19836 Tarih : 17.11.2015

  • HMK 202. Madde

  • Delil Başlangıcı

Dava, hizmet süresinin ve prime esas kazancın tespiti istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Hükmün, davalı Kurum avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

1-Davanın yasal dayanağı, mülga 506 sayılı Kanunun 79 ve 5510 sayılı Kanunun 86/9. maddeleridir. Bu tür sigortalı çalışma sürelerinin saptanmasına ilişkin davalar, kamu düzenine ilişkin olduğundan, özel bir duyarlılık ve özenle yürütülmesi zorunludur. Bu bağlamda, hak kayıplarının ve gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinme durumlarının önlenmesi, temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için, bu tür davalarda tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyip, gerek görüldüğünde re’sen araştırma yapılarak kanıt toplanabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır.

Davacı, 20.07.2006 ile 02.05.2010 tarihleri arasında davalı işveren nezdinde geçen çalışmalarının tespiti istemi ile dava açtıktan sonra; talebini; 09.08.2006 ile 01.12.2006 tarihleri arasında ve 21.09.2007 ile 09.05.2010 tarihleri arasında kalan dönemi olarak ıslah etmiştir. Mahkemece, fili imkansızlık nedeniyle çalışılamayan Aralık-Ocak-Şubat ayları ve Kuruma bildirilen dönemler dışlanarak, 09.08.2006 ile 01.12.2006 tarihleri arasında ve 21.09.2007 ile 09.05.2010 tarihleri arasında çalıştığı kabul edilmiştir.Tespite konu dönemde, davalı işverene ait 5 ayrı işyerinden bildirim yapılmıştır. Mahkemece, davacı tanık beyanlarına dayalı olarak karar verilmişse de; dönem bordroları getirilmemiş, tanıkların bordro tanığı olup olmadıkları anlaşılamamaktadır.

Davalıya ait bu işyerleri ile ilgili tüm belgeler (kapsam tarihleri, dönem bordroları, müfettiş raporları vs), davalı Kurum’dan, puantaj kayıtları ve ücret tediye bordrolarının asılları işverenden getirtilmeli, iş bu belgelerden sigortalının imzasını içerenler yönünden imzanın davacıya aidiyeti davacı tarafından kabul edilenler ile inkar edilip de aidiyeti ehil bilirkişi incelemesiyle saptananlardan yine davacı tarafından hata-hile-ikrah durumu iddia ve ispat edilemeyenler bakımından, işbu yazılı belgelerin aksi eşdeğerde delillerle kanıtlanması için davacıya delilleri sorulmalı; re`sen araştırma ilkesi doğrultusunda; davalı Kuruma verilmiş dönem bordroları bulunması halinde kayden çalışması görünen ve uyuşmazlığa konu dönemi kapsar şekilde çalışması bulunan tanıklardan kanaat edinmeye yetecek kadarının re’sen belirlenerek beyanlarına başvurulmalı; talep edilen döneme ilişkin bordro tanıklarına ulaşılamadığı takdirde sigortalı ile birlikte çalışan kişiler ile aynı çevrede işyeri olan işveren ya da bu işverenlerin çalıştırdığı kişiler re’sen saptanarak bilgi ve görgülerine başvurulmalı; görünmeyen çalışmalarının hangi nedenlerle kayıtlara geçmediği ya da bildirim dışı kaldığı hususu yeterince araştırılmalı; toplanan tüm kanıtlar birlikte değerlendirildikten sonra elde edilecek sonuca göre bir karar verilmelidir.

2-Mahkemece, 2006 yılında net 800 TL ücretle, 2007 yılında net 1.250 TL ücretle,2008 yılında net 1.500 TL ücretle, 2009 ve 2010 yıllarında 1.600 TL net ücretle çalışıldığının tespitine karar verilmişse de; ücretin tespit şekli de isabetsizdir.

Davanın yasal dayanakları olan 506 sayılı Kanunun 77/1. maddesi ile 5510 sayılı Kanunun 80/1(a) maddesinde, sigortalıların prime esas kazançlarının nasıl belirleneceği açıklanmıştır. Diğer taraftan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun; 288. maddesinde, bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri belirli bir tutarı geçtiği takdirde senetle kanıtlanması gerektiği, bu hukuki işlemlerin miktar veya değeri, ödeme veya borçtan kurtarma (ibra) gibi herhangi bir sebeple belirli bir tutardan aşağı düşse bile senetsiz kanıtlanamayacağı bildirilmiş, 289. maddesinde, 288. madde uyarınca senetle kanıtlanması gereken konularda yukarıdaki hükümler hatırlatılarak karşı tarafın açık muvafakati durumunda tanık dinlenebileceği, 292. maddesinde de, senetle kanıtlanması zorunlu konularda yazılı bir delil başlangıcı varsa tanık dinlenebileceği açıklanarak delil başlangıcının, dava konusunun tamamen kanıtlanmasına yeterli olmamakla birlikte, bunun var olduğunu gösteren ve aleyhine sunulmuş olan tarafça verilen kağıt ve belgeler olduğu belirtilmiştir. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 200. ve 202. maddelerinde de bu düzenlemeler korunarak senetle kanıtlama zorunluluğunda parasal sınır 2.500 TL. olarak belirlenmiş, anılan Kanunun geçici 1/2. maddesinde, bu Kanunun, senetle ispat, istinaf ve temyiz ile temyizde duruşma yapılmasına ilişkin parasal sınırlarla ilgili hükümlerinin Kanunun yürürlüğe girmesinden önceki tarihte açılmış olan dava ve işlerde uygulanmayacağı hüküm altına alınmıştır. Şu durumda senetle kanıtlamada parasal sınırlar; 2007 yılı için 460 TL., 2008 yılı için 490 TL, 2009 yılı için 540 TL, 2010 yılı için 550 TL, 01.01.2011 – 30.09.2011 dönemi için 590 TL, 01.10.2011 tarihinden itibaren 2.500 TL olarak uygulanmaktadır.

Diğer taraftan 5510 sayıl Kanunun 86/9. maddelerine dayalı olarak açılan bu tür hizmet tespiti davalarında kesinleşen mahkeme ilamı, işverence Kuruma verilmeyen belgelerin yerine geçecek nitelikte olduğundan hükümde ayrıca 77 ve 80. maddelere göre hesaplanacak olan 1 günlük ücretin belirtilmesi de gerekmektedir. 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun; 288. maddesinde, bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri belir bir tutarı geçtiği takdirde senetle kanıtlanması gerektiği, bu hukuki işlemlerin miktar veya değeri, ödeme veya borçtan kurtarma (ibra) gibi herhangi bir sebeple belir bir tutardan aşağı düşse bile senetsiz kanıtlanamayacağı bildirilmiş, 289. maddesinde, 288. madde uyarınca senetle kanıtlanması gereken konularda yukarıdaki hükümler hatırlatılarak karşı tarafın açık muvafakati durumunda tanık dinlenebileceği, 292. maddesinde de, senetle kanıtlanması zorunlu konularda yazılı bir delil başlangıcı varsa tanık dinlenebileceği açıklanarak delil başlangıcının, dava konusunun tamamen kanıtlanmasına yeterli olmamakla birlikte, bunun var olduğunu gösteren ve aleyhine sunulmuş olan tarafça verilen kağıt ve belgeler olduğu belirtilmiştir. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu`nun 200 ve 202. maddelerinde de bu düzenlemeler korunmuştur.

Kuruma ödenmesi gereken sigorta primlerinin hesabında gerçek ücretin/kazancın esas alınması gerekmekte olup hizmet tespiti davalarının kamusal niteliği gereği, çalışma olgusu her türlü kanıtla ispatlanabilmesine karşın ücret konusunda aynı genişlikte ispat serbestliği söz konusu değildir ve değinilen maddelerde yazılı sınırları aşan ücret alma iddialarının yazılı delille kanıtlanması zorunluluğu bulunmaktadır. Ücret tutarı maddede belirtilen sınırları aştığı takdirde, tespiti gereken gerçek ücretin; hukuksal geçerliliğe sahip olarak düzenlenmiş bulunmaları kaydıyla, sigortalının imzasını içeren aylık ücreti gösteren para makbuzları, banka kayıtları, ticari defter kayıtları, ücret bordroları gibi belgelerle kanıtlanması olanaklıdır. Yazılı delille ispat sınırının altında kalan miktar için tanık dinlenebileceği gibi, tespiti istenen miktar sınırı aşsa dahi varlığı iddia edilen çalışmanın öncesine ve sonrasına ait yazılı delil başlangıcı sayılabilecek belgeler bulunuyorsa tanık dinlenmesi mümkündür. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 20.10.2010 gün ve 2010/10-480 Esas - 2010/523 Karar, 20.10.2010 gün ve 2010/10-481 Esas - 2010/524 Karar, 20.10.2010 gün ve 2010/10-482 Esas - 2010/525 Karar, 19.10.2011 gün ve 2011/10-608 Esas - 2011/649 Karar, 19.06.2013 gün ve 2012/10-1617 Esas - 2013/850 Karar sayılı ilamlarında da aynı görüş ve yaklaşım benimsenmiştir.

Yukarıdaki yasal düzenleme ve açıklamalar ile ortaya çıkan maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulduğunda, yönteme uygun inceleme ve araştırma yapılmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O hâlde, davalı Kurum avukatının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle ( BOZULMASINA ), oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ Esas : 2014/7722 Karar : 2014/9296 Tarih : 10.06.2014

  • HMK 202. Madde

  • Delil Başlangıcı

Davacı vekili dava dilekçesinde; davalıyla yapılan protokol gereğince ortak olduğu lokanta’nın müvekkilinin adına kayıtlı olduğunu, bu işyerinde çalışanlar için ödenen sigorta primleri ve elektrik tüketim bedellerinin toplamı olarak 18.128 TL`nin davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece; taraflar arasındaki protokol başlıklı belgeye, belgenin fotokopi olması sebebiyle itibar edilmeyerek davanın reddi cihetine gidilmiş,

hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir.

4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu`nun 6. maddesi hükmü uyarınca: kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür.

Gerek doktrinde, gerek Yargıtay içtihatlarında kabul edildiği üzere ispat yükü, hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Öte yandan, ileri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimsenin, iddia ettiği olayı kanıtlaması gerekir ( HMK.md.190 ). Bu sebeple ispat külfeti öncelikle davacıdadır. Davacı ise hukuki ilişkinin değeri itibarıyla iddiasını ancak yazılı delil ispat edebilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.

Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun varlığına delalet edecek karşı taraf elinden çıkmış ( inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, makineyle yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış, parmak izli veya mühürlü senetler gibi ) yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belge varsa HUMK.`nun 292-HMK. 202. maddesi uyarınca satış sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delil ispat edilebilir.

Yazılı delille veya yazılı delil başlangıcı yoksa satış sözleşmesinin ikrar ( HUMK. md. 236 - HMK. md. 188 ) yemin ( HUMK. md. 344 - HMK. md. 227 ) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Davacının yemin deliline dayanması halinde mahkemenin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir.

Somut olayda, taraflar arasındaki, protokol başlıklı belgenin Adli Tıp Kurumu tarafından yapılan incelenmesinde belgedeki imzaların davalının eli ürünü olduğu, incelemeye konu belgenin fotokopi belge olduğu bildirmiştir.

Mahkemece yapılacak iş; davaya konu davalının imzasını taşıyan protokol başlıklı belgenin yukarda açıklanan bilgiler ışığında yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belge kabul edilip, HMK.nın 202. maddesi uyarınca, tanık dahil her türlü delil ispatına imkan verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın reddi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

Bu itibarla yukarda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu sebeplerle yerinde olduğundan kabulüyle hükmün ( BOZULMASINA ) oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 14. HUKUK DAİRESİ Esas : 2013/14419 Karar : 2014/2446 Tarih : 25.02.2014

  • HMK 202. Madde

  • Delil Başlangıcı

Davacı, maliki olduğu ..parsel sayılı taşınmazdaki 3 numaralı bağımsız bölümde davalının fuzuli şagil olduğunu ileri sürerek, taşınmaza elatmanın önlenmesi ile tarafına teslimini istemiştir.

Davalı karşı dava ile dava konusu taşınmazın ailesinin, kendisinin ve eski eşinin birikimleriyle edinilerek banka kredisi kullanılacağı gerekçesiyle ve davacı kayınpederi adına daha sonra kendisine devredilmek üzere davacı adına tescil edildiğini ancak davacının taşınmazı devretmediğini ileri sürerek 1/2 payının adına tescilini veya keşif sırasında belirlenecek bedelin 1/2 payının boşanma davasının kesinleşme tarihinden itibaren işleyen faiziyle birlikte alınmasını istemiştir.

Mahkemece asıl davada, elatmanın önlenmesine, taşınmazın davacıya hapis hakkının sona ermesiyle teslimine; karşı davada 57.500TL’nin karşı davalıdan alınarak karşı davacıya verilmesine karar verilmiştir.

Hükmü, asıl davanın davacısının vekili temyiz etmiştir.

Asıl dava, elatmanın önlenmesi, karşı dava inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil, ikinci kadamede tazminat istemlerine ilişkindir. İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren işlemlerdir.

İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmekte ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmaktadır.

İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır.

İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.

İnanç sözleşmesi, 5.2.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.

Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, taraflar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) “delil başlangıcı” niteliğinde bir belge varsa 6100 sayılı HMK’nın 202.maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir. Yazılı delil veya “delil başlangıcı” yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HMK m.188) yemin (HMK m.225 vd) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Davacının yemin deliline dayanması halinde mahkemenin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir.

İnanç sözleşmesinden doğan davalar için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediğinden Borçlar Kanununun 125. maddesi hükmü gereğince inanç sözleşmesinden kaynaklanan davalarda zamanaşımı süresi on yıl olarak kabul edilmektedir.

Somut uyuşmazlıkta, karşı davacı inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil olmazsa ikinci kademede tazminat talep etmiştir. Karşı davacı ile davalı arasında inanç sözleşmesini kanıtlayan yazılı bir belge veya yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belgeye dayanmamıştır. Ancak, karşı davacı gerek dava dilekçesinde ve gerekse delil dilekçelerinde “vs. delil” demek suretiyle yemin deliline de dayanmış sayılacağından karşı davacıya bu hakkı hatırlatılmalı, kullanılması halinde HMK’nın 225 ve devamı maddelerinde öngörülen yöntem izlenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir.

Mahkemece, bu husus gözetilmeden eksik inceleme ile inanç sözleşmesine dayalı tazminat isteminin kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş, bu nedenle hükmün bozulması gerekmiştir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin tüm temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün ( BOZULMASINA ), 1.100TL Yargıtay duruşma vekalet ücretinin karşı davacı Senem’den alınarak karşı davalı Halil İbrahim’e verilmesine, peşin harcın istek halinde yatırana iadesine oybirliği ile karar verildi.


YARGITAY 14. HUKUK DAİRESİ Esas: 2016/14558 Karar: 2017/6605 Tarih: 19.09.2017

  • HMK 202. Madde

  • Delil Başlangıcı

Dava, tapu iptali ve tescil, ikinci kademede tazminat istemine ilişkindir.

Davacı vekili müvekkili ile davalı …‘in akraba oldukları davaya konu 378 ada 5 parsel 9 numaralı bağımsız bölümün dubleks olduğunu, üst katın davacıya, alt katın davalı …‘e ait olacağının kararlaştırıldığını, bunun karşılığında davalı …‘a 46.406 TL teslim ettiğini 25.000 TL tutarında çek verdiğini ve 10.000 USD ödeme yaptığını belirterek davaya konu taşınmazın 1/2’sinin davacı adına tapuya tescilini kabul edilmez ise ödediği paranın iadesi talebinde bulunmuştur.

Davalı … davacının akrabası olduğunu, kalacak yeri olmadığı için davacıyı evine aldığını, …‘ten para almadıklarını, 25.000 TL tutarındaki çeki tahsil ettiğinin doğru olduğunu, 10.000 USD ödemenin kendisine yapılmadığını, davanın reddini istemiştir.

Davalı …, iyiniyetli malik olduğunu, taşınmazın bedelini bankadan almış olduğu kredi ile ödediğini, tapuya güven ilkesi dikkate alınarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, açılan davanın bedel tahsili yönünden davalı … açısından kabulüyle dava değeri ile sınırlı olmak üzere, 91.406 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı …‘dan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir.

Hükmü, davalı … ve davacı vekili temyiz etmiştir.

İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren işlemlerdir.

İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmekte ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmaktadır.

İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır.

İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana ( veya onun gösterdiği üçüncü kişiye ) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.

İnanç sözleşmesi, 05.02.1947 tarihli ve 20/6 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.

Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, taraflar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış ( inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi ) “delil başlangıcı” niteliğinde bir belge varsa 6100 Sayılı HMK’nın 202.maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir.

Yazılı delil veya “delil başlangıcı” yoksa inanç sözleşmesinin ikrar ( m.188 ) yemin ( m.225 vd ) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Davacının yemin deliline dayanması halinde hakimin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir. ( Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 09.12.2015 tarihli, 2014/14-516 E. 2015/2838 K. sayılı kararı da bu doğrultudadır. )

İnanç sözleşmesinden doğan davalar için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediğinden Borçlar Kanununun 125. maddesi hükmü gereğince inanç sözleşmesinden kaynaklanan davalarda zamanaşımı süresi on yıl olarak kabul edilmektedir.

Bu ilkeler ışığında somut olaya gelince;

Davacı, yukarıda bahsedildiği şekilde davaya konu taşınmazın 1/2 hissesinin kendisine devredileceğinin kararlaştırıldığını kanıtlayamamıştır. Ancak, dosya içerisinde bulunan 17.01.2013 tarihli Yapı Kredi Bankası makbuzunda 46.556 TL’nin davacının hesabından çekildiği, aynı tarihte 46.000 TL’nin davalı …‘in Vakıflar Bankasındaki hesabına yatırdığı anlaşıldığından 46.000 TL’nin davacı tarafından davalı …‘e ödendiğinin mahkemece kabul edilmesinde bir hata yoktur. Aynı şekilde davalı … 25.000 TL tutarındaki çek bedelinin kendisinde olduğunu kabul ettiğinden bu miktarın da davalı …‘den tahsiline karar verilmesinde bir hata görülmemiştir.

Davacı 10.000 USD ödeme yaptığını beyan etmiş, davalı … bu miktarın kendisine ödenmediği yönünde savunmada bulunmuştur. Davacı 10.000 USD’yi ödediğini kanıtlayamadığından, davacının ödediğini ispatladığı 46.000 TL ve davalı tarafından kendisine ödendiği kabul edilen 25.000 TL toplamı üzerinden davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, bu sebeple kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan sebeplerle temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün BOZULMASINA, bozma nedenine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin yatırılan harcın istenmesi halinde yatırana iadesine kararın 15 günlük yasal süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 19.09.2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


UYARI

Web sitemizdeki tüm makale ve içeriklerin telif hakkı Av. Baran Doğan’a aittir. Tüm makaleler hak sahipliğinin tescili amacıyla elektronik imzalı zaman damgalıdır. Sitemizdeki makalelerin kopyalanarak veya özetlenerek izinsiz bir şekilde başka web sitelerinde yayınlanması halinde hukuki ve cezai işlem yapılacaktır. Avukat meslektaşların makale içeriklerini dava dilekçelerinde kullanması serbesttir.

Makale Yazarlığı İçin

Avukat veya akademisyenler hukuk makalelerini özgeçmişleri ile birlikte yayımlanmak üzere avukatbd@gmail.com adresine gönderebilirler. Makale yazımında konu sınırlaması yoktur. Makalelerin uygulamaya yönelik bir perspektifle hazırlanması rica olunur.

Paylaş
RSS