0 212 652 15 44
Çalışma Saatlerimiz
Hafta İçi 09.00 - 18.00

İkrar

HMK Madde 188

(1) Tarafların veya vekillerinin mahkeme önünde ikrar ettikleri vakıalar, çekişmeli olmaktan çıkar ve ispatı gerekmez.

(2) Maddi bir hatadan kaynaklanmadıkça ikrardan dönülemez.

(3) Sulh görüşmeleri sırasında yapılan ikrar tarafları bağlamaz.



HMK Madde 188 Gerekçesi

Bu madde, 1086 sayılı Kanunun 236 ncı maddesinin karşılığı olup, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılmaksızın dili sadeleştirilmiştir.


HMK 188 (İkrar) Emsal Yargıtay Kararları


YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ Esas : 2016/1924 Karar : 2017/8416 Tarih : 19.12.2017

  • HMK 188. Madde

  • İkrar

Dava, İİK 72. maddesine dayalı menfi tespit istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili, davalı belediyenin devraldığı … Belediye Başkanlığı tarafından … İcra Müdürlüğü’nün 2012/485 esas sayılı dosyası kapsamında vergi ve harç ödemeleri adı altında aleyhine ilamsız icra takibi başlatıldığını, takibin kesinleşmesi üzerine davalı belediyeye yapılandırma ile borcun tamamını ödediğini, buna karşın takibe devam edilerek haciz işlemleri yapıldığını beyan ederek, takip nedeniyle davalı belediyeye borçlu olmadığının tespiti ile kötüniyet tazminatına karar verilmesi isteminde bulunmuştur.

Davalı vekili, davacı tarafından sunulan ödeme belgelerinin icra takibine konu olan borca ilişkin olmadığını belirterek davanın reddedilmesi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece, ispat yükü üzerinde olan davalı tarafından alacağın varlığını ispata yarayacak yazılı bir delil ibraz edilemediği gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dava, icra takibi sırasında, İİK`nın 72. maddesi uyarınca açılan menfi tespit talebine ilişkindir.

Kural olarak bu tür davalarda ispat yükü takip alacaklısı olan davalıya aittir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05/11/2003 gün, 2003/13-695 esas, 2003/630 karar sayılı ilamı).

Takip borçlusu olan davacı, akdi ilişkiyi kabul edip, bu ilişkinin herhangi bir nedenle geçersiz olduğunu yahut son bulduğunu iddia etmekte ise, bu durumda kanıtlama yükü davacıya düşer.

Davaya konu uyuşmazlığın çözümü için öncelikle ispat yükünün kime ait olacağı hususunun doğru şekilde tesbiti gerekir.

Bu nedenle öncelikle ikrar kavramı ve türleri üzerinde durulmalıdır.

İkrar, 6100 sayılı HMK`nın 188. maddesinde düzenlenmiştir.

Öğretide ve uygulamada ikrar; yapıldığı yere, kapsamına ve içeriğine göre türlere ayrılmaktadır.

Yapıldığı yere göre; mahkeme içi ya da mahkeme dışı ikrar; kapsam yönünden; çekişmeli olan maddi vakıanın tamamını veya belli bir kesimini kapsamasına göre tam veya kısmi ikrar; içeriği itibariyle ise; basit (adi), vasıflı (mevsuf) ya da bileşik (mürekkep) ikrar olarak sınıflandırılmaktadır.

Basit ikrar; karşı tarafça ileri sürülen bir vakıanın doğru olduğunun, herhangi bir kayıt veya şart bildirilmeksizin kabul edilmesidir. Basit ikrarın konusu olan vakıaların ayrıca kanıtlanmasına gerek bulunmamaktadır.

Vasıflı ikrarda (gerekçeli inkar) karşı tarafın ileri sürdüğü maddi vakıanın varlığı kabul edilmekle birlikte, onun hukuki niteliğinin ileri sürülenden başka olduğu bildirilmektedir.

Bileşik ikrarda ise; bir tarafın ileri sürdüğü vakıa karşı tarafça bütünüyle kabul edilmekle, yani vakıanın doğru olduğu ve bildirilen vasıfta bulunduğu kabul edilmekle birlikte, ikrara öyle bir vakıa eklenir ki eklenen bu vakıa, ya ikrar edilen vakıanın hukuksal sonuçlarının doğmasını engeller ya da onu hükümsüz kılar. Bileşik ikrar, ikrara konu olan vakıa ile ona eklenen vakıa arasında bir bağlantı bulunup bulunmamasına göre; bağlantılı bileşik ikrar ve bağlantısız bileşik ikrar olarak ikiye ayrılmaktadır.

Öğretide ve uygulamada, bağlantısız bileşik ikrar dışındaki ikrar türlerinin bölünemeyeceği, dolayısıyla böyle durumlarda ikrar edenin ispat yükü altında olmadığı kabul edilmektedir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05/06/2015 gün, 2013/13-2338 esas, 2015/1499 karar sayılı ilamı).

Somut olaya gelince; davalı belediyenin devraldığı … Belediye Başkanlığı tarafından, … İcra Müdürlüğü’nün 2012/485 esas sayılı dosyası kapsamında vergi ve harç ödemeleri adı altında davacı aleyhine 12/10/2012 tarihinde başlatılan ilamsız icra takibi kesinleşmiş ve davacı, icra takibinin kesinleşmesinden sonra borcu ödediğini iddia ederek buna ilişkin bir takım belgeler sunmuştur.

Davacı taraf bu beyanı ile davalı tarafından ileri sürülen borç ilişkisini ikrar etmiş, ancak ikrarına “borcunu davalıya ödediği” şeklinde bir vakıa eklemiştir. Eklenen bu vakıa ile ikrar edilen vakıanın hükümsüz kaldığı, yani borcun sona erdiği iddia edilmiştir.

Yukarıda açıklandığı üzere burada bağlantısız bileşik ikrar söz konusu olup ikrar eden davacı, ödeme yönünden borcun sona erdiğini ispat yükü altına girmiş ancak mahkemece, bu ödeme iddiası değerlendirilmemiş ve sunulan belgeler üzerinde inceleme yapılmamıştır.

Şu durumda, mahkemece yukarıda açıklanan hususlar ışığında, ispat külfeti kendisine düşen davacı taraftan, ispata yarar delillerinin sorulması, usulünce toplanması ve oluşacak sonuca göre hüküm kurulması gerekirken, yanılgılı değerlendirme ve eksik inceleme ile karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden hükmün bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen kararın, yukarıda gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, bozma nedenine göre davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 19/12/2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 15. HUKUK DAİRESİ Esas : 2016/447 Karar : 2017/479 Tarih : 7.02.2017

  • HMK 188. Madde

  • İkrar

Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan iş bedeli alacağının tahsili amacıyla yürütülen icra takibine itirazın iptâli talebinden ibarettir.

Davacı şirket taşeron, davalı şirket ise yüklenicidir.

Davacı taşeron şirket vekili davacının, iki bloklu inşaatın asansörlerinin yapılması hususunda sözlü olarak … Ltd. Şti. yetkilisi olan … ile anlaşma yaptığını, bu sözleşme gereğince 2 adet 14 duraklı tam otomatik 630 kg’lık insan asansörü yapım ve montaj işini davacının üstlendiğini ve bu işe karşılık olarak da karşı tarafın kendisine inşaattan bir daire ve 40.000,00 TL nakit para vereceğini, müvekkilinin üstlenmiş olduğu edimi çok ufak eksikliklerle yerine getirmişken, ne 40.000,00 TL nakit parayı ne de daireyi alabildiğini, davacının yapmış olduğu imalatın tespiti ve yapılan işin değerinin hesaplanması için … 15. Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 2014/36 Esas sayılı dosyası ile tespit yapıldığını, bilirkişi raporunda da davacının yapmış olduğu imalâtın değerinin KDV dahil 150.714,91 TL olduğunun belirtildiğini, bu rapor üzerine …. İcra Müdürlüğü’nün 2014/13086 Esas sayılı dosyası ile icra takibi başlatıldığını, icra takibine davalı tarafça borçları olmadıkları gerekçesi ile itiraz edildiğini belirterek müvekkilin KDV hariç 127.724,50 TL, KDV dahil edilirse 150.714,91 TL alacağı bulunduğundan davalı tarafından icra takibine yapılan itirazın iptâli ile takibin devamına karar verilmesini, ayrıca davalının kötü niyetli olduğundan icra inkâr tazminatına mahkum edilmesini, talep ve dava etmiş, Davalı yüklenici vekili; … Sulh Hukuk Mahkemesi`nin 2014/36 D. iş sayılı dosyasından alınmış olan 23.05.2014 tarihli bilirkişi raporunu kabul etmediklerini, söz konusu keşfin yokluklarında yapıldığını, delil tespitinde taraf olmalarına rağmen inceleme gün ve saatinden haberdar edilmemiş olması nedeniyle bu raporun alınma usulüne ve içeriğine itiraz ettiğini, davanın sıfat yokluğundan reddini talep ettiklerini, davalı şirketin, davalı şirket ile dava dışı taşeron firma arasında hesap mutabakatı yapılmış olup davalının taşerona karşı tüm edimlerini ifa ettiğinden bu işle ilgili hiçbir sorumluluğundan söz edilemeyeceğini, davacı tarafın iddia ettiği işi süresinde yapamadığı ve edimini ifa edemediğine, tüm zararları tazminat edeceğine dair taahhüdü bulunduğunu, dava dilekçesinin usulden reddi gerektiğini savunmuş, mahkemece yapılan yargılama sonucu davanın reddine dair verilen karar, davacı vekilince yasal süresi içerisinde temyiz edilmiştir.

… 17. İcra Müdürlüğü`nün 2014/13086 Esas sayılı takip dosyası incelendiğinde; alacaklı davacı tarafından borçlu davalı şirket aleyhine faturaya istinaden 150.000,00 TL asıl alacak üzerinden ilamsız takip yapıldığı, ödeme emrinin borçluya 09.07.2014 tarihinde usulüne uygun tebliğ edildiği ve borçlu davalının 14.07.2014 tarihli dilekçesi ile borca itiraz ettiği, itiraz üzerine takibin durdurulduğu ve 1 yıllık yasal süresi içerisinde itirazın iptâli davasının açıldığı anlaşılmıştır.

Mahkemece dava sıfat yokluğundan bir başka deyişle akdî ilişkinin kurulduğunun ispatlanamaması nedeniyle reddine karar verilmiştir. Herşeyden önce taraf sıfatı kavramının açıklanması gerekir. Taraf sıfatı, bir başka deyişle husumet ehliyeti, dava konusu hak ile kişiler arasında ki ilişkiyi ifade eder.

Sıfat, bir maddi hukuk ilişkisinde tarafların o hak ile ilişkisinin olup olmadığının belirlenmesi anlamına gelir. Davacı sıfatı, dava konusu hakkın sahibini, davalı sıfatı ise dava konusu hakkın yükümlüsünü belirler. Uygulamada davacı sıfatı, aktif husumeti, davalı sıfatı ise pasif husumeti karşılayacak şekilde değerlendirilmektedir. Dava konusu şey üzerinde kim ya da kimler hak sahibi ise, davayı bu kişi veya kişilerin açması ve kime karşı hukuki koruma isteniyor ise o kişi veya kişilere davanın yöneltilmesi gerekir. Bir kimsenin davacı veya davalı sıfatına sahip olup olmadığı tıpkı hakkın mevcut olup olmadığının tayininde olduğu gibi maddi hukuka göre belirlenir. Taraf sıfatının bu anlamda önemli özelliği ise, def’i değil itiraz niteliğinde olması nedeniyle taraflarca süreye ve davanın aşamasına bakılmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve taraflar ileri sürmemiş olsalar bile mahkemece re`sen nazara alınmasıdır.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 190. maddesi ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesi gereğince iddia eden, iddiasını ispat yükümlülüğü altındadır. Somut olayda davacı, davalı ile aralarında sözlü eser sözleşmesi kurulduğunu iddia etmekte, davalı ise davacı ile aralarında sözleşme ilişkisinin kurulmadığını savunmaktadır. O halde, davacı akdî ilişkiyi kanıtlamak zorundadır. Davacı taraf, 2 adet 14 duraklı tam otomatik 630 kg’lık insan asansörü yapım ve montaj işini üstlenerek yaptığını ve bedelin ödenmediğini iddia etmekte olduğundan iddiasını ispat etmek zorundadır. Davalı yüklenici şirket temsilcisi olduğu dosya kapsamından anlaşılan …‘ın adlî bir olay nedeniyle yürütülen soruşturma sırasında …Polis Merkezi`nde verdiği 12.02.2014 tarihli ifadesinde “…2013 yılı Mayıs ayları sonuna doğru … isimli şahsa yaptıkları inşaatın asansör işlerini verdik. Bu şahısla anlaşmamız daire karşılığı idi yani bedel olarak daire verilecektik. Asansör işinin tahmini %60’ını bitirdiler…” demiştir. Bu beyan ikrar niteliğinde midir? Değil midir? Bu konunun tartışılması gerekmektedir. Mahkemece bu beyan ikrar niteliğinde sayılmamış ve akdî ilişkinin kurulduğu ispat edilemediği kabul edilerek dava reddedilmiştir.

İkrar, taraflardan birisinin, kendi aleyhine olarak ileri sürülen bir olayın doğru olduğunu mahkemeye beyan etmesi olarak tanımlanmakta olup, ikrar yazılı olabileceği gibi sözlü dahi olabilmektedir. İkrar, mülga 1086 sayılı HMK’nın deliller bölümünde 236. maddede düzenlenmiş iken, 6100 sayılı HMK’nın “ispat ve deliller” bölümünde 188. maddesinde düzenlenmiştir. HMK`nın 188/1 maddesinde “tarafların veya vekillerinin mahkeme önünde ikrar ettikleri vakıalar, çekişmeli olmaktan çıkar ve ispatı gerekmez” hükmü bulunmakta olup, bu hükme göre bir beyan ikrar sayıldığı takdirde o konuda artık yeni veya başka bir delile ihtiyaç kalmadan o olay ispat edilmiş kabul edilmek zorundadır. Bir davada bir tarafın iddia ettiği husus, karşı tarafça ikrar edilirse artık o husus çekişmeli olmaktan çıkar ve bu konuda ispat aranmaz. Bu halde artık delile veya ispata ihtiyaç kalmaz. İkrar mahkeme içinde olabileceği gibi mahkeme dışı ikrar da mümkündür. İkrarın mahkeme dışında olması halinde bu makamın resmi bir makam olması gerekli ve zorunludur.

Tüm bu anlatımlar ışığında somut olaya gelince; davalı şirket temsilcisinin resmî bir makam olan Polis Merkezindeki beyanı ikrar niteliğinde olup, artık akdî ilişki kurulup kurulmadığı hususu çekişmeli olmaktan çıkmıştır. Bir başka deyişle davalının ikrarı mahkeme dışı ikrar olup, akdî ilişkinin kurulduğu kabul edilip esasının incelenmesi gerekir. Dairemizin yerleşmiş içtihatları da bu yöndedir (15.H.D.’nin 13.10.2014 tarih, 2014/3691 Esas, 2014/5677 Karar, 15.H.D.’nin 16.06.2014 tarih, 2013/6457 Esas, 2014/4120 Karar, 15.H.D.`nin 02.03.2010 tarih, 2009/3691 Esas, 2010/1159 Karar). Tüm bu nedenlerle; davalı şirket ile davacı arasında akdî ilişkinin varlığı ikrar ile kanıtlanmış olup, akdî ilişkinin kurulduğunu kabul edilerek işin esasına girilmesi gerekirken akdî ilişkinin ispatlanamadığı gerekçesi ile davanın reddi doğru olmamış, hükmün bozulması uygun bulunmuştur. O halde, mahkemece yapılacak iş; Akdî ilişkinin varlığı davalının açık ikrarı ile sabit olduğundan davada pasif husumetin varlığı kabul edilerek, işin esasına girilerek uyuşmazlığın çözülmesi olmalıdır.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle kararın taraflar yararına BOZULMASINA, ödedikleri temyiz peşin harçlarının istek halinde temyiz eden taraflara geri verilmesine, karara karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteminde bulunulabileceğine 07.02.2017 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

-K A R Ş I O Y-

Davacı taşeron olup, davalı ise yüklenicidir. Davacı iş bedelinin tahsili amacıyla takip başlatmış, başlatılan takipe itiraz üzerine eldeki dava açılmıştır. Mahkemece, akdî ilişkisinin ispatlanamadığı gerekçesiyle dava reddedilmiş, davacının temyizi üzerine Dairemizin çoğunluğu tarafından akdî ilişkinin varlığı ikrar edildiği gerekçesiyle işin esasının incelenmesi gerektiğinden bahisle bozma kararı verilmiştir.

Dairemizin bozma ilamı, mahkeme dışı ikrarın varlığının yeterli olduğu düşüncesine dayalıdır. Emniyet ifadesinin harici ikrar olduğu konusunda sayın çoğunluk ile aramızda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Ancak bu ikrar yeterlimidir.

Öncelikle bu hususta yasal düzenlemelere kısaca değinilmesinde yarar bulunmaktadır.

Davanın açıldığı tarih 14.08.2014 olup, bu tarihte 6100 sayılı HMK yürürlüktedir.

Delil başlangıcını düzenleyen HMK’nın 202. maddesindeki düzenleme şu şekildedir. “(1)Senetle ispat zorunluluğu bulunan hallerde delil başlangıcı bulunursa tanık dinlenebilir. (2)Delil başlangıcı, iddia konusu hukuki işlemin tamamen ispatına yeterli olmamakla birlikte söz konusu işlemi muhtemelen gösteren ve kendisine karşı ileri sürülen kimse veya temsilcisi tarafından verilmiş veya gönderilmiş belgedir. “şeklindedir. Öte yandan 1086 sayılı HUMK`nın 292. maddesinde de düzenleme bulunmakta iken, 6100 sayılı usul kanunumuzda faks vb belgeler de ilave edilerek teknik araçlarla gönderilen belgelerin de yazılı delil başlangıcı sayılacağı hükmü getirilmiştir. Hükümet gerekçesinde de bu husus vurgulanmıştır. Bu hususun dışında dilin sadeleştirilmesinden başka bir değişiklik mevcut değildir.

Delil başlangıcı bulunması halinde ise, tanık dinlenebileceği maddede belirtilmiş olup, iddiasını ispatlaması gereken kişinin davada delil başlangıcını sunup, tanıklarını da göstermesi ve tanıkların da iddiayı doğrulaması gerekir.

Öte yandan HMK`nın 187. maddesinde de, ispatın konusu başlıgı altında şu düzenleme bulunmaktadır. “(1) İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir. (2) herkesçe bilinen vakıalarla, ikrar edilmiş vakılaar çekişmeli sayılmaz.

HMK`nın 188. maddesinde ise; “(1) Tarafların veya vekillerinin mahkeme önünde ikrar ettikleri vakıalar, çekişmeli olmaktan çıkar ve ispatı gerekmez (m. 187/1-2). (2) Maddi bir hatadan kaynaklanmadıkça ikrardan dönülemez. (3) Sulh görüşmeleri sırasında yapılan ikrar tarafları bağlamaz.
Hükümleri bulunmaktadır.

Mahkeme dışı ikrar niteliğinde olan emniyet ifadesi ikrar sayılır mı? Mahkeme dışı ikrar, kesin bir delil değildir. Hakim, mahkeme dışı ikrarı teyit edecek (doğrulayacak) belirti varsa, buna dayanak hüküm verebilir. Hakim, mahkeme dışı ikrarın başka delil ve belirtilerle doğrulanması üzerine, kanaatını kuvvetlendirmek için lehine ikrarda bulunan tarafa kendiliğinden (re’sen) yemin teklif edebilir. Buna karşılık başka delil ve belirtilerle doğrulanmayan mahkeme dışı ikrar, her hangi bir delil değerinde olmadığından, sadece mahkeme dışı ikrara dayanarak iddianın muhtemel görüldüğü kabul edilemez ve bu nedenle kendiliğinden (re’sen) yemin için gerekli şart gerçekleşmiş sayılamaz. Buna göre, mahkeme dışı ikrar bir tardiri delildir ve bununla ancak taktiri delillerle (mesela tanıklarla) ispat edilebilen hususlar ispat edilebilir. Bu değerlendirme Prof. Dr. Baki Kuru’nun Hukuk Muhakemeleri Usulü kitabından alınmıştır (Prof. Dr. Baki Kuru 2001 baskı sh. 2040-2041). Öte yandan HGK`nın 11.5.1979 tarih, 13/530-459 sayılı kararında da, “mahkeme haricindeki ikrarı teyit edecek delil ve emare mevcut ise hakim buna binaen hüküm verebilir.” bir diğer kararında da; “…mahkeme dışı ikrar bir emaredir. O nedenle zorunlulukla diğer delillerle pekiştirilmesi diğer bir anlatımla güçlendirilmesi gerekir (HUMK. md. 236). Başka delillerle veya emarelerle takviye edilmeyen mahkeme dışı ikrar herhangi bir delil değerinde kabul edilemez. Aksinin kabulü halinde usulün 288. maddesinde anlamını bulan yapıldığı tarihte değeri 10 milyon lirayı aşan hukuki muamelelerin senetle ispat edilmesi gerekeceğine ilişkin yasal kurala aykırı sonuçlara yol açılmış olunur ki, asla kabul edilemez. Dosyadaki bilgi ve belgelerden az yukarda açıklanan mahkeme dışı ikrarla diğer delillerle veya emarelerle kanıtlanmadığı çok açıktır. Hal böyle olunca yerel mahkemenin direnmesi yerindedir.” denilerek karar onanmıştır.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi`nin pek çok kararında da, mahkeme dışı ikrarın diğer delillerle güçlendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. “…jandarma huzurunda alınan bu ifade harici ikrar niteliğinde olup, yazılı delili başlangıcı kabul edilerek tanık dahil tüm deliller toplanarak bu taşınmaz yönünden gerekli araştırma yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir”.(13.HD:nin 2012/3728 e. 2012/10176 k.); denilmiştir. Yine 2011/8914 e. 2012/6299 sayılı kararında da; “ 29.06.2009 tarihli emniyetteki ifadesinde senedin ipoteğin teminatı olduğunu ikrar etmiştir. Bu ikrar harici ikrar olup, tanık dahil yan delillerle kanıtlanabilir.” gerekçesiyle karar bozulmuştur.

Yine Dairemizin 30.6.1975 tarih ve 2494/3306 sayılı bozma kararında ise bu kez “…tediye hususunda davacının harici ikrarını tespit ve ispatlayan bir teyp bandını elinde tuttuğunu, ayrıca tanıkları olduğunu ileri sürmektedir. Bu durumda uzman bilirkişiler aracılığı ile banttaki sesler dinlenerek davacıya ait bulunup bulunmadığı, gerçekten ödeme hakkında uyuşmazlığa çözüm getiren ve davacıya ilzam eden bir beyana yer verilip verilmediğini araştırmalıdır. Savunulduğu gibi bir açıklamanın ortaya çıkması halinde, bu sözler yukarda anılan Yasa`nın 236. maddesinin son fıkrasında ifadesini bulan harici ikrar sayılır. Onun için davalı tanıkları da dinlenerek deliller topluca değerlendirilmek suretiyle iş sonuçlandırılmalıdır…” denilmiştir. Yukarıdaki içtihatlara benzer pekçok karar da bulunmaktadır.

Öğretide de bu konuda bir değerlendirme bulunmaktadır.

“Taraf mahkeme dışında ikrarda bulunabilir; örneğin, karşı tarafa yazdığı bir mektupta veya başka kişiler (tanıklar) önünde, karşı tarafın iddia ettiği bir vakıayı ikrar edebilir. Mahkeme dışı ikrar, kesin bir delil değildir. Hakim, mahkeme dışı ikrarı doğrulayacak (teyit edecek) delilin veya belirtinin bulunması halinde, bu ikrara dayanarak hüküm verebilir. Buna göre, mahkeme dışı ikrar bir takdiri delildir ve bununla ancak takdiri delillerle (örneğin tanıklarla) ispat edilebilen hususlar ispat edilebilir. Bu bakımdan kesin delille ispatı gereken bir hukuki işlemin varlığı, mahkeme dışı ikrarla ispat edilemez. Kuşkusuz mahkeme dışı ikrar, bir belge ile ispat edilirke, kesin delil hükmünde olur. Yukarıda belirtildiği gibi, mahkeme dışı ikrar, bir takdiri delildir (Prof. Dr. Ramazan Arslan, Prof. Dr. Ejder Yılmaz, Prof. Dr. Sema Taşpınar Ayvaz, Medeni Usul Hukuku 1. baskı sh. 390). Kanaatimce de, harici ikrar bulunması halinde bunun diğer delillerle kuvvetlendirilmesi gerekir.

Somut olayda; Davacı tarafın ibraz ettiği harici ikrar tutanağı yanında ayrıca diğer delillerle güçlendirmesi gerekirken, başkaca delil göstermediği ve tanık listesi de sunmadığı anlaşıldığından akdî ilişki kanıtlanamamıştır. Bu durumda davanın reddinin doğru olduğu düşüncesinde olduğumdan sayın çoğunluğun bozma yönündeki görüşüne katılamıyorum.


YARGITAY 14. HUKUK DAİRESİ Esas : 2016/8257 Karar : 2017/115 Tarih : 10.01.2017

  • HMK 188. Madde

  • İkrar

Davacı 11.06.2013 tarihli dilekçesi ile davalı ile aralarındaki güvene dayanarak 2518 parsel 730 m2 lik tarla cinsli taşınmazı 26.09.1994 tarihli yazılı belge ile 200.000.000 TL bedel ödeyerek ortak olarak aldığını, davalının noterden 26.09.1994 tarih 46685 yevmiye nolu inşaat yapılmasını içeren muvafakatname verdiğini, zilyetliğin teslim edildiğini, ancak İmar Kanununun 18.maddesi gereğince birlikte almış olmalarına rağmen tapunun 26.09.1994 tarihinde davalı adına tescil edildiğini ileri sürerek tapunun iptaliyle 1/2 oranında adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir.

Davacı vekili 21.10.2015 tarihli celsede paydaş olduğunun tespiti, olmadığı takdirde keşif raporunda hesaplanan değer üzerinden alacak davasının kabulünü istemiştir.

Davalı vekili öncelikle davanın zamanaşımına uğradığını, davalının okuma yazma bilmediğini, el yazılı sözleşmedeki imzanın geçersiz olduğunu, noter belgesinin ise içeriğinin bağlayıcı yönü olmadığı gibi resmi şekle aykırı olduğunu, zilyetliğin teslim edilmediğini, tüm vergilerin davalı tarafından ödenmiş olduğunu, tanık dinlenmesine muvafakat etmediklerini, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece taraflar arasında düzenlenen belgelerin adiyen düzenlendiği taşınmaz devri için resmi şekle uyulmadığı, alacak yönündeki talebin zilyetlik devredilmediğinden zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Hükmü, davacı vekili esastan, davalı vekili ise noksan harç davacı tarafından ikmal edilerek vekalet ücreti verilmesi gerektiğini ileri sürerek ayrı ayrı temyiz etmişlerdir.

Dava, inanç sözleşmesine aykırılık nedeniyle tapunun 1/2 oranında iptali ile davacı adına tescili isteğine ilişkindir.

İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren işlemlerdir.

İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmekte ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmaktadır.

İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır.

İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.

İnanç sözleşmesi, 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.

Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber söz konusu hukuki işlemi muhtemel gösteren ve kendisine karşı ileri sürülen kimse veya temsilcisi tarafından verilmiş veya gönderilmiş delil başlangıcı niteliğinde bir belge varsa HMK’nun 202. maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir.

Yazılı delille veya delil başlangıcı yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HMK m.188) yemin (HMK m.225 vd) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Davacının yemin deliline dayanması halinde mahkemenin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir.

İnanç sözleşmesinden doğan davalar için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediğinden 818 sayılı Borçlar Kanununun 125. maddesi 6098 sayılı yeni Borçlar Kanununun 146. hükmü gereğince inanç sözleşmesinden kaynaklanan davalarda zamanaşımı süresi on yıl olarak kabul edilmektedir.

İnanç da bir sözleşme olup, genel zamanaşımı süresine tabi ise de buradaki sürenin başlangıcı, inanç gösterilenin borcunu yerine getirmeyeceği konusundaki tavrının ortaya çıkması ile başlar. Diğer bir anlatımla, inanç gösteren kişinin hakkına yargısız ulaşabileceği umudunun tükendiği tarih zamanaşımı süresinin başlangıcını teşkil eder.

Somut olayda dava, inanç sözleşmesine dayalı tapuda 1/2 payın iptali ve tescili istemine ilişkindir. Davacının dayanmış olduğu (taraflar arasında gayrimenkul satış senedi) başlıklı yazılı belge ve 26.09.1994 tarihli noter muvafakatname başlıklı belge ve dayanağı taksim krokisi taraflar arasında inanç sözleşmesini gösteren yazılı delil niteliğindedir. Bu nedenle yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda inceleme ve araştırma yapılarak öncelikle dava konusu taşınmazın güncel tapu kaydı getirtilerek ve belediyeden imar durumu sorulup ifrazının mümkün olup olmadığı araştırılmalı; ayrıca, imar planı sınırları içinde ise davacının paydaş kılınmasının mümkün olduğu da değerlendirilerek sonucuna göre bir hüküm kurulması yoluna gidilmelidir.

Yanılgılı değerlendirmeyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün BOZULMASINA, bozma nedenine göre davalı vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin yatırılan harcın istek halinde yatıranlara iadesine, karar tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 10.01.2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


YARGITAY 6. HUKUK DAİRESİ Esas : 2016/2156 Karar : 2016/4856 Tarih : 21.06.2016

  • HMK 188. Madde

  • İkrar

Dava, kiralayan tarafından kiracıya karşı rücuan alacağın tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı kiralayan, kendisine ait … plakalı ticari taksiyi 1996 yılından beri sözlü kira sözleşmesine göre, davalı kiracıya kiralandığını, dava dışı … tarafından ödenmeyen işçi alacaklarının dava yoluyla kiraya verenden istendiğini ve mahkemece işçi alacaklarının kiraya verenden tahsiline karar verildiğini, icra takipleri sonucunda davacı tarafından toplam 53.798 TL ödeme yapıldığını taraflar arasındaki kira sözleşmesi gereğince işçi alacaklarının tamamından kiraya verenin sorumlu olduğunu, bu nedenle icra dosyalarına ödenen miktarın tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili, iş mahkemelerinde davacının kiralayan olduğunu savunduğunu, fakat mahkemelerce kira ilişkisinin ispatlanamadığı gerekçesi ile davalı aleyhine hüküm kurulduğunu ve Yargıtay denetiminden geçerek kesinleştiğini bildirerek davanın reddini savunmuştur.

6100 sayılı HMK`nun 188 maddesine göre, ikrar bir tarafın diğer tarafın ileri sürdüğü bir vakıanın doğru olduğunu bildirmesidir. İkrar da kabulden farklı olarak talep sonucunun doğruluğu değil, sadece ileri sürülen şu veya bu vakıanın doğru olduğu bildirilmektedir. İkrar, mahkeme içi ve mahkeme dışı olmak üzere iki şekilde yapılabilir. Mahkeme içi ikrar, mahkemeye karşı yapılan ikrardır. Bu ikrar bunu yapan tarafın tek taraflı açık bir irade beyanı ile olur. İkrar olunan hususlar çekişmeli sayılmaz, mahkeme içi ikrar eden taraf aleyhine kesin delil teşkil eder.

Olayımıza gelince; davacının maliki bulunduğu … plaka sayılı ticari takside şoför olarak çalışan dava dışı …‘in işçilik alacakları nedeniyle açmış oldukları …. İş Mahkemesinin 2008/171 esas 2011/55 karar ve …. İş Mahkemesinin 2008/187 esas 2011/459 karar sayılı ilamıyla davacının araç maliki olarak işveren sıfatıyla işçilik alacaklarından sorumlu olduğunun belirtilmiştir. Bu mahkeme kararlarında davacı ile davalı arasında yazılı bir kira sözleşmesi olmadığı ve davalı …`ün kiracı olduğunun ispatlanamadığından işçi alacaklarının davacıdan tahsiline karar verilmiş ise de; bu mahkeme kararları işverenlerin sorumluluğuna ilişkin olup, iş ve

sosyal güvenlik mevzuatına göre düzenlendiğinden, hükme esas alınamaz. Kaldı ki, bu dosyalarda davalı … davacının tanığı olarak dinlenmiş ve her 2 dosyada da; “…… plakalı ticari taksiyi 1996 yılından beri sözlü kira sözleşmeleri ile davacıdan kiraladığı…” şeklinde beyanda bulunulduğu görülmüştür. Bu mahkeme içi ikrar olup tarafları bağlar. Bu durumda Mahkemece, davalının iş mahkemelerindeki beyanları üzerinde durularak rücu davası niteliğindeki bu davada taraflar arasındaki iç ilişkiyi düzenleyen kira sözleşmesi çerçevesinde değerlendirme yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacının temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 Sayılı HMK`ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428.maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA, Yargıtay duruşması için kendisini vekille temsil ettiren davacı yararına takdir olunan 1.350 TL vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 21.06.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ Esas : 2014/7722 Karar : 2014/9296 Tarih : 10.06.2014

  • HMK 188. Madde

  • İkrar

Davacı vekili dava dilekçesinde; davalıyla yapılan protokol gereğince ortak olduğu lokanta’nın müvekkilinin adına kayıtlı olduğunu, bu işyerinde çalışanlar için ödenen sigorta primleri ve elektrik tüketim bedellerinin toplamı olarak 18.128 TL`nin davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece; taraflar arasındaki protokol başlıklı belgeye, belgenin fotokopi olması sebebiyle itibar edilmeyerek davanın reddi cihetine gidilmiş,

hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir.

4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu`nun 6. maddesi hükmü uyarınca: kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür.

Gerek doktrinde, gerek Yargıtay içtihatlarında kabul edildiği üzere ispat yükü, hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Öte yandan, ileri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimsenin, iddia ettiği olayı kanıtlaması gerekir ( HMK.md.190 ). Bu sebeple ispat külfeti öncelikle davacıdadır. Davacı ise hukuki ilişkinin değeri itibarıyla iddiasını ancak yazılı delil ispat edebilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.

Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun varlığına delalet edecek karşı taraf elinden çıkmış ( inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, makineyle yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış, parmak izli veya mühürlü senetler gibi ) yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belge varsa HUMK.`nun 292-HMK. 202. maddesi uyarınca satış sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delil ispat edilebilir.

Yazılı delille veya yazılı delil başlangıcı yoksa satış sözleşmesinin ikrar ( HUMK. md. 236 - HMK. md. 188 ) yemin ( HUMK. md. 344 - HMK. md. 227 ) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Davacının yemin deliline dayanması halinde mahkemenin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir.

Somut olayda, taraflar arasındaki, protokol başlıklı belgenin Adli Tıp Kurumu tarafından yapılan incelenmesinde belgedeki imzaların davalının eli ürünü olduğu, incelemeye konu belgenin fotokopi belge olduğu bildirmiştir.

Mahkemece yapılacak iş; davaya konu davalının imzasını taşıyan protokol başlıklı belgenin yukarda açıklanan bilgiler ışığında yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belge kabul edilip, HMK.nın 202. maddesi uyarınca, tanık dahil her türlü delil ispatına imkan verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın reddi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

Bu itibarla yukarda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu sebeplerle yerinde olduğundan kabulüyle hükmün ( BOZULMASINA ) oybirliğiyle karar verildi


YARGITAY 14. HUKUK DAİRESİ Esas : 2013/14419 Karar : 2014/2446 Tarih : 25.02.2014

  • HMK 188. Madde

  • İkrar

Davacı, maliki olduğu ..parsel sayılı taşınmazdaki 3 numaralı bağımsız bölümde davalının fuzuli şagil olduğunu ileri sürerek, taşınmaza elatmanın önlenmesi ile tarafına teslimini istemiştir.

Davalı karşı dava ile dava konusu taşınmazın ailesinin, kendisinin ve eski eşinin birikimleriyle edinilerek banka kredisi kullanılacağı gerekçesiyle ve davacı kayınpederi adına daha sonra kendisine devredilmek üzere davacı adına tescil edildiğini ancak davacının taşınmazı devretmediğini ileri sürerek 1/2 payının adına tescilini veya keşif sırasında belirlenecek bedelin 1/2 payının boşanma davasının kesinleşme tarihinden itibaren işleyen faiziyle birlikte alınmasını istemiştir.

Mahkemece asıl davada, elatmanın önlenmesine, taşınmazın davacıya hapis hakkının sona ermesiyle teslimine; karşı davada 57.500TL’nin karşı davalıdan alınarak karşı davacıya verilmesine karar verilmiştir.

Hükmü, asıl davanın davacısının vekili temyiz etmiştir.

Asıl dava, elatmanın önlenmesi, karşı dava inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil, ikinci kadamede tazminat istemlerine ilişkindir. İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren işlemlerdir.

İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmekte ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmaktadır.

İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır.

İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.

İnanç sözleşmesi, 5.2.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.

Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, taraflar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) “delil başlangıcı” niteliğinde bir belge varsa 6100 sayılı HMK’nın 202.maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir. Yazılı delil veya “delil başlangıcı” yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HMK m.188) yemin (HMK m.225 vd) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Davacının yemin deliline dayanması halinde mahkemenin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir.

İnanç sözleşmesinden doğan davalar için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediğinden Borçlar Kanununun 125. maddesi hükmü gereğince inanç sözleşmesinden kaynaklanan davalarda zamanaşımı süresi on yıl olarak kabul edilmektedir.

Somut uyuşmazlıkta, karşı davacı inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil olmazsa ikinci kademede tazminat talep etmiştir. Karşı davacı ile davalı arasında inanç sözleşmesini kanıtlayan yazılı bir belge veya yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belgeye dayanmamıştır. Ancak, karşı davacı gerek dava dilekçesinde ve gerekse delil dilekçelerinde “vs. delil” demek suretiyle yemin deliline de dayanmış sayılacağından karşı davacıya bu hakkı hatırlatılmalı, kullanılması halinde HMK’nın 225 ve devamı maddelerinde öngörülen yöntem izlenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir.

Mahkemece, bu husus gözetilmeden eksik inceleme ile inanç sözleşmesine dayalı tazminat isteminin kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş, bu nedenle hükmün bozulması gerekmiştir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin tüm temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün ( BOZULMASINA ), 1.100TL Yargıtay duruşma vekalet ücretinin karşı davacı Senem’den alınarak karşı davalı Halil İbrahim’e verilmesine, peşin harcın istek halinde yatırana iadesine oybirliği ile karar verildi.


YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ Esas : 2013/11690 Karar : 2014/2486 Tarih : 13.02.2014

  • HMK 188. Madde

  • İkrar

Davacı vekili, müvekkilinin davalı banka çalışanlarının vaadleri ile yatırım merkezine yönlendirildiğini, davalı banka yatırım uzmanının tavsiye ve telkinleriyle 22.12.2009 - 10.06.2011 tarihleri arasında borsa alım satım işlemleri gerçekleştirildiğini, yatırım danışmanlığı işlem komisyonu toplamı olarak müvekkilinin hesabından düşülen 67.188 TL ile birlikte müvekkili zararının 75.329 TL olduğunu, danışmanın kötüniyetli olarak gün içi işlem hacmini artırmak amacıyla tavsiye ve telkinleriyle yüzlerce gereksiz işlem yapıldığını, bu işlemler için piyasa şartlarının çok üzerinde komisyon kesildiğini, haksız kesilen bu komisyonlarla müvekkiline zarar verildiğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere şimdilik 20.000 TL`nin dava tarihinden itibaren işleyecek reeskont faiziyle davalıdan tahsilini talep ve dava etmiş, talebini 56.141 TL olarak ıslah etmiştir.

Davalı vekili, taraflar arasında imzalanan sözleşme ile risk bildiriminde bulunulduğunu, yapılan işlemlerin davacı ve vekilinin talimatlarına uygun olarak gerçekleştirildiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, davacının borsadaki kârını anlık satışlardan sağladığı, gün içinde pek çok alım satım yaptığı, portföyünde 49 ayrı şirketin hisse senedinin bulunduğu, bu kadar çok alım satım yapmanın bir komisyon karşılığı olduğunu iyi bilmesi gerektiği, tecrübesiz ve bilgisiz olmadığı, davalının da SPK’nın 46 sayılı tebliğinin 58/1. maddesinde yazılı “herhangi bir şekilde gelirlerini artırmak amacıyla müşterilerin gereksiz alım-satım yapmalarına ortam hazırlayamazlar” şeklindeki yasağa aykırı olarak, davacının kâr elde etme yönündeki davranışlarına zemin hazırladığı, hatta davalı çalışanlarının inisiyatif alarak işlemlerde rol oynadıkları, neticede davacının 33.261,31 TL zarara uğradığı, komisyon oranının sözleşmede belirlendiği ve bedelin çok işlem yapılması nedeniyle bu denli yüksek olduğu, davacının ödediği komisyon bedelinden ancak davalının kusuru nedeniyle fazla ödediği miktarı talep edebileceği, işlemler neticesinde elde edilen kâr ve temettü düşüldükten sonra kalan net zararın taraflar arasında paylaştırılması gerektiği, komisyon bedelinin tamamının davacı zararı olarak kabul edilemeyeceği, davalı tarafın müşteri memnuniyeti çerçevesinde 20.000 TL zararı tazmin etme teklifinde bulundukları, davacının da bankaya, ödeme yapılmaması nedeniyle daha sonra hükümsüz olduğunu bildirdiği ibraname verdiği, zararın 20.000 TL’sinin karşılanacağı konusunda irade birleşmesi olduğu, zarar tutarının 33.261,31 TL olduğu, davacı tarafça bunun yarısı talep edilebilecek ise de, 20.000 TL’nin banka tarafında ödenmesinin talep edildiği gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne, 20.000 TL`nin dava tarihinden itibaren işleyecek reeskont faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

Dava, SPK mevzuatına ve yasalara aykırı işlemlerle davacı aleyhine haksız olarak komisyon ücreti tahakkuk ettirildiği iddiasına dayalı istirdat istemine ilişkindir.

Mahkemece, davalı banka çalışanının asıl saikinin davacının kâr etmesinden öte işlem hacmini, dolayısıyla Bankanın komisyon gelirini artırmak olduğu yönündeki hükme esas alınan bilirkişi raporu doğrultusunda, yazılı gerekçeyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Oysa bilirkişi raporunda da belirlendiği üzere davacı hesabından gerçekleştirilen hisse senedi işlemlerinin büyük kısmında kâr elde edilmişken, söz konusu kâr, çok yüksek işlem hacmi neticesinde gerçekleştirilen işlemler sonucu oluşması ve ödenen komisyon tutarının da yüksek rakamlara tekabül etmesi sebebiyle erimiştir. Davacı yapılan tüm işlemler hakkında bilgi sahibi olup işlemlere onay vermiş, aksi davacı tarafça iddia edilmemiştir. Davacının kendi rızasıyla yüksek işlem hacmi söz konusu olduğundan, bu durum karşısında, davacının komisyon ücretinin artmasına neden olan bu işlemler nedeniyle artık komisyon bedelinin iadesini talep etmesi mümkün değildir.

Ayrıca, davalı banka vekilinin sulh görüşmeleri sırasında, müşteri memnuniyeti ilkeleri çerçevesinde olduğunu savunduğu, davacıya 20.000 TL kısmi ödeme teklifi 1086 sayılı HUMK’nın 236/3 ve 6100 sayılı HMK`nın 188/3. maddelerinde sulh görüşmeleri sırasında yapılan ikrarın tarafları bağlamayacağı düzenlemesi nedeniyle bağlayıcı değildir.

Bu nedenle, mahkemece, dosyaya ibraz edilen ve 20.000 TL’nın hesabına iade edilmesi talebini içeren, davacı tarafından imzalı ibraname başlıklı belgenin, zararın 20.000 TL`sinin karşılanacağı yönünde bir irade birleşmesi olarak kabul edilmesi de doğru görülmemiştir.

Öte yandan, komisyon bedelinin olması gerekenden fazla alınmasının da söz konusu olmadığı bilirkişi raporuyla belirlendiğine göre davanın reddi gerekirken yazılı gerekçeyle kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davalı yararına ( BOZULMASINA ), oybirliğiyle karar verildi.


YARGITAY HUKUK GENEL KURULU Esas : 2016/19-269 Karar : 2016/529 Tarih : 20.04.2016

  • HMK 188. Madde

  • İkrar

Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir.

Yerel mahkemece, davanın reddine dair verilen karar taraf vekillerinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yazılı gerekçeyle bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalının savunmasının usul hukuku bakımından mevsuf ikrar (gerekçeli inkâr) mı, yoksa bağlantısız bileşik ikrar mı olduğu; buna bağlı olarak ispat yükünün hangi tarafa ait bulunduğu noktasında toplanmaktadır.

Bu noktada “ikrar” kavramı hakkında şu açıklamaların yapılmasında yarar vardır:

Somut uyuşmazlıkta uygulanması gereken mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)’nun 236. (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.188) maddesinde, taraflardan birinin ikrarının geçerli olduğu ve o taraf aleyhine delil teşkil edeceği belirtilmiş, ancak ikrarın tanımı yapılmamıştır.

Öğretideki tanımlamalara göre ise, ikrar, görülmekte olan bir davada, taraflardan birinin, diğer tarafça ileri sürülen ve kendisi aleyhine hukuki sonuç doğurabilecek nitelik taşıyan maddi vakıanın doğruluğunu kabul etmesidir. Yargıtay uygulamasında da, ikrara bu anlam yüklenmektedir. (İkrar kavramının tanımı ve aşağıda ikrarın türlerine ilişkin olarak yapılan açıklamalar bakımından ayrıntılı bilgi için bakınız. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı C. II, Ankara 2001, s. 2037 vd.; İlhan E. Postacıoğlu/Sümer Altay, Medenî Usûl Hukuku Dersleri, İstanbul 2014, s. 595 vd.; Saim Üstündağ, Medeni Yargılama Hukuku, 7. Bası, C. 1- 2, İstanbul 2000, s. 628 vd.; Necip Bilge, Medeni Yargılama Hukuku Dersleri, 3. Baskı, Ankara 1978, s. 510 vd.; Hakan Pekcanıtez/Oğuz Atalay/Muhammet Özekes, Medenî Usûl Hukuku, 14. Baskı, Ankara 2013; s. 650 vd.; Baki Kuru/Ramazan Arslan/Ejder Yılmaz, Medenî Usul Hukuku Ders Kitabı, 32. Baskı, Ankara 2011, s. 382; Süha Tanrıver, Türk Medeni Yargılama Hukukunda İkrarın Bölünüp Bölünemeyeceği Sorunu, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 1993/2, s. 212 vd.).

İkrardan söz edilebilmesi için, bir tarafın bir vakıa ileri sürmüş olması, diğer tarafın da bu vakıanın doğru olduğunu bildirmesi gerekir. İkrarın konusu, ancak karşı tarafın ileri sürdüğü vakıalar olabilir. Bir tarafın, kendisinin ileri sürdüğü bir vakıanın doğruluğunu bildirmesi ikrar niteliği taşımayacağı gibi, karşı tarafın ileri sürdüğü hukuki sebepler de ikrara konu olamazlar.

Öğretide ve uygulamada ikrar, yapıldığı yere, kapsamına ve içeriğine göre türlere ayrılmaktadır.

Yapıldığı yere göre mahkeme dışı veya mahkeme içi ikrardan söz edilir. Mahkeme dışı ikrar takdiri, mahkeme içi ikrar ise kesin delil niteliğindedir.

Kapsam yönünden, ikrar, çekişmeli olan maddi vakıanın tamamını veya belli bir kesimini kapsayabilir. İlkinde tam, ikincisinde ise kısmi ikrar söz konusudur.

İçeriği itibariyle ikrar ya basit (adi), ya vasıflı (mevsuf) ya da bileşik (mürekkep, karmaşık) nitelikte olabilir. Vasıflı ikrara, gerekçeli inkâr da denilmektedir.

Basit (adi) ikrar, karşı tarafça ileri sürülen bir vakıanın doğru olduğunun, herhangi bir kayıt veya şart bildirilmeksizin kabul edilmesidir. Basit ikrarda, onun konusunu oluşturan vakıalar artık tartışmalı olmaktan çıkarlar; dolayısıyla bunların ayrıca kanıtlanmasına gerek kalmaz.

Vasıflı ikrarda karşı tarafın ileri sürdüğü maddi vakıanın varlığı kabul edilmekle birlikte, onun hukuki niteliğinin (vasfının) ileri sürülenden başka olduğu bildirilir. Örneğin; davalı, davacıdan 1000 TL aldığını ikrar eder, fakat bu parayı ödünç olarak değil, hibe olarak aldığını bildirmesi halinde olduğu gibi, vasıflı ikrar bölünemeyeceğinden, davacı iddiasını, yani parayı ödünç olarak verdiğini kanıtlamalıdır.

Bileşik (mürekkep) ikrarda ise, bir tarafın ileri sürdüğü vakıa karşı tarafça bütünüyle kabul edilmekle; eş söyleyişle, vakıanın doğru olduğu ve bildirilen vasıfta bulunduğu kabul edilmekle birlikte, ikrara öyle bir vakıa eklenir ki, eklenen bu vakıa, ya ikrar edilen vakıanın hukuksal sonuçlarının doğmasını engeller ya da onu hükümsüz kılar. Bileşik ikrar, ikrara konu olan vakıa ile, ona eklenen vakıa arasında bir bağlantı bulunup bulunmamasına göre, bağlantılı bileşik ikrar ve bağlantısız bileşik ikrar olarak ikiye ayrılır.

Öğreti ve uygulamada, ağırlıklı olarak, bağlantısız bileşik ikrar dışındaki ikrar türlerinin bölünemeyeceği, dolayısıyla, böyle durumlarda, ikrar edenin ispat yükü altında olmadığı kabul edilmekte, iddiasını ispatlama yükümlülüğünün, karşı tarafa ait olduğu benimsenmektedir.

Nitekim aynı ilkeler, Hukuk Genel Kurulunun 12.3.2003 gün ve 2003/3-118 E., 2003/158 K.; 28.4.2010 gün ve 2010/14-222 E., 2010/234 K.; 10.10.2012 gün ve 2012/13-264 E., 2012/700 K. sayılı ilamlarında da benimsenmiştir.

Somut olay bu ilke ve kavramlar ışığında değerlendirildiğinde;

Davacı vekili, davalıdan alınacak mal karşılığı olarak müvekkili tarafından davalıya verilen çekler, elden ve banka havalesi yoluyla yapılan ödemeler karşılığı olan malın verilmediğini bildirerek ödenen bu miktarın iadesinin sağlanması için yapılan takibe vaki itirazın iptalini talep etmiştir. Davalı taraf ise, davacının yapmış olduğu ödemeye dayanak çeklerden 6 tanesinin davacı şirket ortağı C..K..’nun şahsi borcu için verilmiş olduğunu, elden ödemeye ilişkin 5 adet tediye makbuzundaki kişilerin kendisiyle ilgisi bulunmadığını, EFT ödemelerinin ise borç ödemesi olarak yapıldığını ileri sürerek davanın reddini talep etmiştir. İtirazın iptaline konu icra takibinde ise, borcun sebebi olarak “16/02/2011 tarihli 400.168,21 TL değerinde mal karşılığı gönderilen paraya karşılık malın ödenmemesi sebebiyle oluşan alacak” olarak gösterildiği, bu nedenle dava ve cevap dilekçesinde belirtilen çekler nedeniyle yapılan ödemelere dayanılmadığı anlaşılmaktadır. Davacının, gönderilme nedeni belirtilmeyen havalelerin gelecekte alınacak mal karşılığı olarak verildiği iddiasını kabul etmeyerek, bu paraların borç ödemesine ilişkin olduğu ileri sürülmüştür. Böylece davalı, davaya konu EFT’lerin kendisine gönderildiğini (maddi vakıayı) ikrar etmiş, ancak bunun davacı tarafından ileri sürülen nedenle (gelecekte teslim alınacak mal karşılığı) değil, başka bir nedenle (borç ödemesi için) gönderildiğini savunmak suretiyle, vakıanın hukuksal niteliğinin ileri sürülenden farklı olduğunu bildirmiştir. Davalının, ikrar ettiği maddi vakıanın hukuki vasfının ileri sürülenden farklı bulunduğunu bildirmesi karşısında, somut olayda, basit (adi) veya bileşik ikrarın söz konusu olamayacağı çok açıktır. Zira, her ikisinin de temel koşulu, ileri sürülen maddi vakıanın ve onun hukuki vasfının birlikte kabul edilmiş olmasıdır. Vakıa kabul edilmekle birlikte, onun farklı bir hukuki vasıfta olduğunun ileri sürülmesi durumunda, vasıflı ikrardan söz edilmesi gerektiği ve vasıflı ikrarın bölünemeyeceği yukarıda açıklanmıştır.

O halde, somut olayda davalının savunması, vasıflı ikrar (gerekçeli inkâr) niteliğindedir ve bu ikrar bölünemez. Buna göre, vasıflı ikrarda kanıtlama yükümlülüğü, ikrar eden tarafa (davalıya) değil, vakıayı ileri süren tarafa (davacıya) aittir.

Ayrıca davalı tarafından, davacının elden yapıldığını ileri sürdüğü ödemelere ilişkin makbuzlarda isimleri bulunan kişiler ile bir ilgisinin bulunmadığını, böylece kendisine ileride mal teslimi için davacı tarafından yapılmış peşin ödeme olmadığını savunmuştur. Davalının bu beyanı ispat yükünü üzerine alacak nitelikte bir beyan olmadığından, bu vakıanın da davacı tarafından ispatlanması gerekmektedir.

Öte yandan, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 457 (Türk Borçlar Kanunu m. 555 vd.) ve ardından gelen maddelerinde düzenlenmiş olan havale, hukuksal nitelikçe bir ödeme vasıtasıdır. Eş söyleyişle, havalenin, mevcut bir borcun ödenmesi amacıyla yapıldığı yolunda yasal karine mevcuttur. Bu yasal karinenin tersini (havalenin borcun ödenmesinden başka bir amaçla yapıldığını) ileri süren havaleci (muhil), bu iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. (Arif B. Kocaman, Türk Borçlar Hukukunda Havale, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara 2001; Hukuk Genel Kurulunun 12.03.2003 gün ve 2003/3-118 E., 2003/158 K.; 10.10.2012 gün ve 2012/13-264 E., 2012/700 K. sayılı ilamları).

Somut olayda, havaleci durumundaki davacı, değinilen yasal karine karşısında, davalıya yaptığı dava konusu havalenin, bir borcun ödenmesinden başka bir amaca yönelik bulunduğunu kanıtlama yükümü altındadır. Başka bir ifadeyle, havale kavramından hareketle yapılacak değerlendirmeye göre de, somut olayda kanıtlama yükümlülüğü davacıya aittir.

Bu durumda; davacı, davaya konu ödemelerin ileride teslim alınacak mal karşılığı olarak gönderildiği yolundaki iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür; buna bağlı olarak, davalının davacı ile aralarındaki ilişkiyi kanıtlama yükümlülüğü bulunmamaktadır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında bir kısım üyeler tarafından, davacı tarafından davalı hesabına EFT’lerin yapıldığı ve yapılan bu EFT’lerin davalı tarafından kabul edilerek tahsil edildiği, davalının bu EFT ödemelerine ilişkin hukuku ilişkiyi, diğer bir deyişle borç ödemesine ilişkin olduğu yönündeki beyanı karşısında ispat yükünü üzerine aldığından, yapılan EFT’lerin borç ödemesine yönelik olduğunu kanıtlaması gerektiği, bu nedenle Özel Daire bozmasının yerinde olduğu ileri sürülmüş ise de, Kurul çoğunluğu tarafından bu görüş kabul edilmemiştir.

Hal böyle olunca; yerel mahkemenin “ispat külfetinin davacıda olduğuna yönelik” direnme kararı yerinde olup, taraf vekillerinin işin esasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Dairesine gönderilmesi gerekmektedir.

S O N U Ç :

Yukarda açıklanan nedenlerden dolayı direnme kararı uygun olup, taraf vekillerinin işin esasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 19. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, oyçokluğu ile karar verildi.


YARGITAY 14. HUKUK DAİRESİ Esas: 2013/16332 Karar: 2014/1847 Tarih: 12.02.2014

  • HMK 188. Madde

  • İkrar

Dava, önalım nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Davalı, resmi senette görülen satışın gerçek bir satış olmadığını satışın mirastan doğan hakkın devri amacını taşıdığını ileri sürmüştür.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Hükmü, davacı vekili temyiz etmiştir.

Önalım hakkı paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını kısmen veya tamamen üçüncü bir kişiye satması halinde diğer paydaşlara bu satılan payı öncelikle satın alma yetkisi veren bir haktır. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve satışın yapılmasıyla kullanılabilir hale gelir.

Somut olaya gelince; mahkemece dava konusu taşınmaz payının davalı tarafından 24.01.2011 tarihli resmi senede göre satın almasının aslında gerçek bir satış olmadığı kanaati ile davanın reddine karar verilmiş ise de, 6100 sayılı HMK’nın 188/1. maddesine göre “Tarafların veya vekillerinin mahkeme önünde ikrar ettikleri vakıalar, çekişmeli olmaktan çıkar ve ispatı gerekmez.” Davalı daha önce başka bir şahıs tarafından kendisine karşı açılan Tokat 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/12 esas 2012/76 karar sayılı davanın 04.04.2012 tarihli oturumunda dava konusu taşınmazı 40.000 TL bedelle satın aldığını ikrar etmiştir. Davalının bu beyanı mahkeme içi ikrar niteliğindedir. Bu sebeple yapılan satışın gerçek bir satış olduğu anlaşıldığından işin esasına girilerek bir karar verilmesi gerektiği halde yazılı gerekçe ile davanın reddi doğru görülmemiş, bu sebeple hükmün bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin yatırılan harcın istek halinde yatırana iadesine, 12.02.2014 tarihinde oybirliği ile, karar verildi.


UYARI

Web sitemizdeki tüm makale ve içeriklerin telif hakkı Av. Baran Doğan’a aittir. Tüm makaleler hak sahipliğinin tescili amacıyla elektronik imzalı zaman damgalıdır. Sitemizdeki makalelerin kopyalanarak veya özetlenerek izinsiz bir şekilde başka web sitelerinde yayınlanması halinde hukuki ve cezai işlem yapılacaktır. Avukat meslektaşların makale içeriklerini dava dilekçelerinde kullanması serbesttir.

Makale Yazarlığı İçin

Avukat veya akademisyenler hukuk makalelerini özgeçmişleri ile birlikte yayımlanmak üzere avukatbd@gmail.com adresine gönderebilirler. Makale yazımında konu sınırlaması yoktur. Makalelerin uygulamaya yönelik bir perspektifle hazırlanması rica olunur.

Paylaş
RSS